
gönül davaları | duygusal yeme, geç kalmışlık hissi, alma verme dengesi
26 Kasım 2025 · 25 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
geç kalmışlık hissi, duygusal yeme atakları, ilişkilerde alma verme dengesi üzerine sizin dertlerinizi konuşuyoruz 🌝 takip edip zili açınız🔔🫵🏻
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Günaydın, iyi günler, iyi geceler Günün hangi saatinde dinliyorsanız Genciz, çıtırız, yeniden başlarız.
30'una yaklaşan bir erkeksem, bayan manifest bakanı.
Sevmediğim mesleğimi, astrolojiden istifa ediyorum.
Erkekler iyice şımardı.
Bazı yollar biz yolda kaybolmayalım diye kapanır.
Çıkma taksimi o kadar özledim ki.
2000'li erkek magneti haline geldim ya.
Bu hayat sadece sizin.
Ben Zeynep. Hepinizin Bilinç Akışı'na hoş geldiniz.
Bilinç Akışı Podcast'ın 83.
ve Gönül Davalarının 3.
bölümüne iyi ki geldiniz, iyi ki sizler geldiniz.
Bildiğiniz gibi bu seride sizden gelen ve hepimizi ilgilendiren konular üzerine konuşuyoruz.
Bu konsepti seven de oldu, sevmeyen de oldu.
Biraz denemek istiyorum açıkçası.
Hem beni besliyor hem de birçok insana hitap eden sorular geliyor.
Hazır 50 buluşmaya sezon finali yapmışken hepimizin ortak dertlerinden konuşalım istiyorum.
Bölümün sonunda bir fikir daha sunacağım.
Onunla ilgili de görüşlerinizi merak ediyorum.
İlişkilerle ilgili olacak yine.
Bugün güzel sorular seçtim.
Hemen ilk soruyla başlıyorum.
Zeynep merhaba. Duygusal yeme durumu yaşadın mı hiç ya da yemek yemekle aran nasıl?
Ben bağlı çalışıyorum.
Çok yetersiz hissettiğim anlarda, yerimde sayıyormuş gibi hissettiğim anlarda direkt yemek yiyorum.
Zamanda bağlı çalışmış bir avukat olarak önerebileceğim bir şey var mı?
Kendi işlerimi almaya başlamak istiyorum ama mesela sabit gelire ihtiyacım olduğu için bağımsız da çalışamıyorum.
Çok dertliyim ya. Ya bu duygusal yeme konusu çok hassas bir konu açıkçası.
Böyle şeylere girmek istemiyorum.
Ama beni de darladığı için konuşasım da var.
Duygusal yeme özellikle de ben eve çıktığımdan, yalnız yaşamaya başladığımdan beri bana çok olmaya başladı.
O an fark da ediyorum hani duygusal olarak yediğimi.
Ama sanki tatsız bir his yaşıyormuşum da en azından sevdiğim şeyleri yemeyi hak etmişim gibi hissediyorum.
O an bana iyi gelecek bir şey yapıyorum gibi hissediyorum.
Benimki ileri boyutta değil.
Herkese olan bir seviyede.
İleri boyutta bir şey yaşıyorsanız kesinlikle bir uzmandan destek alın.
Lütfen beni ciddiye almayın.
Mesela demişsin ya bağlı çalışıyorum, stres altında çok yiyorum falan diye.
Ben de bağlı çalışırken çok yapıyordum bunu.
Hatta ofiste bir saat vardır.
Hangi ofiste olursanız olun, hangi iş yerinde olursanız olun.
Böyle öğle yemeğinden sonra 3-4 gibi mesainin bitmesine daha var ama herkese bir gına gelmiş.
Böyle şey olur herkes. Ya tatlı mı söylesek?
Çay mı koysak falan olur.
Bunu çok yapardık.
Bu da duygusal yeme oluyor bence.
Kendim de aşamadığım için çok öneride bulunamayacağım.
Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim burada.
Gerçekten zor bir iş yapıyoruz arkadaşlar.
Yani bunu dinleyen insanların birçoğu zor bir iş yapıyor.
O kadar eminim ki. Hemşire, öğretmen, doktor, mühendis, mimar, avukat yani artık her neyseniz.
İşin içinde devamlı durunca insan bunu normalleştiriyor.
O yaptığı işin stresinin ne kadar fazla olduğunu, stres olmasında ne kadar haklı olduğunu ve o yaptığı işin temposunun ne kadar yorucu olduğunu insan o an fark etmiyor.
