
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde yaşınızı bilmeseniz kaç yaşında olduğunuzu düşünürdünüz? Kendi zamanlamanızda hayata geç kalmak mümkün mü? soruları üzerine Bilinç Akışı’nda kalıyoruz. 🫂 Yeni bölüm her çarşamba&pazar tüm platformlarda!
📩 info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Gerçek yaşınızı bilmeseydiniz, kaç yaşında olduğunuzu düşünürdünüz?
Bambaşka bir toplumda yaşasaydınız, hayata geç kalmış hisseder miydiniz?
Kimsenin yargılamayacağını bilseniz, hayatınız boyunca ne yapmak isterdiniz?
Ben Zeynep, hepimizin Bilinç Akışı'na hoş geldiniz.
En yakın arkadaşlarımdan birinin çocuğu oldu.
Ne alakaya demeyin şimdi, düşünce akışıyla geleceğim baştaki sorulara.
Arkadaşımın çocuğunu severken kendimi onun yerine koyamadığımı fark ettim.
O koltukta oturup çocuk hemziren bir Zeynep hayal edemedim hiç.
Ya dedim sen nasıl yapıyorsun ben kendimi hiç orada göremiyorum.
Sonra geriye doğru 20 yıllık bir flashback yaptık beraber.
9 yaşından beri arkadaşız.
Ve şunu fark ettik.
Arkadaşım son 7 yıldır çocuk istiyordu.
Ağzında hep bu laf vardı yani farkında olmasa da.
Onu çocuk yapmaya karar verdiği zamanlarda hatta biz böyle 23 yaşında falandık.
Ve ben çocuk yapmayı bırak bir ilişki nasıl kurulur onu dahi bilmiyordum.
O yıllarda arkadaşım çocuk yapmayı o kadar istiyordu ki sigarayı bırakmaya karar vermişti.
Ben ise hayattaki tek isteğim avukatlık stajımda para biriktirip 3 ay Güney Amerika'ya gitmek, orada sırt çantasıyla ve terlikle dolaşmak, otostop çekmek falandı.
Hindistan'da 2 ay kaldıktan sonra bambaşka bir kültür tanımanın güzelliğini tatmıştım.
Bu hisse inanılmaz tutulmuştum.
Özgürlük hissinin de bağımlısı olmuştum.
Şu an anlatırken bile ağzım sulanıyor hala.
Hatta o zamanlar arkadaşım çocuk istediğini söylediğinde ya aynen falan diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Sonra o aile kurmak için gerekeni yaptı.
Ben kendi isteklerim için gerekeni yaptım.
Ve ikimiz çok farklı yollara gittik.
Ya aynı yaştayız ama o benim hep...
akıl danıştığım, başıma gelen saçma flört hikayelerini anlattığım, adliyeden sonra yorgun argın aç bir şekilde evine gidip yemek yediğim, kendimi güvende hissettiğim ablam gibi oldu.
Ben de onun için gel hadi bir şeyler anlat da gülelim dediği, kafa dağıttığı, Zeynep işte ya falan diye güldüğü kardeşi gibi oldum.
Çocuk doğduktan sonra...
Aynı yaşta olmamıza rağmen bu kadar farklı insanlar olmamız bana çok garip gelmeye başladı.
O yüzden bu konu üzerine biraz düşündüm.
İnsanın yaşı yılların geçmesiyle orantılı tamam da bir yandan aslında sadece dünya düzenini sağlamak için biçilen bir sıfat gibi bu yaş mevzusu.
Arkadaşım ve ben aynı yıl doğduk, aynı okullara gittik, aynı çevrede büyüdük ama ikimizin yolu o kadar farklıydı ki.
Olgunlaşma grafiğimiz aynı şekilde ilerlemedi.
Belki o çok daha erken olgunlaşmak zorunda kaldı.
Ya da ben olgunlaşmamak için bir şeylerden kaçtım bilemiyorum.
Bildiğim ve anladığım tek şey herkesin hayat akışı ve hayat zamanlaması sadece kendine özel.
