
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Ebeveynlerimizi her şartta affetmeli miyiz? Duygusal istismar, anne-baba ilişkileri ve yetişkinlikle yüzleşmek...
🎧 Travmalar, aile dinamikleri ve duygusal farkındalık üzerine bir iç ses arıyorsanız, bu bölüm sizin için 🙂↕️
Kendi hikâyenin yankısını bulduysan lütfen benle paylaş🥹🤍👇🏻 Yeni bölümler her çarşamba&pazar 07.00'da tüm platformlarda!
---Ses kalitesi ilerleyen bölümlerde düzeliyor :) ---
📩 info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam, Bilinç Akışı'nın 3.
bölümüne hoş geldiniz.
Özellikle şunu söylemeliyim, bu bölüm bazılarımız için tetikleyici unsurlar içerebilir.
Eğer sizi tetikleyebileceğini düşünüyorsanız bunu bölümün başlığından bile anlamışsınızdır ve hemen dinlemeyi bırakabilirsiniz.
Tamamen şakayla söylediğim bir laftan sonra Bilinç Akışı'm beni biraz dramatik bir bölüme sürükledi.
Geçenlerde bir arkadaşımın arkadaşıyla tanıştım.
Üçüncü kez falan aynı ortamda denk geldik.
Çocuk da komik biri böyle.
Devamlı atıştığınızda insanlar olur ya öyle bir goy goy oldu aramızda.
Bana yine takılarak bir şey söyledi.
Ben de ya Can ben sen beni tanıdığın gün var olmadım.
Yani sen beni tanımadan önce de bir hayatım vardı diye dalga geçtim.
Ve bu kendi cümlem beni alıp...
O kadar farklı yerleri götürdü ki.
Gerçekten de bazı insanlarla olan ilişkimizde o insanların bizden önceki hayatı yok sanıyoruz.
Arkadaşlıklarda değil tabii bu ama mesela öğretmenlerinizi düşünün.
Öğrenciyken öğretmeninizin öğretmen kimliği haricinde bir hayatı olduğunu fark ediyor muydunuz?
Açıkçası ben bunu hiç düşünmüyordum.
Öğretmenler öğretmenler odasında oturuyor.
Orada da yine ders, öğrenci, okul falan konuşuyor diye canlanıyordu gözümde.
Mesaj listedeyken beden öğretmemiz voleybol antrenörüydü ve ben de takımda olduğum için benim antrenörümdü.
Aramızda çok iyiydi.
4 yıl boyunca haftada 3 gün antrenman yaptığımızı düşünürsek haricinde maçlar, turnuvalar falan muhtemelen hayatımda en çok vakit geçirdiğim insanlardan biriydi.
Ama buna rağmen antrenör ve hoca kimliği dışında hiçbir kimliği olduğunu düşünmemiştim.
Bazen antrenman çıkışı yemeğe gittiğimizde bize komik date anılarını falan anlatırdı.
Ve ben şok olurdum.
Sanki karşımdaki insan otuzlarında bekar bir erkek kimliğine sahip değilmiş de sadece benim antrenörümmüş gibi gelirdi.
Aynı şekilde edebiyat hocam okuldan ayrılacağında aramız çok iyi olmasına rağmen okuldaki son gününe yanına gitmemiştim.
Muhtemelen bu okulda neden kalmıyor falan diye tepki veriyordum.
Kaçırdığım şey ise onun kariyerinde beklentileri, hayalleri olan kırklarında bir kadın oğluydu.
Öğretmenlerimiz sadece bizim öğrenci oluşumuza bağlı değildi.
Kendi hayatlarında işlerinden ibarettik biz sadece.
Ama o yaşlarda bunu anlayamıyor insan.
Hatta bunun üzerine hiç düşünmüyorduk bile.
İşte anne babalarımız için de aslında durum aynı.
Özellikle de hiç gençliğinden bahsetmeyen bir anne babamız varsa sanki hiç genç olmamış ve bizim doğumuzla hayata başlamışlar gibi geliyor insana.
