
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Erkekler iyice şımardı.
Bazı yollar biz yolda kaybolmayalım diye kapanır.
Çıkma taksini o kadar özledim ki.
2000'li erkek magneti haline geldim ya.
Bu hayat sadece sizin.
Ben Zeynep. Hepinizin Bilinç Akışı'na hoş geldiniz.
Günaydın, iyi günler, iyi geceler.
Günün hangi saatinde ve hangi yılda karşılaştıysak Bilinç Akışı Podcast'ın 99.
bölümüne iyi ki geldiniz, iyi ki sizler geldiniz.
Nasılsınız? Umarım her şey yolundadır.
Bölümlere böyle giriş yapmak pek tarzım değil ama sizden hiçbir şey kaçmadığı için ufak bir güncellemeyle giriş yapmak istedim.
Ya var ya gerçekten çok tatlısınız.
Bazen bir story atıyorum mesela.
Her zamanki gibi bir story oluyor.
Ama ben mutlu oluyorum.
Normale göre bir tık daha mutluyum diyelim ki.
Hemen mesaj. Abla, bir seksen üstü bebeği gibi seven kumral oğlanı bulmuş gibisin.
Story'e bakıyorum, dışarıdan bir fark yok.
Ben benim yani. Ama içimdeki o mutlu hissi siz hemen yakalıyorsunuz.
Geçen hafta da podcast çekemedim YouTube'la uğraşmaktan.
Bir de bazı bölümleri kaldırdım.
Orada da hemen yakalandık.
Buna şaşırdım bu arada. Çünkü sonuçta geçmiş bölümler.
Hani geri dönüp tekrar mı dinliyorsunuz bilmiyorum.
Hangi seri olduğunu tahmin edersiniz.
İşte Zeynep her şey yolunda mı diyenler oldu.
O yüzden ufak bir açıklama yapayım dedim.
Ya yolunda. Gerçekten çok yolunda.
Çok şükür. Çok teşekkür ederim.
Çok tatlısınız. Ramazanda YouTube vlog atıyorum her gün.
Podcast o yüzden geçen hafta atamadım.
Yani gerçekten şeyim böyle.
Şu dönerci abi var ya Allah aşkına bilmeyenler Google'a yazsın.
Terleyen dönerci diye. o abi gibiyim.
O seriyi kaldırma sebebim de bazı bölümlerin sadece başka platformda olmasını istiyorum.
Söylemiştim bunu size. Onunla ilgileniyoruz.
Bir de işte başka bir sebebi daha var da anlatırım sonra.
Ama sıkıntı yok. Merak etmeyin.
Sadece şöyle bir şey var.
Bu ara çok duygusalım abi.
Ya sebebini bilmiyorum. Yani hem biliyorum hem bilmiyorum.
Hayatım biraz değişiyor gibi hissediyorum.
Aylar önce bir bölüm çekmiştim.
Kendimle Savaşım bölümün adı.
Kaç ay geçti sanırım hala en çok mesaj aldığım bölüm olarak o bölüm kaldı.
Orada içimdeki duygu değişimlerinden falan bahsediyordum.
Bana gelen mesajlarda siz dediniz ki duygu değişimlerinin bu kadar sancılı bir süreçten geçiyor olmanın sebebi muhtemelen sen hayatında bir kırılımı yaşıyorsun.
Bu kırılımı kaldıramıyorsun.
Mesajlarda böyle bir sürü insan yazmış.
Benden büyük insanlar çoğu da hani daha önce tecrübe etmişler belli ki.
Bugün sesim de kötü ya.
Neyse kusura bakmayın.
Ben o zaman bunun içimdeki o duygu değişimini, iç sıkışmasını, o his yoğunluğunu anlamlandıramamıştım.
Kendimle savaşım gibi görmüş ve o şekilde anlatmıştım bölümde de.
Sizin mesajlarından sonra...
Düşündüm ama kafamda tam oturmadı yine dedikleriniz.
Allah Allah dedim ya hani bir şey değişmiyor hayatımda.