Kendine yükleniyor. İşte ya stres yapıyorum, yiyorum, bunu düzeltmem lazım falan diyor.
Ben de böyleydim. Ya kendi mesleğimin ne kadar yorucu olduğunu fark etmiyordum.
Artık çünkü normal geliyordu.
Yıllar geçince tamam ben bu işi yapıyorum ve hani bu işin normali bu gibi geliyordu.
Podcast'a başlayınca insanların işinin bu sektör olduğunu görünce daha fazla dahil olunca fark ettim.
Mesela dün ilk kez bir işbirliği reelsi çektim tamam mı?
Bakın uğraştırıyor evet.
Kolay mı? Kesinlikle kolay diyemem.
Ama hangi iş kolay ki? En azından bu taraftaki işler zevkli.
Beni bir avukat olarak bir tane mutlu insan aramıyor.
Herkesin derdi var. Devamlı bir şeyleri çözmeye çalışıyorum.
Bu insanı ya içten içe acayip yıpratan bir şey.
Öbür taraftan bir Reels için iş birliği çekiyorum.
Yaptığım şeyi söylüyorum.
Poster seçip evime posterleri asıp Reels kurgusu yapıp çekim yapıp markaya göndermek.
Çıkacak en büyük sıkıntı bakın en kötüsünü düşünüyorum.
Marka hiç beğenmez ve benim baştan çekmem gerekir.
Tamam abi çekerim yani hani nedir ki?
Normalde yaptığım iş yok müvekkilin hesabına haciz konmuş.
Yok tahliye edilmemiş ailesi aylardır perişan.
Yani cezaevinden tahliyeden bahsediyorum.
Yok nafakasını alamıyormuş.
Yani korkunç bir stres.
Ya böyle bir şey olabilir mi?
İnsan hayatını doğrudan etkileyen bir meslekle muhatap olmak.
gerçekten çok zor. Sosyal medyada çok zor.
Tamam bak çok fazla emek istiyor ama hem zevkli hem de karşılığında insanlara bir eğlence, bir zevk katabilmek için çalışıyorsun.
Ne bileyim mesela bakıyorum, ajanstaki insanlar da pozitif.
Ya adliyedekilere, ofistekilere, müvekkillere benzemiyor.
Adamlar daha rahat, daha cana yakın.
Ne bileyim biz devam böyle sizsiz muhabbete neyse onlar senli konuşuyor.
Ya ben bu geçiş sürecine adapte olamadım arkadaşlar cidden.
Hala burayı iş gibi göremiyorum.
Yani çok emek harcamama rağmen...
normaldeki mesleğimden sonra buradaki emek çok zevkli geliyor.
O yüzden hobi gibi geliyor.
Yani iş olarak bakamıyorum.
Mesela düşünüyorum aslında daha hızlı büyüyebilirim.
Onu fark ediyorum bazen.
Ama iş olarak görmediğim için muhtemelen kendimi sabote ediyorum falan.
Neyse bunlar derin konular. Hani sadece sosyal medya olarak da söylemiyorum.
Mesela bir yönetmeni düşünün.
Bir senaryo yazarını düşünün.
Bu entertainment dünyası hani genel olarak eğlence dünyasında sizin günün sonunda insanların önüne koyduğunuz iş o insanları mutlu ediyor.
Ama diğer tarafta insan hayatını doğrudan etkileyen bir meslek icra ediyorsanız o sizin üzerinizde çok fazla stres yaratıyor.
Dediğim gibi bunlar derin konular ama demek istediğim şey...
Duygusal yeme keşke olmasa, keşke yapmasak ama mesleği gereği devamlı mutsuz insanlarla muhatap olanlar, üzerinizdeki stresi ve kendi dertlerinize ek olarak iş hayatında da edindiğiniz dertleri
görmenizi isterim.
Ben bunu bu şekilde göremedim hiçbir zaman, yani farkında değildim.
Görebilsem daha bir öz şefkatle yaklaşırdım kendime.
Mesela sosyal medyada izlediğiniz mutlu ve sağlıklı beslenen insanlara özenmeyin.
Ya onlar sizle aynı hayatı yaşamıyor.
Devamlı reels çekerek ve podcast yaparak hayatımı idame ettirsem ben de bir noktada o şekilde mutlu olurum.
Ben de güzel beslenirim.
Ben de devamlı spor yaparım.
Çünkü her şeyden önce benim psikolojim iyidir.