Benimkiler öyledir mesela pek anılarını falan anlatmazlar.
Zaten genç evlendikleri için muhtemelen kendileri de evlenmeden önceki hayatlarını pek hatırlamıyorlardır.
Ama geçenlerde bir muhabbet sırasında bilek güreşi konuşuldu ve babam...
28 yıldır ilk kez duyduğum bir anısını anlattı.
Babam 19 yaşında arkadaşıyla Gülhane Parkı'nda gezerken tabii o zaman Gülhane Parkı var.
Ne bileyim oralarda insanlar saçma sapan şeyler yapmıyor.
Belki de yapıyor bilmiyorum. Ama şu anki gibi Arap baskını altında değil.
Böyle gözümde tatlı güzel şeyler canlanıyor.
Neyse bunlar Gülhane Parkı'nda gezerken bilek güreşi turnuvasına denk gelmişler.
Babam da bir deneyim falan diye girmiş yarışlara.
Sonra herkesi yenmiş böyle.
Babam kazanınca babamı tutup havaya fırlatarak kutlamış oradaki herkes.
Babamın üzerine gömlek, kravat falan varmış.
Bunu özellikle sordum çünkü bunlar bana o kadar komik geldi ki resmen babamın 19 yaşında olabileceğini hayal etmekte zorlandım.
Üzerindeki şeyleri sordum böyle.
Ama babam 19 yaşındaydı.
Hepsi bir zamanlar 19 yaşındaydı.
Hepimizin ebeveynleri bizden önce bambaşka hayatlara sahipti.
Biz şu an nasıl bu hayatı yaşayıp sıkıntılar çekiyorsak belki onların zamanında bunu dillendirme lüksleri dahi olmadan üstünü bastırarak onlarca farklı his yaşıyorlardı.
Burada çok büyük olaylardan bahsetmiyorum.
Çok normal ve gündelik hayatlardan bahsediyorum.
Ne bileyim onlar da başarısız olmuştu, düşük not almıştı, okuldan bıkmıştı, iş hayatında başarısızlıklar yaşıyorlardı.
veya tarlaya gitmemek için aileleriyle didişiyorlardı.
Anne babanız birbirini severek evlendiyse bile birbirlerinden önce mahallede, okulda bakıştıkları insanlar vardı muhtemelen.
Hayal kırıklığı yaşadıkları arkadaşlıkları, değersizlik algısını inşa eden ebeveynleri vardı.
Hatta 2. Dünya Savaşı'nın 1945'te bittiğini ve bu izlerin uzun yıllar sürdüğünü düşünürsek muhtemelen hepimizin ebeveynleri fazla travmatik bir ortamda çocuk olmuşlardı, genç olmuşlardı.
Biz de o travmatik ortamın izlerini taşıyarak büyütüldük.
Ebeveynlerimizin kendi ailelerinde yaşadıkları sorunlar, travmalar olduğunu ve biraz da ellerinde olmayarak bize davranış kalıpları aktardıklarını kabul etmeden hiçbiriyle barışamıyoruz maalesef.
Her çocuğun ailesinde travmalar var.
Bunu herkes biliyor sanırım artık.
Benim travmam yok demek falan da bir travma.
Bunu da biliyoruz. Bazı insanlardan duyuyorum mesela.
Ya benim hiç travmam yok diyorlar.
Bir insanın bu kadar kendinden emin olmasının nasıl mümkün olabilir?
Bir insan zaten herhangi bir konuda bence çok emin olmamalı.
Ki bu geçmiş zaman.
3 yaşına kadar olan olayları muhtemelen hatırlamıyorsun bile.
Çoğu travmada bu yaşlarda oluşuyor zaten.
Yani bu kadar mı içine dönüp bakmadın hiç?
İki satır bir şey de mi okumadın?
Ne bileyim televizyonda, gazetede bile rastgele denk gelirsin.
Ya bilgi cahilinden ya da kendine büyük bir saygısızlık yaparak Kendilerini yok saymalarından kaynaklanıyor bu travmam yok demeleri.