Her şey aynı gidiyor aslında falan oğlum.
Ama siz haklıydınız.
Bunu benden önce tecrübe etmiş insanlar olarak siz haklıydınız.
Gerçekten o dönemden sonra hayatımda bazı kırılımlar yaşandı.
Bu kırılımlar ne kadar genelde iyi anlamda olsa da sonuçta alıştığımız bir düzen var.
Bu düzenin değişmesi veya değişecek olması önce ruhen, hissel olarak anlaşılıyor sanırım.
Biz bilinç düzeyimizi anlamadan önce bunu bizim...
Kalbimiz mi anlıyor bilmiyorum gerçekten arkadaşlar ya insan psikolojisi o kadar enteresan ki ben artık bu konuları düşünmek istemiyorum.
Ya istemiyorum anlamlandırmak falan da istemiyorum.
Aşırı katmanlı ve aşırı detaylı şeyler.
Tabii hoşuma da gidiyor bir yandan insan psikolojisini anlamak ama bir şeyleri önden seziyoruz ve vücudumuz tepki veriyor.
Olaylar daha bize gelmeden önce belki de.
Gelecek olan o değişime karşı içten içe bir endişe oluyor.
Ortada bir şey olmadığı için insan o an sebebini anlamıyor.
Sadece koskoca bir karışıklık olarak görüyor.
İşte bu ara yine böyle bir duygu yoğunluğu yaşıyorum.
Yine anlamlandıramıyorum içimdeki karışıklığı.
Ama bu sefer tecrübeliyim.
Bu sefer diyorum tamam.
Yine hayatımda bir şeyler değişecek ve o yüzden ben böyle hissediyorum.
İşte bazen bu duygularda yine de ambale oluyorum.
Ne yapacağımı bilemiyorum. Bu duygular olumsuz duygular değil bu arada.
Ya içimde gerçekten güzel bir huzur var.
İnanır mısınız? 99 bölümdür bu cümleyi kurdum mu bilmiyorum ama içimde bir huzur var.
Ağlayacağım şimdi gerçekten.
Ama bir telaş da var. Açıkçası son birkaç yıldır o kadar zor hislerin içinden geçtim ki şu anda hissimin yani yaşadığım his...
Zor olmayan bir hissi yaşamak garip geliyor.
Hayatım değişiyor sanırım iyi anlamda değişiyor.
Onca kötü şeyden sonra iyi yöndeki değişime tabii ki söylenmiyorum.
Sadece dediğim gibi ambale oluyorum.
Şimdi diyeceksiniz ne değişiyor hayatında?
Bence birçok şey değişiyor.
İşim bayağı değişti.
Avukatlık minimumda yapıyorum artık.
Eskiden gelen dosyalara bakıyorum ve artık gerçekten bırakabiliyorum diyebiliriz sanırım.
Bir kere oradaki stresin azalması içimde boşluk yarattı.
Bir ferahlık oldu. Yani gariplik de oldu.
8 yıldır beraber yaşamaya alıştığım bir stres vardı.
Bildiğiniz şu an o stres bayağı azaldı.
Bu da garip geliyor bana. YouTube'a feci bir giriş yaptım.
Her gün video atıyorum.
Nedense kendime böyle bir challenge yaptım.
Ve çok hoşuma gidiyor. Çünkü orada yorum yazıyorsunuz ve direkt sizin düşüncelerinizi görebiliyorum ya.
Bu bana çok iyi geldi ya interaktif olması.
Ne olursa olsun podcast'ı tabii ki çok seviyorum da burada direkt göremiyorum ya düşüncelerinizi.
Görmek istiyorum doğal olarak.
Bu arada Apple'dan yorum yapabiliyorsunuz.
Spotify'da da yurt dışındakiler yapabiliyor.
Apple'dan yorum yapar ve puanlar ve takip ederseniz çok sevinirim.
İşte bunlar hep motivasyon.
Bu yorum motivasyonu benim her gün YouTube'a video atmamı sağlıyor.
Düşünün. İşte o bir yoruyor.