Benim muhatap olduğum insanlar daha pozitiftir.
Ama dediğim gibi yani siz orada işte hastalarla muhatap olan bir hemşireyseniz, devamlı dert dinleyen bir psikologsanız, velilerle uğraşan bir öğretmenseniz, Bu kadar pozitif kalmanız mümkün olmuyor.
Bu konuda ben bir çözüm öneremem.
Kendim de çözüm bulamadım.
Ama Sezgisel Yeme diye bir kitap var.
Çok güzel bir kitap. Ben bayağı sevmiştim okuduğumda.
Farkındalık kazandırmıştı.
O kitabı öneririm. Evdeyken ve o duygusal yeme anlarında genelde bence yalnızlıktan oluyor maalesef.
O duygusal yeme anlarında dışarıdan sipariş vermek istediğimde önce duruyorum.
Bir dikkatimi başka bir şeye yönlendiriyorum.
O anlık istiyor insan çünkü.
O an sana geliyorlar ve hemen böyle bir uygulamaya girip bir sipariş vermek istiyorsun.
İşte o anlarda getir yemek falan diye reklama girsem yani.
Çünkü ben getir bağımlısıyım yani.
Yemeği de hep oradan sipariş veriyorum.
O an hemen giriyorum ve sipariş veriyorum.
Ama dediğim gibi dikkatimi başka bir yere yönlendirirsem, gerçekten aç olmadığım için bir beş dakika durursam unutuyorum.
Siz de böyle yapabilirsiniz.
Bir beş dakika durun, bir kalkın, bir yürüyün, bir yere gidin, başka bir şeye bakın, telefona bakın.
O istek gidiyor. Hala canım istiyorsa da artık böyle peynir falan kemirmeye çalışıyorum ne bileyim.
Bunu tam yapamıyorum ama salatalık, meyve, peynir hani bunlara yönelmeye çalışıyorum.
El oyalayacak, ağız oyalayacak şeyler.
Bir de şey demiş avukat muhabbeti yapmak istemiyorum çok ama çok ufacık bahsedersem demiş ya işte kendi dosyalarımı almak istiyorum ama sabit geliri bırakacak bir lüksüm yok demeye getirmiş.
Ya bağlı çalışmayı direkt bırakmayın ofis açmak için eğer güvendiğiniz bir yer yoksa.
Ben stajyerlikten beri kendi dosyalarımı alıyordum.
Hep aldım. 5 yıl bağlı çalıştığım süreçte hep vardı yani bir yerlerde bir dosyam.
Onlar beni hazırladı birçok konuda.
O serbest çalışma tecrübesine edinmemi sağladı az da olsa.
Ülkenin güncel durumunda özellikle büyük şehirde lönk diye işi bırakıp ofis açmayı kesinlikle önermiyorum.
Bu arada yolunuzu bulursunuz ben eminim.
Hani o yola giren insan bereketi de olur işi de olur ama...
Psikolojik olarak çok zor bir süreç.
İnsan kendisini çok yetersiz hissediyor, çok stresli hissediyor.
Böyle belli atıyorum 3 tane falan ayda danışmanlığı yoksa ya da hadi bir tane bile olsun danışmanlık verdiği bir şirket yoksa her ay bu ay ne olacak kaygısıyla insanı hayattan soğutuyor o süreç.
CMK yapın, dosya alın yavaş yavaş bir yerde çalışırken.
O riske değer mi bir bakın sonra karar verin bence.
Diğer bir soru da... 50 ilk buluşma sezon finalinden sonra kendi ilişkisini düşünmüş bir arkadaşımız.
Şöyle demiş. Bu arada 50 ilk buluşmaya da sabahın köründe şey yazmış.
Sabah namazına kalkınca aynı çocuk mu gidişat ne diye bir özetten dinlemeye çalıştım.
Pazar sabahı böyle moralim bozuldu falan yazmış ya çok komik.
Neyse devamında da yazmış ki.
Benim bir buçuk senelik bir ilişkim var.
Bunun başlarında biz asla uyumlu olduğumuzu düşünmüyorduk.
Ama duygularımız da olduğu için denedik.
Bir sürü aşırı toksik bir ilişki oldu ama son 6 aydır gerçekten her şey rayına girdi.
Nazar değmesin. Ama işte bir şeyleri tölere ettiğimiz için mi?
Zaman zaman kendimizden taviz verdiğimiz için mi?