Biz zaman hepimiz için ortak akan bir kavram sanıyoruz.
Ama aslında hepimizin zamanı kendi hayatımızın içinde, kendi özel bir hızda akıyor.
Çok fazla konuda geç kalmış hissediyoruz biliyorum.
Özellikle de şu an sosyal medyada gördüğümüz içeriklerin çoğu ya adamlar neler yapıyor, ben burada neyle uğraşıyorum dedirtiyor insana.
Ya evet ben burada bununla uğraşıyorum.
Çünkü benim hayat yolumda bununla uğraşacağım zamandayım.
O da kendi hayat zamanlamasında ne yapması gerekiyorsa onunla uğraşıyor.
Ama biz bunu fark edemeyip, herkesi ve her şeyi aynı kefeye koyup, tek bir doğru ve tek bir hayat planı varmış gibi kendimizi başkalarıyla kıyaslamaya ve daha da kötüsü kendimizi yetersiz hissetmeye
başlıyoruz. Bunun bulunduğumuz mekanla çevremizdeki insanlarla da ilgisi oluyor bazen.
Mesela herkesin bekar olduğu bir masaya oturduğumda evlilikle alakalı bir şey aklıma gelmiyor, bunu dert etmiyorum.
Ama herkesin evli olduğu bir masaya oturduğumda, 3.
5. 7. olarak o buluşmalara katıldığımda yanımın boş olması canımı sıkıyor.
Hayat müşterek ve paylaşılarak yaşanmalı kesinlikle.
Bir hayat arkadaşı şart.
Buna sonsuz katılıyorum.
Ama asıl isteğimizi ve neye geç kalıp neye erken ulaştığımızı bulmak için oturduğumuz bu masalardan, kimlikte yazan yaşımızdan, dış seslerden soyutlanarak sadece kendi
iç sesimizi, kalbimizden geçenleri, hayallerimizi, kendi olgunluğumuzu ve hazır olduklarımızı düşünmemiz lazım.
Sadece kendi gelişimimize ve kendi zamanlamamıza odaklanarak bu sorular üzerine düşünebilirsek belki gerçek isteklerimizi biraz daha anlayabiliriz.
Mesela gerçek yaşını bilmesen kaç yaşında olduğunu düşünürdün sorusu çok garip değil mi?
Ben sanırım 25 yaşında olduğumu düşünürdüm ama 29 yaşındayım.
25 yaşında olduğumu düşünürdüm çünkü genel toplumun üzerine baktığımızda İnsan 25 yaşında geldiğinde birkaç yıldır çalışıyor oluyor.
Neye yönelmek istediğini biraz kafanda şekillendirmiş oluyorsun.
Oraya yöneliyorsun, kariyerini şekillendiriyorsun.
İşte ben de şu anda o noktadayım ama 25 yaşında değilim 29 yaşındayım.
Peki bu beni geç kalmış yapar mı?
Evet yapar falan.
Hayır yapmaz tabii ki.
Demek ki benim ne istediğimi anlamak için bazı insanlara göre daha uzun yıllara ve daha fazla tecrübeye ihtiyacım varmış.
Bazı insanlar bunu daha erken keşfedebilir.
Bu insanlar bence çok şanslı, evet.
Mesela Şebnem Bozoklu bir röportajında 5 yaşında tiyatroya gittim ve o tiyatroyu izledikten sonra ben tiyatrocu olacağım diye kafaya koydum diyordu.
Düşünsenize kadın o yaştan itibaren hayatta ne yapmak istediğini biliyormuş.
Müthiş bir his olmalı.
Ama herkes her müthiş hissi tadamıyor sanırım.
O yüzden artık ben geç kalmış hissetmiyorum.
Su dalkışın 20 yaşında toplum önüne çıkmakta gösterdiği cesareti ben demek ki bu yaşımda gösterebiliyorum.
Sebebi de muhtemelen yargılanma endişesi.
Belki o ve başkaları daha az bu endişeyi taşıyordu veya umursamadılar.
Bu yargılanma endişesi de bazen insanın ulaşacağı yere daha geç varmasına sebep olabiliyor.