Alice Miller yetenekli çocuğun dramı kitabında geçmişte yaşanan güzel çocukluk yanılsamasının bütün acılara karşı dimdik ayakta kalabilmek için arkasına sığınılan bir kılıf olduğundan
bahsediyor. Belki de ben çok güzel bir çocukluk geçirdim simülasyonuna inanmayı bu yüzden seçiyor bu insanlar da.
O yüzden travmam yok diye ortalıkta dolaşıyorlar.
Her neyse Alice Miller demişken kendisini belki bilirsiniz.
Polonyalı bir psikolog, psikanalist ve yazar.
Kitaplarında çocukların ebeveynleri tarafından istismar edilmesine dikkat çekiyor.
Ben onu ilk olarak çocuklukta boşluk hissi kitabını okuduktan sonra benzer kitaplar ararken keşfetmiştim.
Çocuklukta boşluk hissi onun değil bu arada ama o da harika bir kitap.
İkinci kitabı da var çözümler diye ama oraya girmeyeceğim şimdi.
Alice Miller'ın kitapları psikologlara ve psikoloji dünyasına ışık tutan çok değerli kitaplar.
Yetenekli çocuğun dramı ve beden asla söylemez en başta gelen kitapları.
Kendisi çok değerli bir yazar.
Kitabını okuduğunuzda bilgiyi bizim anlayabileceğimiz seviyeye indirgeyerek müthiş bir şekilde aktardığını görüyorsunuz.
Hatta anlatırken ağzım sulandı.
O kadar iyiydi. Çocuklukta yaşanan eksikliklerin, istismarların çocuğu nasıl şekillendirdiğini anlatıyor hep.
Burada istismar sadece fiziksel istismar değil bu arada.
Duygusal olarak da istismardan bahsediyor.
Zaten sanırım en tehlikelisi bu.
Ortada hiçbir şey yokmuş gibi duruyor ama aslında çok şey oluyor.
Kitabı okursanız göreceksiniz bize Türk toplumunda çok normal olarak nitelendirilen ve sindirilen ebeveyn davranışlarının çoğu da duygusal istismar.
Her neyse Alice Miller kitaplarıyla bize çocuğun sağlıklı gelişimi ve ihtiyaçlarına ilişkin çok değerli bilgiler veriyor.
Ben Yetenekli Çocuğun Dramını okumuştum.
O kitabı okuduktan sonra Alice Miller'ı araştırırken oğlu Martin Miller'la yaşadıklarını gördüm ve şok oldum.
Meğer tüm dünyayı rehberlik eden bu psikoloğun kendi oğluyla ilişkisi korkunç denebilecek bir seviyedeymiş.
Ben de şimdi anne oğlu arasındaki ilişkiyi Martin Miller'ın anlattıklarından hareketle kronolojik olarak böyle kısaca bir bahsetmek istiyorum.
Çünkü bence çok enteresan.
Alice Miller 1923 Polonya doğumlu bir Yahudi.
Kendisi 2. Dünya Savaşı zamanında Gestapo tarafından istismar edilmiş.
Gestapo bir adam tarafından.
Ve bunu daha sonra oğluna anlatmış.
Hatta eşiyle mecbur kalarak evlendiğini ve eşinin yani Martin'in babasını da bu Gestapo'ya benzettiğini söylüyormuş sık sık.
Alice Miller'ın eşiyle arası hiçbir zaman iyi değilmiş ve eşinden gerçekten nefret ediyormuş.
Martin Miller'ın anlattığına göre Annesi devamlı babasını aşağılayıp aptal yerine koyuyormuş.
Martin de babasıyla kendisi arasındaki ilişkinin uzantısı olarak gördüğü için bir türlü kabullenememiş.
Hatta Alice eşiyle zorla evlenmiş ve Martin de aşk ilişkisinden doğan bir çocuk değilmiş.
Alice muhtemelen geçmişte yaşananların yasını tutamadığı için Martin'le hiçbir zaman iyi bir ilişki kuramamış.