Yoksa başlarda yeterince tanımıyorduk ve böyle bir önyargımız vardı da tanıdıkça ortak yönlerimiz çıktıkça mı böyle olduk?
Bunu düşünüyorum demiş. Bu taviz verdiğimiz durumlar bir yerde patlar mı?
Yoksa her ilişkinin dinamiği böyle.
Arkadaşlıklarda da bu böyle. Normali budur diyebilir miyiz?
Demiş. Ya şöyle bir de şey demiş.
Görmüş geçirmiş bir insan olarak yorumlarını merak ediyorum demiş.
Sağ ol ablam. Vallahi onarı mı olayım, üzüleyim mi bilemedim.
Ben seni takdir ettim açıkçası.
En başta birbirinize uygun olmadığınızı düşündüğünüz yerde ben çoktan arkamı dönüp gitmiştim.
Senin yerinde, senin yaşında olsaydım.
Baya küçük bir arkadaşımız anladığım kadarıyla.
Sen de karşındaki de orada durup birbirinize emek vermişsiniz.
Bazı şeyleri tölere etmişsiniz.
Bazı şeylerden taviz vermişsiniz.
Senin de dediğin gibi ya ilişki kurmak her türlü ilişkide ya böyle bir şey zaten.
Arkadaşlarımıza da böyle ilişki kuruyoruz.
Ben sanmıyorum ki tüm arkadaşlarım benim her huyumu sevsin.
Mümkün değil ama tölere ediyorlar.
Taviz veriyorlar. Ben de aynı şekilde.
Başka türlü uzun süreli sağlam arkadaşlık kurulmuyor.
Aynı özeni ve sabrı, temel değerler aynıysa, gelecek vaat ediyorsa...
Bir ilişkiye de vermek lazım.
Yoksa böyle benim gibi 30 yaşında hala 50'lik buluşma çekersiniz.
Ya yaptığım en büyük hata buydu benim ilişkilerle ilgili.
Hiç emek vermedim. Hep kestirip attım olmadığını gördüğüm yerde.
Şimdi düşünüyorum zaten bir ilişkinin oturması 6 ay sürer.
Hele bir yıldan sonra o ilişki dinamiği öyle bir gelişir ki birbirinin dilinden öyle bir anlamaya başlarsın ki en başta tanıştığınız insanlar olmazsınız artık.
Nitekim sizin de öyle olmuş.
Ya dilekçe yazıyorum sanki ya nitekim ne?
Ya bence burada önemli olan alma verme dengesi.
Hep bir taraf taviz veriyorsa, hep bir taraf tölere ediyorsa orada bir şeyler yanlış gidiyordur.
Hatta hep bir tarafın taviz vermesi gerektiğine inandırılıyorsa bir şeyler çok yanlış gidiyordur.
50 yıl buluşma sezon finalinde anlattığım gibi ya en son görüştüğüm çocukla her şey genel hatlarıyla güzel giderken devamlı benim onun olduğu tarafa gitmem gerektiğini.
Olması gerekenin bu olduğunu hani ben serbest çalıştığım için söylüyordu.
Yani devamlı benim taviz vermem gerektiğini bana empoze ediyordu.
Bazen inana yazıyordum.
Bakın inanmıyordum ama onca şey anlatıyorum burada.
Ona rağmen hala da acaba haklı mı falan diye düşünüyordum.
Hayır abi değildi. Ben de çok yoruluyordum.
Yani niye devamlı ben gideyim? Ben yorulmasam bile devamlı bir taraf gidemez.
Alma verme dengesi çok önemli.
Hele de hayatla ilgili büyük konularda iki tarafta elinden geleni yapmalı.
Ya ben size mutluluklar diliyorum.
Emek vermeye değecek kişiler çıkar umarım bunu dinleyen herkesin karşısına.
Eğer öyle insanlar çıktıysa lütfen elemeyin, biraz uğraşın, kendinizi törpülemeye çalışın, bir orta yol bulmaya çalışın deyip hemen ilişkisel başka bir soruya geçiyorum.
Bana bir görücü geldi, bana karşı bugüne kadar tanıştığım neredeyse herkesten daha iyi davranıyor, değer veriyor, düzgün yaklaşıyor, hesap ödetmiyor, çiçek alıyor ama bir şey hissedemiyorum.
Karşı tarafta cevap bekliyor, yanlış bir karar vermek istemiyorum.
Kimle tanışsam hep hüsran açıkçası büyük.
İkilemdeyim. Ne düşünüyorsunuz Zeynep?