Mesela hayatınız boyunca yargılanmayacağınızı bilseniz hayatınızın sonuna kadar ne yapardınız?
Bunu düşünce verdiğiniz cevap atıyorum yazar olmak olsun.
Hatta siz 40 yaşında olun.
İstediğiniz şey yazar olmaksa...
Ama yazılarınızı birilerine okutmaya dahi çekiniyorsanız bunun sebebi sizin yetersizliğiniz veya geç kalmışlığınız mı oluyor?
Hayır, sadece yargılanma korkunuz oluyor.
Dışarıdan bir faktör sizin hayatta istediğiniz şeye müdahale ediyor.
Sizin o şeyi yapmanızı engelliyor veya erteliyor.
Tabii bu faktör dış faktör gibi gözükse de aslında tamamen sizinle alakalı olan sizin kendi içinizde çözemediğiniz yargılanma endişesiyle ilgili bir mevzu o ayrı bir konu da siz sonuçta burada geç
kaldığınızı sanıyorsunuz.
Ama aslında hayatın sizin için hazırladığı bir yol var.
Siz bu yolda giderken belki de yargılanmaktan o kadar korkacaksınız ki.
Başta yazar olmak sadece bir hayal olarak içinizde öylece duracak.
Ama o yolda ilerledikçe sizin kendi hızınızda, hayatta başınıza gelen olaylara bağlı olarak bir an gelecek ya ben hayata bir kez geliyorum ya ne yapayım demeye başlayacaksınız.
Böylece sadece hayal olarak gördüğünüz şey size biraz daha yaklaşacak.
Belki yazı yazmakla ilgili bir eğitime katılacaksınız.
Buna cesaret edeceksiniz.
O eğitim sizi yazar olma isteğinize daha da yaklaştıracak.
Yazı yazmayı normalleştirecek.
Bu sefer zihninizde aman ya el ale ne derse desin düşüncesi yankılanmaya başlıyor.
Başlayacak. Bu düşünce sık sık aklınıza geldikçe yani önceye göre daha sık aklınıza geldikçe en de sonunda bir noktada illallah edeceksiniz.
Ya of bana ne ya yapacağım ben bunu diyeceksiniz.
İşte o illallah ettiğiniz noktaya gelene kadar sadece...
kendi zamanlamanız işliyor.
Bu bazı insanlar için 20 yaşında olur, bazı insanlar için 40, bazılar için 60 yaşında olur.
Hayatı siz ulaşmak istediğiniz noktaya doğru ilerlerken aşmanız gereken engelleri önünüze çıkarıyor.
Çünkü her bir engelin sizin kendi içsel dönüşünüzde çok güçlü bir anlamı var.
Bazen bunu fark edersiniz.
Bazen yıllar sonra dank eder.
Aa dersiniz ya 10 yıl önce o yaşadığım şeyin anlamı meğer buymuş.
Benim bunu anlamam gerekiyormuş dersiniz.
Bazen de siz hiç fark etmeden arka planda bir şeyler iyileşir.
Bunun sebebi veya sonucu ne olursa olsun önünüze çıkan engelin çok büyük bir ihtimalle sizin hayatınızda hizmet ettiği bir şey vardır.
Bir de şöyle bir şey var. Geç kalmış ikisine kapıldığımız zamanlarda şükretme vibe'ına geçmek de çok önemli.
Şükür frekansı 777.
Ya ama gerçekten öyle. Bazen bir şeye takılıp bunu neden olmuyor, bunu neden yapamadım, geç kaldım, kaç yaşına geldim falan diye sadece o istediğimiz şeye odaklanıyoruz.
Halbuki o şeyin dışında sahip olduğumuz birçok şey oluyor.
Sorun belki de aslında, sorun değil ama belki orada görmemiz gereken şey aslında bizim...
Her şeye aynı anda sahip olma isteğimiz.
Hatta bu bir istek değil, bu bir fantezi.
Çünkü her şeye aynı anda sahip olmak yüksek ihtimalle mümkün değil.
Bu ancak ideal bir evrende mümkün olurdu.