Şimdi gerçek çalışma hayatı olanlar için tabii ki edit'tir, medit'tir, youtube'tur.
Bunlar tatava işler ama ne olursa olsun bir işte iş yükü öyle düşünün.
Özel hayatımda bariz bir şey yok ama olacak gibi geliyor.
Ya da delirdim.
Ya bazen manifest mi yapıyorum?
Gerçekten hislerim mi kuvvetli?
Yoksa kafayı mı yedim?
Anlamıyorum. Sadece orada bir şeylere çok yaklaşmışım gibi geliyor ve biraz öyle gibi yaşamaya başladım.
Hayatımı buna göre biraz düşünmeye falan başladım.
Kardeşim evleniyor. Onun adına aşırı mutluyum.
Gerçekten maşallah diyelim.
Ama duygulanıyorum da. Ailem şehir dışına taşınıyor falan.
Şimdi baktım anlatırken fark ettim ben de.
Aslında o sebebini bilmiyorum dedim de bir sürü değişiklik varmış.
Duygusal bir roller coaster'da gibiyim bu ara.
Birkaç gün önce evde oturuyordum.
Bu hisle baş edemedim.
Yürüyüşe çıktım. O da yetmedi.
Koşmam falan lazım. Sonra arabaya bindim.
Arabayla iki saat turladım.
Şunu düşündüm. Hayatım son zamanlarda iyiye gitmeye başladı.
Bu arada bir şey diyeceğim. Arabada o kadar çok vakit geçiriyorum ki bu ara aynı müziklerden çok sıkıldım.
Böyle sevdiğiniz şarkılar falan varsa bana atabilirsiniz.
Şunu düşündüm işte. Hayatımın son zamanlarda...
İyiye gitmeye başladı.
Çok şükür tabii ki. Bunu hak ettiğimi de düşünüyorum açıkçası.
Yani son yıllarımın ne kadar zor geçtiğini hatırladığımda özellikle.
Gerçekten artık şöyle bir durup bir rahat nefes almak istiyorum.
Acayip bir mücadeledeydim uzun zamandır.
Doğrusunu unuttum. Normal insanlar nasıl yaşıyor tahayyül edemiyorum.
İşte bu çok güzel tamam ama bir yandan diyorum ki ben 30 yaşındayım.
31'e doğru ilerliyorum.
Neden insanlar hayatını daha erken rayına oturttu?
Neden ben bu yaşta yeni oturtmaya başlıyorum?
Bunu düşünüyorum. Ya bir isyan, bir kıyas, haksızlık gibi bir yerden değil.
Tamamen öz eleştiri olarak soruyorum kendime.
Bu düşünce benim son zamanlarımın temasıydı tamam mı?
Böyle kendime soruyordum. Ve her zamanki gibi eş zamanlık yasası çalıştı.
Bu sorunun cevabını okuduğum kitapta ve yeni izlediğim bir filmde buldum.
Hani kafamızda olan bir soruda bir sekme açılır.
O sekme açıktır ve orada bir düşünürüz.
Ama kendi kendimize bulduğumuz cevaplar bir türlü yeterli gelmez ya.
Bir türlü hah işte bu yüzden diyemeyiz ya.
Tam olarak karşılamaz kafamızdaki soruyu o cevap.
Sonra karşımıza bir film, bir kitap, bir podcast çıkar.
Onu görünce hah deriz ya.
Tamam ya tamam şimdi oldu şimdi anladım deriz.
İşte bende şu anda kitap ve film çıktım.
Instagram'dan takip edenler bilir.
Bir aydır aynı story attığım için değersiz bir hayat diye bir kitap okuyorum.
Bir ayı geçti ya hala bitiremedim.
800 sayfa kitap.
Biraz da yavaş okuyorum. Şimdi işte edit falan çok yaptığım için çok vaktim olmuyor.
Avukatlık da ne olursa olsun devam ediyor.
Şimdi bundan bahsettim aslında.
YouTube'da bahsettim sanırım ama hiç görmeyenler, bilmeyenler için çok kısa bir bahsediğim kitaptan.