Yaşım 27 bu arada. Arkadaşlar size bir şey diyeceğim.
Bayağıdır aklımda. Şimdi bunu dinleyen birçok insan kendisini yalnız sanıyor tamam mı?
Karşısına düzgün insan çıkmadığını sanıyor.
Ben de öyle sanıyorum. Ama ben bana gelen DM'ler sayesinde benim gibi bir sürü insan olduğunu görüyorum.
Hani artık şöyle düşünüyorum.
Diyorum ki herhalde yalnız insan sayısı güzel ilişkisi olan insan sayısına daha fazla.
Yani benim gördüğüm kadarıyla.
O kadar çok mesaj geliyor ki çünkü.
Siz de mesela bana mesaj atıyorsunuz.
Podcast'ı dinledim. Sen de yalnızmışsın.
Kendimi işte yalnız hissetmedim falan diyorsunuz.
Bu noktada lütfen bana çok fazla DM geldiğini ve sizin beni gördüğünüzü Ama benim gibi de bir sürü insan olduğunu unutmayın.
Yani demek istediğim şey şu. Yalnız olmadığınızı fark ediyorsunuz ya beni dinleyince.
Hiç yalnız değilsiniz.
Hani sandığınızdan daha da yalnız değilsiniz.
Gelen DM'lerden ben bunu anlıyorum.
Herkes yalnız abi ben anlamıyorum.
Herkes yalnız sanırsa herkes yalnız paradoksuna dönüyor olay.
Mesela bu kız da demiş. Kimle tanışsam hep hüsran açıkçası falan diye.
Herkes böyle diyor ya ben anlamadım.
Neyse ben bu konudan insanın bazen hiç içi akmıyor tamam mı?
O zaman bir şey diyemem. Yani biraz görüşmek lazım bu noktada.
4-5 kez görüştün hala için akmıyorsa sal tamam.
Ama 1-2 görüşmede bir şey hissetmiyorum diyorsan biraz daha denemek lazım.
Hisslenmek o kadar garip bir olay ki.
İnsanlar 10 yıllık yakın arkadaşına hiç o gözle bakmıyorlar.
Bir an geliyor o doğru zamanda sanki gözleri açılıyor birbirlerine karşı.
O paravan kalkıyor aralarındaki.
Birbirlerine bir şeyler hissetmeye başlıyorlar.
Çabuk karar vermemek lazım.
Benim de çok elediğim insan oldu.
Bir kez görüşüp yok ya ben bir şey hissetmedim deyip saldığım çok insan oldu.
Biraz hayal dünyasında yaşıyoruz bence.
Diziler, filmler, kitaplar hep çok romantik, çok alengirli şeyler gelecek başımıza sanıyoruz.
Ama yok yani bakın etrafınıza.
Hayatı dümdüz yaşayanlar çok mutlu.
Daha az beklentiyle düz ilişki kuranların keyfi acayip yerinde.
Zaten başlarda çok hisli olmamak kadınlar açısından daha iyi bence.
Biz çok istenince mala bağlıyoruz.
Elimizde, avucumuzda ne varsa önüne koyuyoruz.
Yok abi. Ya sakin olacaksın.
Bir duracaksın. Bakacaksın ne yapıyor, ne ediyor.
Onun dansını izleyeceksin.
Our Planet belgeselinde öyle bir video vardı ya.
Dişisini etkilemek için dans eden erkek kuş.
Bakın YouTube'a yazın çıkar. Doğada bile bu böyle.
Biz dalga geçiyoruz. Bir arkadaşımız böyle birine yürüyorsa.
Ali atıyorum çocuğun adı.
Ali'nin dansını izliyoruz şimdi falan diyoruz.
Ali'nin dansını izle bakalım bir ya.
Mantıklıysa... Hemen kestirip atma çiçek alması falan çok tatlı bence.
Deyip diğer soruya geçiyorum ve bu soru çok tatlı kıyamam.
Benim okulum uzadı bu sebepten kendimi geride kalmış hayatı kaçırıyormuş gibi hissediyorum.
Hukukta normal süreçte...
Bitirince bile işi oturtmak vakit alıyor.
Şimdi de daha çok vakit alacak diye endişe ediyorum.
26 yaşında stajyer avukat olarak başlayacağım.
Bu beni bayağı üzüyor düşündükçe.
Yaşlılarım işini kuruyor, ilişkisini kuruyor.