İsteklerimizi, hayallerimizi düşünürken bir yandan sahip olduklarımızı fark edip onların varlığına şükretmemiz gerekiyor.
Ya bir arkadaşınıza hediye aldığınızı düşünün.
O arkadaşınız ya çok teşekkür ederim, çok tatlısın falan dese mi ona tekrar hediye alırsınız?
Yoksa ya ben başka bir şey istiyordum diye hediyenizi kenara atsa mı?
Evrenin mantığı da çok basit bir şekilde böyle işliyor aslında.
Evren size bir şeyler verdikçe, size onlara teşekkür ettikçe, şükür ettikçe daha iyi bir frekansa geçiyorsunuz.
Sahip olduklarımın ve bana verdiklerinin farkındayım.
Daha fazlasına hazırım.
Diğer isteklerimi verirsen onlar için de minnettar olacağım gibi bir bakış açısı yani.
Rezonans Kanlı diye bir kitap var kesin görmüşsünüzdür.
Bence popüler olup gerçekten buna değen nadir kitaplardan.
Kitapta kendi isteklerimizle aynı frekansa geçmemiz gerektiğinden, aslında sadece kendi frekansımızdaki şeyleri yaşadığımızdan, onu hayatımıza çektiğimizden bahsediyor.
Ve bunu çok güzel akıcı bir dille anlatıyor.
Ya hani bazen böyle neden bu başıma geliyor, ben bunu hak etmiyorum, neden bu tiplerle karşılaşıyorum, hep aynı şeyi yaşıyorum falan deriz ya.
Kendimizde o frekansta olduğumuz için o kişilerle, o olaylarla karşılaşıyoruz.
Bizim frekansımızda olmayan hiçbir şey bize ulaşamıyor.
Aynı şekilde şükretmek de böyle.
Sahip olduklarını fark edip minnet duyma frekansına geçtiği zaman o şükretme hali ve minnet duyma hali daha fazlasına sahip olmamızı sağlıyor.
Şikayet etmek mesela. Tersine manifest etmek gibi bir şeymiş.
Yani hayattan devamlı şikayet edip söylendikçe karşımıza o konuyla ilgili veya genel olarak hayatla ilgili Daha çok şikayet edeceğimiz şeyler çıkıyormuş.
Bu kitabı alın okuyun.
Çok güzel bir kitap. Bazen de bir şeylere istediğimiz zamanda varamamamızın sebebi arada geçen zamanda bizim kendimize veya belki çevremize veya belki kolektife de öğretmemiz gereken
bir şey olmasından kaynaklanabiliyor.
Mesela Wizard Liz diye bir kız var.
Bazen bahsediyorum. Çok seviyorum ben o kızı.
YouTube'da 7 milyon şu anda.
Çektiği videolarla tüm dünyada bir sürü genç kızın bakış açısını değiştiriyor.
Sadece kameranın karşısına geçiyor ve konuşuyor aslında.
Ama kendimize önem vermemizi, kendimize yatırım yapmamızı, değersiz hissettiren yerden uzaklaşmamızı, işte hayal kurmayı falan anlatıyor.
Bunları herkes anlatıyor şu an ama birkaç yıl önce böyle değildi.
Ya bu kız bu konuda bayrağı YouTube'a dikti öyle söyleyeyim.
Kız şimdi nişanlandı.
Nişanlandığı kişiyle 3 yıldır tanışıyormuş ama daha yeni aralarında bir şey olmuş ve yeniden karşılaşmışlar falan.
Ya şöyle düşünün. 3 yıldır tanıştığı ve en baştan beri onu beğenen kişiyle bu kız 3 yıl önce de nişanlanabilirdi.
Ama hayat onun karşısında o kişiyi şimdi, şu anda çıkardı.
Çünkü Wizard Liz'in o 3 yılda dokunması gereken milyonlarca genç kız vardı.
Kurması gereken bir iş vardı.
Mesela yaşadığı kötü tecrübelerden dolayı kamera karşısına geçip konuşmaya başladı.