Değersiz Bir Hayat kitabının adı.
Bu kitap 4 yakın erkek arkadaşın 25 yıllık dostluğunda hepsinin hayatındaki değişimleri, karakterlerini vs.
anlatıyor. Ana karakter olarak da Jute diye bir karakter var.
O karaktere odaklı. Biz Jude'un hayatını daha fazla görüyoruz.
Onun yaşadıkları, travmaları, geçmişi.
Bu çerçevede dönüyor kitap.
Edebi olarak dili çok güzel.
Hem yalın hem derin bir dili var.
O kadar çok yerin altını çizdim ki okurken yormuyor bir de.
Yavaş okumamın diğer bir sebebi, yoğunluk haricindeki sebebi de hak ettiği değeri vermek istedim ya kitaba.
Öyle... Boşuna okumak istemiyorum hiçbir satırı.
Anlatabiliyor muyum? Böyle o kadar iyi açılıyor ki kitap.
Karakterlerin gelişimi, hayat akışı o kadar muazzam ilerliyor ki.
Ben ne kadar merak etsem de yaşayayım da acaba ne yaşayacaklar diye.
Üzücü hisleri, travmaları, geçmişten gelen etkileri de çok güzel anlattığı için sürekli okuyasım gelmedi bir ara.
Ya üzülmek istemiyorum çünkü.
Neyse işte kitapta geldiğim noktada, tam ben bunları düşünürken o kısma geldim.
Karakterin iç hesaplaşmasında şöyle bir kısım var.
Hayatın ilk 10-15 yılında yaşadığımız travmalar neden sonraki yıllarda bu kadar etkili oluyor diyor.
Ya 40 yaşına geliyoruz, ilk 10-15 yıldan sonra 25 yıl daha o travmalardan bağımsız olaylar, bağımsız bir hayatı yaşıyoruz.
Ama yine de o ilk 15 yıla takılı kalıyoruz.
Bunu neden böyle diye sorguluyor.
Bu benim de kafamı çok kurcalıyor.
Ya bazen diyorlar ya işte sıfır...
3 yaş en önemlisi. 0-7 yaşta ne yaşadıysan artık bitti falan.
İnsanın orada yaşadığı şeyler tüm hayatını etkiliyor.
Tamam bunu biliyoruz psikolojik olarak.
Ya da sonra ergenlik vesaire her neyse.
Tamam da abi bir noktada bunların aşılması gerekiyor.
Çok ekstrem travmalar haricinde herkes büyürken tatsız şeyler yaşıyor.
Herkes de bu olayların izleri kalıyor.
Ama bazılarımız bu olaylara, geçmişe, ailesinin yaptıklarına, ebeveynlerine veya etraftan gelen şeylere fazla takılı kalıyoruz.
Bunu fark ediyoruz. ettim. Ben bu insanlardan biriyim bu arada.
Hani fazla takılı kalmak olarak değil de bayağı sorgulayan bir insanım.
O yüzden fark ettim zaten. Dışarıdan bakıp da kanka sen de çok abartıyorsun ya.
Biraz bazı şeyleri takma diyen bir tip değilim.
Hatta bu ara kendime dönüp bakınca kanka çok abartma.
Yeter artık falan oluyorum.
Podcast'ın ilk 10 bölümünde de çok bahsediyordum zaten böyle şeylerden.
Bazı şeylere olan öfkemin yetişkinlik hayatımı yönettiğini fark ediyorum.
Bu arada konu neyden bahsediyorduk diye bir düşünenler için şundan bahsediyorduk.
Yani şöyle bir giriş yaptım bölüme.
Benim hayatım neden diğer insanlara göre daha geç rayına oturmaya başladı?
Bunu sorguluyorum tamam mı?
Onun peşindeyiz şu anda. Yetişkinlik hayatımı yönettiğini fark ediyorum.
Dedim ya bazı şeylerin. Bakın gerçekten her geçen gün şuna şükrediyorum.