Bense fakülteyi bitirmekle uğraşıyorum.
Bunun avukatlıkla ilgili bir soru gibi duruyor ama aslında alakası yok.
Her meslekte aynı şey. Çok iyi anlıyorum endişelendiğin konuyu.
Ama aslında bir avantaja sahipsin.
Bunun farkında değilsin.
O yüzden kıyamam dedim.
Yaş ilerledikçe insanın hayat tecrübesi arttığı için yeni şeylere daha çabuk konsantre oluyor bence.
Ben 22 yaşında stajyer avukat oldum.
26 yaşında olsam çok daha kolay ilerlerdim.
20'lerin başında insan çok toy oluyor.
Mesela benim çalıştığım ofiste ilk 6 ay stajyere maaş vermiyorlardı.
Ben bunu kabul ettim.
Arkadaşım da kabul etti ve orada çalışmaya başladık.
Ya ne kadar salaklık. Hayatımda hiç çalışmamış olsam bile 26 yaşındayken yaşasaydım bunu kabul etmezdim.
Biraz daha bilinçli ve kendi emeğimin farkında olurdum.
Mesela 30'dan sonra iş değiştirmek, yeni bir şehre taşınmak daha kolay diye bir float okudum Twitter'da.
O kadar doğruydu ki.
Bakın hatta size onu buldum bölümden önce.
Onu açıklamaya ekleyeceğim.
Yaş ilerledikçe geç kalmışlık hissi yaşıyoruz ama atladığımız bir detay var diyor.
Float'ta işte yazan kişi.
Hayata dair tüm deneyimlerimizi bedensel ve zihinsel olgunlaşmalarımızı yok sayıyoruz.
Sanki ilkokuldan hayata başlayacak gibi hissediyoruz.
Halbuki başarılı girişimcilerin yaş ortalaması 45 diyor.
Aslında yaş ilerledikçe data birikiyor.
Öğrenimler gerçekleşiyor.
Hepsi neticesinde iyi bir filtreleme sistemi oluşuyor.
O dataları işliyoruz.
Bundan bahsediyor. Tabii 45 yaşına kadar boş takılıp da 45'te buldum buldum diye dahiyane bir fikirle girişim yapmıyor kimse.
O yaşa kadar o yolun en ameli kısımlarından geçmiş oluyor.
Neticeten demek istediğim şey iş hayatına yaş ilerledikçe hayata dair tecrübe arttığı için insan duruşuyla, sınırlarıyla, bakış açısıyla...
daha iyi bir noktaya geliyor.
Mesleki öğrenim süreci de daha hızlanıyor bence.
Kesinlikle bir dezavantaj değil bu.
Özellikle avukatlık, psikologluk, doktorluk gibi işlerde karşındaki insan mesleki bilgiye sahip değil, senin duruşuna bakıyor.
E sen daha büyüksen daha çok güveniyor.
Bu bir gerçek. 23 yaşındayım ve sanat kariyerime odaklanmaya karar verdim.
Şu an stajyer avukatım. Aynı zamanda çocuk kitabı çizerliği için uğraşıyorum.
Eğitimler alıyorum, portfolyo oluşturuyorum.
30 yaşında kurumsal ofiste çalışmak yerine evimde istediğim saatte uyanmak için.
Ya buna bayıldım.
Neden bayıldın derseniz.
Az önce dedim ya Reels yaptım mesela iş birliği.
Orada da yoruluyorum. Ama zevkli bir iş yaparken yoruluyorum.
Sevdiğim şeyi yaparken yoruluyorum.
O yorulduğum şey benim istediğim şey.
Ya bu konuda bir bölüm yapmak istiyordum.
Günlük hayatta yorulduğumuz şeyleri seçebilmekle ilgili.
Bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Her iş zor olacak, her iş yoracak, her iş bizi yıpratacak.
Önemli olan aslında sevdiğimiz işi yaparken yorulmak.
Bu mesajı okuyunca da aklıma gelen şey bu oldu.
Şimdi benim bir arkadaşım var İranlı, adı Zahra.
Ya hiçbir şey anlamasa da devamlı destekliyor, yiyeceğim onu.
2017'de tanıştık biz onunla.
Evinde kalmıştım İran'da.
Bu arada kart surfingle tanışmıştık.
Dünyayı gezmek hayal değil bölümünde anlatmıştım.
Kızı tanımıyordum. Direkt evinde kalmak üzere tanıştık uygulamada.
Sonra çok iyi arkadaş olduk falan neyse.