Martin Miller verdiği röportajlarda babasının çok sinirli olduğundan ve kendisine işkence ettiğinden bahsediyor.
Hatta bir röportajında aynen şöyle diyor.
Babamın adeta şiddet nesnesiydim.
Acımasızca beni döverdi.
Beni dövmek için her fırsatı değerlendirirdi.
Cinsel olarak istismar ederdi.
Yıllarca her sabah onu yıkamam için beni zorladı.
Bensiz duş alsın diye bazen yatakta kalmaya çalışırdım.
Ancak o zaman da odama gelir temel bir domuz olduğunu söyleyip derhal duşa gelmemi isterdi.
Ve tüm bunları görmesine rağmen Annem tek kelime etmezdi.
Bu o kadar ironik ve o kadar etkileyici ki adeta bir terzi kendi sökünü dikemez örneği.
Sonuçta Alice Miller tüm dünyada çocukluk çağı üzerine çalışmalar yapan ve yazdığı kitaplarla epey ses getiren bir psikoterapist.
Yazdığı kitapların hepsinde çocuklara yönelik şiddet eleştirisi yapıyor.
Ve ebeveynlerle çocuklar arasındaki yıkıcı ilişki analizlerinden bahsediyor.
Ama kendi çocuğunun babasından şiddet görmesine ses çıkarmıyor.
Bu gerçekten çok tuhaf.
Daha tuhaf olansa Alice Miller'ın psikolog kimliğiyle çocuğunu döven ebeveynleri bir suçlu olarak nitelendirmesi.
Ama anne kimliğiyle kendi oğlunun cinsel istismarına bile göz yumması.
Yani geçtim çocuğunu dövmesine cinsel istismara bile göz yumuyor.
Alice Miller kendi travmalarıyla, kendi yastığıyla yüzleşemediği için oğluyla hiçbir zaman sağlıklı iletişim kuramadan bu dünyadan geçip giden bir anne.
Aslında ölmeden 10 yıl önce yazdım.
Hızlı bir mektupta Alice'in kendisiyle yüzleştiğini görüyoruz.
Bu da paylaşılmış. Alice mektubunda oğluna hitaben aynen şöyle diyor.
Anladım ki korkudan duygularını ne kadar çok reddetmişim.
Belki de haklısın.
Ki gerçekten haklısın.
Seni umutsuzluğun sınırlarına ittik.
Bu sefaleti sana getirenin ben olduğumu inkar edemem.
İhtiyaçlarını, korkularını, umutsuzluğunu anlamadım.
Seni anlamak yerine seni tedavi için gönderdim.
Sadece sana yardım etmemekle kalmadım.
Aynı zamanda hayatını da tehlikeye attım.
Annemle karşılaştırılmaya maruz kalmamak için hem kendimi hem de sizi ikna etmeye devam ettim.
Gerçeği taşıyacak ve artık kaçmayacak kadar yaşlıyım.
Bu başarısız olmuş bir hayat.
Gerçekten çok etkileyici.
En kötüsü de bence burada ve genel olarak bir insanın her şeyin farkında olması, kabullenmesi ama bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmaması.
Bu kabulleniş dolu mektuptan sonra Alice Miller yaşadığı 10 yıl daha olmasına rağmen hiçbir şeyi düzeltmemiş oğluyla arasındaki.
Hatta ölmeden önce oğluyla üstün körü vedalaşmış.
Oğlunun mirasından men etmesi ve düzgünce veda etmemesi ise psikologlar tarafından Alice Miller'ın kendi tutamadığı yası oğluna da tutturmak istememesi olarak yorumlanmış.
Alice Miller ve oğlunun hikayesi ilk okunduğunda beni çok şaşırtmıştı.
Bir yazarı ve psikoterapiste yine başka kimliği yokmuş gibi yaklaştığım için şaşırmıştım.
Halbuki az önce bahsettiğim gibi öğretmenlerimizin, anne babalarımızın, psikologlarımızın bizim dışımızda ve bizim gördüğümüzün ötesinde bambaşka hayatları var.