İyi ki terapi sürecinden geçmişim de o duyguları, o öfkeyi, içimde biriken ve yediremediğim hisleri terapide bayağı halletmişim.
Ona rağmen bayağı bir devam etti.
Yani düşünüyorum ben şimdi bazı şeyleri fark etmem 24-25 yaşında.
İçimde o zaman başlayan bir farkındalık oldu, öfke oldu.
Bu öfke 29'a kadar falan devam etti.
Kaç yıl ki ondan önce de fark etmediğin bir şekilde içinde o öfke çalkalanıp duruyor.
25'ten 29'a kadar da artan bir grafikle içindeki o duygusallık, kırgınlık hepsi giderek yükseldi.
Terapide bunun pansumanı yapılsa da orada da ayrı kapılar açılıyor, ayrı farkındalıklar açılıyor.
Hayır terapi reklamı girmeyeceğim araya.
Ama umarım sizi terapi konusunda influence edebiliyorumdur.
Yani 99 bölümün 80'inde falan bundan bahsetmişimdir.
Bazen bana soran oluyor terapiyle ilgili bir şeyler.
Ama bu konuda bir 2-3 bölüm var kendi deneyimi anlattığım.
Arama kısmına yazarsanız o bölümleri görebilirsiniz.
Neyse işte terapidir, kitaplardır, podcastlerdir.
Bunlar da çok farkındalık açıyor.
Benim bunlarla açıla açıla açıla birkaç yılım bu öfkemi yönetememekle geçti.
Oturup bu konuyu düşünüp belirmedim tabii ki her an böyle.
Ama hayatımı yaşarken iç dünyamda genel bir soğuma yaşadım.
Bir uzaklaşma yaşadım.
İşte kitapta da böyle bir iç hesaplaşma kısmı vardı.
Sonra da Manevi Değer diye bir filme gittim.
İskandinav bir yönetmen var.
Trier. T-R-I-E-R.
diye yazılıyor. Oslo Üçlemesi'yle tanıyoruz birçoğumuz belki bu yönetmeni.
Oslo Üçlemesi'de 3 tane film.
31 Ağustos, Tekrar ve Dünyanın En Kötü İnsanı diye 3 tane filmi var adamın ve müthiş filmler.
Bakın gerçekten Adam duyguların içinden öyle bir geçiyor ki hiçbir şey anlatmıyor gibi gözüküp aşırı derin duyguları ekrandan geçiren filmler olur ya öyle filmler yapıyor.
Herkese hitap etmiyor tabii ki yani sanat filmi diye geçiyor diyebiliriz.
Manevi Değer de aynı yönetmenin filmi ve bana göre yine müthiş bir film olmuş.
İki kız kardeş ve küçükken onları bırakıp giden babaların hikayesi.
Bu iki kız kardeş bayağı zıt bir hayat yaşıyor.
Büyük olan bir türlü hayatını oturtamıyor, yanlış erkek seçimleri yapıyor, aile kuramıyor.
Kendi içinde böyle acayip duygusal çalkantıları var.
Küçük olan tam tersi diyebiliriz ya, kendi ailesini kurmuş, huzurlu, güzel bir hayat yaşıyor.
Babaları ortada yokken yıllar sonra geliyor adam ve işte çatışmalar, hesaplaşmalar minvalinde film gittikçe derinleşiyor.
Bu filmleri izlemeniz için dikkatli izlemeniz lazım bu arada.
Onu söyleyeyim de çünkü böyle belli bir olay örgüsü, aksiyon falan yok.
Duygulara fokuslanan filmler, olaylara değil.
Bu filmde de şunu görüyoruz.
Büyük olan kız içinde babasına dindiremediği öfkeden dolayı hayatını bir türlü düzene oturtamıyor.
Babasıyla yapamadığı konuşmalar, yapamadığı hesaplaşmalar, geçmişe öfkesi.
Bunlar bu kadının hayatını...
fark etse de veya fark etmese de ele geçirmiş durumda.
Ama küçük olan öyle değil.