2017 onun evine gittiğimde odasında...
Bir masada böyle bir sürü boyalar vardı.
Boyama yapıyordu, çizim yapıyordu.
Çok yetenekliydi. 22 yaşındaydı.
Kız yıllar içinde kendisini geliştirdi.
İngiltere'ye yüksek lisansa gitti sanırım çizerlikle ilgili.
Orada kaldı. Müthiş çocuk kitapları yapıyor.
Bayılıyorum her şeyine.
Onu ilk gördüğümde bu olay bana bir hobi gibi gelmişti.
Böyle bir iş olduğunu bile bilmiyordum.
Ki kız İran'da yaşıyordu.
Yani 2017'de İran'da...
Daha da baskıcı bir rejim vardı.
Kızın o zamanlar kalkıp İngiltere'ye gidip çok iyi bir eğitim alıp kariyer yapacağını ona bile söyleseler bence inanmazdı.
Ama yıllarca emek vere vere bunu başardı.
İnsanlar ya daha zor durumdaki ülkelerde, daha kötü şartlarda yapıyor arkadaşlar bu işleri.
Kendi yeteneklerini ne şartlarda parlatmaya çalışıyorlar düşünün.
Herhangi bir yeteneğiniz varsa bunu meslek olarak icra etmek istiyorsanız lütfen üzerine gidin.
O yetenek verildiyse bunu dünyaya sunmak bizim dünyaya vermemiz gereken bir borç gibi de geliyor bana.
Ya kendine sakla diye verilmemiştir herhalde o yetenek sana.
Üzerine gidin, düzenli bir şekilde her gün 10 dakika bile olsa o yeteneğinizle ilgilenin.
Size basit geliyor olabilir.
kolay geliyor olabilir. Herkes yapabilir gibi gelebilir.
Ama emin olun bazı şeyler bazı insanlara basit geliyor.
Öyle herkese basit gelmiyor.
Bir yılın sonunda hayat sizi bir yerlere götürür her gün ona emek verirseniz.
Ya ben eminim buna. Sevdiğin şeyi yaparken yorulmanın tadı o kadar başka ki.
Ya bunu herkes tatsın istiyorum ya.
Keşke daha erken yaşasaydım bu hisleri.
Mesela şimdi adliyeden geldim.
Koştur koştur bölüm kaydına oturdum.
Çok açım falan. Bazen bin parçaya bölünüyorum ama sevdiğim şeyi yaptığım için...
Kendime saygım artıyor sanki.
Ya kendime iyi gelen bir şey yaptığım için mutlu oluyorum ya bilmiyorum.
Umarım daha iyi yerlere gelip size daha kesin cümleler kurabilirim.
Daha çok gaza getirebilirim sizi.
Şu anda çünkü hani büyük büyük konuşsam şey yani ne bileyim ne yaptın ki falan olabilir birileri çıkıp.
Bir de demiş ya 30 yaşında kendi evimde istediğim saatte uyanabilmek için şu an çalışıyorum diye.
Benim tüm çabam bundan ibaretti.
Gerçekten ya nihai amacım.
Sabah alarmsız, istediğim saatte uyanabilmek, istediğim yerden çalışabilmekti.
Hatta en en başta çıkış noktam da şuydu.
Çok sevdiğim bazı şehirler var yurt dışında.
Hani bir kere gidip, iki kere gidip, üç kere gidip.
Gerçekten çok sevdiğim için tekrar tekrar gittiğim yerler var.
Oralarda mesela yaşamayı deneyimlemek istiyorum.
Diyordum ya 6 ay orada 6 ay öbür tarafta yaşasam keşke.
Ama düşünüyordum ya avukatlıkta bunu yapamam.
Devamlı Türkiye'de olmam lazım.
Duruşmalar işte müvekkiller falan.
İçimdeki bu istek yani farklı yerlerde yaşama isteği beni bu yola soktu.
Bir süre sonra yapabilirim gibi geliyor artık bana.
Aşırı istiyorum ya 6 ay Paris'te yaşamak mesela.
Düşünsenize mental yürüyüşleri Sen Nehri'nin kenarında yapmak.
Luxemburg bahçelerinde oturup böyle podcast hazırlamak.
Kitap okumak. Ya of kafayı yedim var ya dalıp gittim bir an.
Bali fikrinden soğudum biraz.
Ya çok fazla görünce soğursunuz ya böyle çok pompalanıyor gibi geliyor artık.