Ve bu şekilde milyonlarca insana dokundu, kendi işini kurdu.
Çok büyük bir kitle kazandı.
Belki o da geç kaldığını düşündü.
Halbuki geç kaldığını düşündüğü zamanda neden bunları yaşıyorum diye düşündüğü şeyler onun kendi farkındalığını insanlara anlatmasını sağladı.
Bu sayede de kariyerini inşa etti.
Ve en sonunda yani bunların sonunda yani sonunda değil devam ediyor ama 3 yılın sonunda da Evlenecek kişiyle karşılaştı.
Ya genelde biz bir yere ulaşmaya çalışırken öğrenmemiz gerekenler de olduğu için inişli çıkışlı bir yoldan oraya ulaşıyoruz.
Aslında hedeflediğimiz varış noktasından ziyade ya o yol daha zevkli.
Ama bunu biz o yoldayken fark edemiyoruz.
Yani bunu o an fark etmek ve onun tadını çıkartmak belki de çok üst düzey bir bilinç hali.
Mario hatırlıyor musunuz bilmiyorum.
Biz küçükken Super Mario diye bir oyun vardı.
Bölümler gittikçe zorlaşıyordu.
Her geçtiğimiz yeni bölümden sonra bir önceki bölüm daha kolay gelmeye başlıyordu.
Ben o oyunu inanılmaz seviyordum.
Kral oyunda devamlı oynuyordum.
Bir dönem küçükken tek amacım o oyunu bitirmek olmuştu.
Sonra bir gün oyunu bitirdim.
Mario Prenses'e ulaştı.
Ya ben çok şaşırdım.
Çünkü oyunu bitirmek benim tek amacımdı.
Bitince de aşırı mutlu olurum sanmıştım.
Ama oyun bittiğinde sandığım kadar mutlu olmadım.
Bu sefer baştan başladım.
Ama eskisi kadar tatalamıyordum.
Artık oyunun sonunu görmüştüm.
Bir kere bitirmiştim. Ve çok daha kolay gelmeye başlamıştı.
Hatta daha da kötüsü kendime yeni bir oyun bulmam gerekiyordu.
Yalnız metafora gel. Yalnız Zeki Demir Kupuz işine bak.
Süper Mario'dan daha iyi bir metafora bulabileceğini sanmıyorum bu konuda.
Kral oyuna baktım bu arada.
Site hala açık. Ama Mario'yu kaldırmışlar sanırım.
Her neyse. Ya bu...
Yolda olma hali ve o yolda o zorluklarla uğraşmak her ne kadar o an bize zor gelse de gerçekten bu Süper Mario'da olduğu gibi aslında o şeye ulaştığımızda...
O yolda olduğumuzdan daha mutlu olmuyoruz.
Bunu zaten şeyler de çok söyler.
Böyle başarı hikayelerini dinlediğinizde insanların veya zengin insanların geçmiş hikayelerini dinlediğinizde hep böyle gençliklerinden örnek verirler.
İlk zorlandıkları zamanlardan.
O zamanları böyle bir özlemle hatırlarlar.
Mesela Avcı'nın bir röportajında şey diyordu.
İlk aldığım arabanın tadını şu an aldığım arabalarda alamıyorum diyordu.
Bu da onun gibi bir şey aslında.
Hedeflerin bir sonu yok.
Eksiklerin bir sonu yok.
Bu yol... Çok uzun bir yol ve isteklerinize zaten ende sonunda ulaşacaksınız.
Kimse bir şeyin hayalini kurup o hayale ulaşamamak için yaratılmadı.
O hayali kuruyorsanız ende sonunda zaten oraya ulaşacaksınızdır.
Geç kalmış ikisiyle telaşa kapılmak yerine yaşadığınız şeyin tam da doğru zamanda yaşandığını ve kendi zamanlamanızda geride kalamayacağınızı unutmayın.
Umutsuzluğa kapıldığınızda Başak Dizler'in 39 yaşında Kıvanşat Tutu ile evlendiğini hatırlayın.
Herkese başak düzel geç kalmışlığı diliyorum.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