Küçük olan normal bir hayat yaşıyor.
Hatta aralarında şöyle bir diyalog geçiyor ki bence filmin en vurucu yeriydi.
Büyük olan küçük olana diyor ki sen nasıl baş ettin çocukluğumuzla yaşadıklarımızla diyor.
Küçük olan da ablasına diyor ki çocukluklarımız arasında büyük bir fark vardı.
Ben büyürken yanımda sen vardın diyor.
Seni kimse sarıp sarmalamadı ama sen beni sarıp sarmaladın.
Demeye getiriyor yani. Aynı evde büyüyen kardeşlerin bambaşka şeyler yaşaması zaten o kadar garip ki.
Hiçbir kardeşi aynı anne baba büyütmemiştir diye bir laf var ya.
Filmde bunu doğrudan görüyoruz.
Büyük olan kardeş derin yaralarını tamir edemediği için derin bağlar da kuramıyor.
Son zamanlarda tam da düşündüğüm konu üzerine bu filme kitap denk geldi.
Ya cidden kafam açıldı ya.
Diyorum ya neden hayatım daha yeni düzene giriyor diye.
Büyük bir sebebinin bu olduğunu düşünüyorum ya.
Çevreme bakıyorum. Cidden hayatı bir akışta olmayan, asfalt yolda böyle fışt fışt diye hızlıca giden değil de çakıllı yolda sallana sallana ve paldır küldür giden insanların hep geçmişte
takılı kaldığı şeylerin, içinde dindiremediği öfkelerin, hiç yapamadığı hesaplaşmaların olduğunu fark ediyorum.
Benim kendime baktığımda da hayatım daha...
Son bir yıldır falan bir akışa geçti.
Ne zaman ben bazı şeyleri saldım, bazı kırgınlıkları, olayları aştım, takılık aldığım şeyleri serbest bıraktım.
Ondan sonra hayatım gerçekten akışa geçti.
Ya nasıl anlatabilirim bunu?
Kendi içimdeki hisse işimden anlıyorum da nasıl size aktarabilirim onu bilmiyorum.
Mesela... Önceden hep bir şeylerin gölgesiyle yaşıyor gibiydim.
Hayata da kızgındım biraz.
Bazı şeyler haksızlık gibi geliyordu.
İnsanların yapabilecekken yapmadığı şeyler, daha güzel olabilecekken olmayan şeyler.
Bunların düşüncesi içimde bir yerde yaşıyordu.
Ben fark etmesem de aslında günlük hayatımı yönetiyordu.
Ya aquaparkta kaydıraklar vardır ya bazısı dalgalıdır böyle inişli çıkışlıdır.
Bazısı da dümdüz upuzundur.
Sanki ben o dalgalı kaydıraktaydım.
Ya bir şekilde gidiyordum. Tamam güzel gidiyordum bazen.
Bazen hızlı gidiyordum. Ama yorucuydu yani orada in çık in çık.
O kaydırakta ilerlemek gerçekten beni yoruyordu.
Şimdi düz kaydırağa geçtiğimi hissediyorum.
Böyle fışt diye hiçbir yere takılıp kalmadan kayıp gidiyorum.
Kendi içimde salamadığım meseleler beni o dalgalı kaydırakta tutuyordu.
Yine ilerliyordum, yine güzeldi.
Ama düz kaydırağa geçince şunu anladım.
Diğeri acayip bir mücadeleymiş.
Orada ilerlemekten aşırı yorulmuşum.
Şimdi buranın bu sakinliğini, değerini çok iyi biliyorum.
En sinir olduğum şey de budur bu arada içeriklerde.
Biri bir şey anlatır, tespit yapar, benzetme yapar yapar.
Önemli olan içinizdeki öfkeyi dindirmeniz.
Sebebi de şunlar bunlar. Aynı şunun gibi.
diye anlatır. Tespit dinleriz biz 10 dakika.
Şimdi sizin dinlediğiniz gibi.
Ama şeyi söylemez.
Çözümü söylemez.
Yani ben burada ama çözüm söyleyebilecek vasıfta bir insan değilim.