Ama Tayvan olur, ne bileyim Tayland olur, Japonya olur, New York olur.
Ya küçüklüğümden beri hayal ettiğim şeyler hep bu mimarideydi.
Bunlar için çalışıyorum. Yorulmak istediğiniz iş için her gün vakit ayırmanızı kesinlikle öneriyorum size de.
Ben bir yıldır öyle yapıyorum ve şu an güzel gidiyor.
Mutluyum en azından. Dediğim gibi hem kendime saygım artıyor hem de içimde bir keyif var.
Keyifli yaşıyorum sanki daha fazla.
Süreci sizinle paylaşmayı da seviyorum.
Kardeşim şey diyor işte o para kazanma muhabbetleri yapma devamlı falan diyor.
Ben bundan gocunmuyorum. Ne bileyim bu beni rahatsız etmiyor.
Bu da sürecin bir parçası.
Teşvik etmeye çalışıyorum aslında.
Hiçbir yol dümdüz, çiçekli, böcekli değil.
Seçtiğimiz her yolun bir sürü engebesi var.
Ben bunları yaşıyorum. Muhtemelen sen de yaşayacaksın eğer bir seçim yaparsan.
Ama düze çıkarız bir noktada.
Bunu anlatmaya çalışıyorum.
Umarım size de doğru şekilde geçiyordur.
Bölümün sonunda bahsedeceğim dediğim şeye gelirsek...
İlişkilerde feedback vermiyoruz diyorum ya.
Bunu anlamayanlar oluyor. Neden vermiyoruz falan diyorlar.
Ya neden vermiyoruz? Çünkü bir insana yapılabilecek en iyi şey ona feedback vermek bence.
Yani geri bildirimde bulunmak.
Diyelim biriyle flört ediyorsunuz.
Bazı hareketleri hiç hoşunuza gitmiyor.
Ona sen böyle birisin, sen şöyle birisin diye feedback vermek ve sonra konuşmayı bitirmek ona çok büyük bir iyilik yapmak oluyor.
Zaten bitiriyorsun, zaten bir daha görüşmeyeceksin.
Neden ona bu iyiliği yapıyorsun ki?
Bir şeylerin düzeleceğini düşünüyorsan tabii ki söyle, otur, konuş, yapıcı davran.
Ama özellikle de sana ayıp ettiği şeyler varsa, zorbalıyorsa, manipüle ediyorsa, hoşuna gitmeyen şeyler yapıyorsa, bu yüzden görüşmek istemiyorsan bırak bilmesin.
Başka insanlarda da aynı sorunları yaşasın, anca öyle akıllanır.
Neyse bu düşünceyle 50'lik buluşma sezonu filanında...
Bir şeyler demiştim. Editörümüzden çok iyi bir fikir çıktı.
Feedbackleri konuşalım bölümlerde dedi.
Şöyle, feedback nedir şimdi?
Geri bildirimdir Türkçesi.
Yani sizin hayatınızda olan.
daha önce hayatınıza girmiş insanlarla ilgili hoşunuza gitmeyen şeyleri konuşacağız.
Evet onlara söylemiyoruz ama birbirimize söylüyoruz.
Böylece bizim ilişkide yaptığımız ama kimsenin bize söylemediği, kendi kendimize fark edemediğimiz şeyleri belki burada birbirimizden dinleyince fark ederiz.
Editörümüz erkek bu arada.
Böyle bir bölüm dinlemek istermiş.
Oradan aklına gelmiş. Valla ben de dinlemek isterdim.
Erkekler zaten laf ediyor.
Gönül davalarında çok kız işi konuşuyorsun.
Biraz daha unisex konuş diye.
Patron sizsiniz burada biliyorsunuz.
Gönül davalarında artık feedback de konuşacağız.
Yani her şeyi konuşacağız. Ama her bölümde bunlara da yer vereceğim.
Hoşlandığınız insanda hoşunuza gitmeyen, garip bulduğunuz, rahatsız olduğunuz şeyleri Instagram'dan yazın.
Üzerine burada konuşalım.
Kadın erkek fark etmez. Herkes yazsın.
Özellikle erkeklerin gözüne batan şeyleri de öğrenmek istiyorum.
Flört aşaması olur, ilişki olur, ayrılıktan sonra olur.
Her açıdan. Feedbackleri bekliyorum.
Instagram bilinç.akışı.podcast veya mail açıklamada var.
Oraya da yazılabilirsiniz. Sizi seviyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