Kendime bunu görev edinemiyorum.
Yine de sen nasıl yaptın derseniz ben genel olarak hayattaki her şeye, her şeyde insanların iradesine saygı duymaya başladım.
Ya bu ne demek? Herkesin kendi iradesi var.
Herkesin aklı çalışıyor.
Biri bir şey yapıyorsa veya yapmıyorsa bu onun seçimi, onun iradesi, onun hayatı yaşayış şekli.
Önce bunu düşünmeye başladım.
Yaptı çünkü yapmak istedi.
Yapmadı çünkü yapmak istemedi.
Bakın bu kadar basit bir şekilde düşünmeye başladım.
Sonra şunu düşünmeye başladım.
Ya benim annem babam da olsa, en yakın arkadaşım, eşim dostum da olsa bana karşı olan bu kimliğinden önce karşımdaki insan önce kendisi.
Ya bunu şöyle anlatayım, tam tersi bir yerden anlatayım.
Şimdi ben Zeynep olarak yaşıyorum.
Ben Zeynep'im, sonra ablayım, sonra evlat olarak bir görevim var.
Ama bu evlat, abla, arkadaş kimliklerimden önce ben Zeynep'im sadece.
Beni bu yaşa getiren bir ton olay var, bir ton his var ve mesela ben abla olarak davranışlarımda o olayların, o hislerin sonucuyla hareket ediyorum.
Apaynı bir olay örgüsüne karşı benim ve başka bir ablanın Ayşe diyelim adı, Ayşe'nin verdiği tepki bambaşka oluyor.
Çünkü biz bambaşka yollardan gelmiş oluyoruz.
Geçmişimiz var, onlar zaten farklı.
Geçmişimizden sonra da karakterimiz giriyor devreye.
Karakter, mizah, duygu durumu ya bunların hepsi bambaşka.
Ben bencil bir insansam yapı olarak, Ayşe çok verici bir insansa orada da ayrışıyor aynı olaya olan tepkilerimiz.
Günün sonunda aynı olaya bile farklı davranıyoruz çünkü irademiz farklı.
Anlatabildim mi bilmiyorum ama ben bu denklemi tüm insanlar ve tüm olaylar için kafamda oturttum.
Ailem, arkadaşlarım herkes için, yarın bir gün evleneceğim eşim için, eşimin ailesi için bu denklemi oturttum.
Bu denklemi oturtunca insanların ne yaptığına, veya ne yapmadığına çok takılmamaya başlasın.
Demek ki bunu yapmak istedi. Bana bu kadarını vermek istedi.
Ya kendi tercihi, kendi iradesi.
Ben ondan bunu zorla alamam.
Hayatın onu getirdiği nokta artı.
Onun karakteri artı.
Hayatı yaşama şekli.
Sonucunda bana böyle davranmayı seçiyor.
diye düşünüyorum artık. Ben onun kızıyım diye işte anne kız ilişkisinde doğru olan budur diye doğru olanı davranmak zorunda değil.
O veya bu sebepten doğru olmayanı davranmayı seçmiş olabilir gibi bir yerden bakmaya başladım.
Bu düşünce benim var ya hayatımda gerçekten bakın günlük hayattaki alışverişimdeki kasiyerden genel tüm hayatımdaki majör olaylardaki insanlara kadar olaylara kadar her alanı ferahlattı
biliyor musunuz? Yemin ederim.
Kafam tertemiz artık.
Kimin ne yaptığı umurumda değil.
Ya ben ilah değilim. Herkes bana doğru davranmak zorunda değil.
Ki bunu biraz uç bir yerden bakarsak Allah inancı olan insanlar sanki müthiş mi davranıyor Allah'a karşı gibi düşünüyor.
Aşırı uç bir örnek oldu da.
Orada hani bir ilaha karşı bir yaratıcıya karşı bile insanlar yine kendisini önde tutuyor.
Kendimizi önde tutuyoruz yani.
İnsanlar dediğim hepimiz. Ki insanın insana davranışında hayli hayli.
Herkes kendi istediği gibi yaşıyor.
Ya en verici insanlar bile böyle en çok fedakardır bilmem ne çok iyi biridir dediğimiz insanlar bile verdikçe tatmin olduğu için verici oluyor.
O verme hissi ona bir şey kattığı için verici oluyor.
Kimse kimsenin üstün yararını gözetmiyor hayatta.
Bencillik insan olmanın doğasında olan bir şey.
O yüzden her şeyi çok kişisel algılamamak lazım.
İnsanların geldiği yerleri de bilemiyoruz.
O da ayrı bir konu. Bunda ben şöyle biraz gözüm açıldı.
En yakın arkadaşlarımdan birinin çocuğu oldu.
Bakıyorum bir yıldır kız elinden geleni yapıyor.
Gerçekten elinden geleni yapıyor.
Ama bazı şeyleri de yapamıyor.
Hayat izin vermiyor. İleride ama ne olacak?
O çocuk gelecek. Neden bana bunları yapmadın diyecek.
Benim travmalarım şunlar bunlar diyecek.
E kızın bunu açıklayabilmesi için oturup 35 yılını anlatması lazım.
Bu da mümkün değil.
Çocuk da kendi açısından haklı olacak.
Ama kız da haklı.
Onu da oraya getiren kendi hayatı var.
Ve biz görüyoruz elinden geleni yapmasına rağmen o çocuk da illaki travmaları olacak.
Şimdi o kız da her şeyden önce anne olmaktan da önce...
Kendisi olarak bir yaşanmışlığı var.
Ya ben abla olarak da geri dönüp bakıyorum.
Kendime kızdığım çok şey oluyor.
Çok eksik hissettiğim şeyler oluyor.
Şu anki aklımda gerçekten hayatta böyle üzüldüğüm şeylerden birisi abla olarak yapamadığım şeyler.
Daha iyi bir abla olmak isterdim.
Ama ya ben de küçüktüm.
Ben de ne bileyim aramızda bir de az yaş farkı var benim kardeşimle.
Hani ben de bilmiyordum bazı şeyleri.
O anki aklımda öyleydim.
Bilinçsizdim. E kardeşim bana kızsa bu senaryoda o da haklı.
Ama ben de haklıyım. Bunları işte tam tersi bir şekilde kendi içimdeki olaylara ve kendi içimde o dindiremediğim öfkelere uyarladım.
O insanlara uyarladım.
Herkesin kendi yaşanmışlığı, kendi seçimi, kendi iradesi.
Bunu kabullendim. Ve herkesin hayatı yaşama şekline saygı duymaya başladım.
Dünya benim etrafımda dönmüyor.
Ya ben bir şeylere üzüldüm diye dünya bana bir seksen üstü bebeği gibi seven kumral oğlan sunmak zorunda değil.
Dalga geçiyorum tabii ki de anladınız bence demek istediğim şeyi.
Bu düşünce benim hayatımı gerçekten çok rahatlattı.
Eğer bu tespitlerin sonunda bir çözüm önerebileceksem naçizane bu çözümü önerebilirim.
Biraz da düşünüyorum bazen acaba bu benim kendimi kandırma yöntemim mi falan diye.
Ama öyle olduğunu sanmıyorum.
Her insana saygı duymakla da alakalı bir şey bu.
Yani neyse işte demem o ki kendi içimizdeki öfkeyi dindirmeden istediğimiz hayatı kurmamızın mümkün olduğunu düşünmüyorum.
O öfkeyi dindirmek için de biraz zaman, biraz uğraş ve biraz da gamsızlık gerekiyor.
Kimse bize bir şey borçlu değil.
İnanması zor ama hayat da bize bir şeyleri borçlu değil.
Biz kendimiz kendimize sağlayacağız böyle şeyleri.
Ilık akşam rüzgarında ellerimiz ceplerimizde böyle ıslık çalarak yürüyecek huzuru ancak kendimiz kendimize sunabiliriz.
Sizi seviyorum. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