Ben bunu fark ettikçe geçmişte anlamlandıramadığım bazı şeyleri anlamlandırmaya başladım.
Tabii doğrusunu teyit edemem ama en azından geçmişe dönüp bakınca bazı onlayışla yaklaşmaya başladım.
Mesela hepimiz olmuştur.
Hoca sınıfa girer, böyle o kadar hayattan bezmiştir ki dersi zar zor anlatır, soru soramazsın, ne bileyim hiçbir şey diyemezsin.
Sadece o dersin geçmesini beklersin.
O ders asla geçmez.
Çünkü sen hocanın kendi özel hayatında, öğretmenlik dışı herhangi bir kimliğinde bambaşka bir problemi olduğunu anlayamazsın.
Sınıftan nefret ediyor, belki senden rahatsız oluyor sanarsın.
Kişiselleştirirsin. Ve bu gibi olaylar sende ileride fark edeceğin yaralar açar.
Halbuki biraz daha geniş bakabilsen anlayacaksın.
O adamın bu hayatta başka sıfatları da var.
Geniş bakabilecek yaşta ve olgunlukta tecrübede olmadığın için boşu boşuna açılan bir yara oluşuyor aslında orada.
Yetimharyelerinden biri de zaten düşünce sistemini, düşünce şeklini değiştirebilmek.
Terapide de bu yapılıyor.
Deyip hayver reklamına girdiğim günler gelir mi ki?
Ne diyordum? Yetişkinlik zaten hayata biraz daha geniş bakabilmek ve bazı şeyleri anlamlandırabilmek.
Daha anlayışlı olabilmek sanırım.
Bu verdiğim çok basit bir örnekti ama hayatınızı sizi etkileyen daha derin örneklerde geçmişe dönük olarak bu açıdan bakarsanız eminim bazı anılarınızı kişiselleştirdiğinizi fark edip o
anılardan size kalan bazı olumsuz hisleri dönüştürebilirsiniz.
Bugün konuşabilirsek bu konu o kadar derin ki.
Ama bir yandan da onların bizden önceki hayatlarını bilip onlara da şefkatle yaklaşabilmek çok önemli.
Ben burada kesinlikle ebeveynlerin kendi acılarını bile bile çocuklarından çıkarmalarını normalleştirmekten bahsetmiyorum.
Hatta bu çok ince çizgim olan bir yer.
Bizim kültürümüzdeki ailenin kutsallığı insanı bazen boğuyor.
Her ebeveyn affedilmek zorunda gibi davranılıyor.
Bazen bize en çok zarar verenin bizim kendi kanımızdan, ailemizden insanlar olduğunu toplum kabul edemiyor.
O kadar alışmışlar ki yüzyıllardır aile ve ata kutsallaştırması yapmaya.
Her yapılanı affetmeli, her denilene susmalıyız diye bastırıp bir de ailesiyle arasına mesafe koyanları eleştiriyorlar.
Yani bunları yapmayın işte daha fazla belli ki iyi gelmiyor.
Bizi her gün daha dibe sokan, canımızı sıkıp keyfimizi kaçıran, kısıtlayan hiçbir ebeveyn ilişkisi sürdürülmek zorunda değil.
Dünya üzerindeki herhangi bir ilişki bize gerçekten zarar veriyorsa görüşmemeyi seçebiliriz, aramıza mesafe koyabiliriz.
Karşımızdaki anne babamız hatta çocuğumuz bile olsa önce kendimizi seçmek zorundayız.
Dediğim gibi burada bahsettiğim şey ebeveynleri bize ne yaparlarsa yapsınlar affetmeliyiz.
gibi bir yerden değil. Sadece ebeveynlerimizle aramızda yaşanan bazı şeylerin, tırnak içinde tekrar söylüyorum bazı şeylerin sadece bizle ilgili olmadığını kabullenmemiz lazım.
Anne babalarımızla aramızda yaşananlar sadece onların çocukları olmamızla ilgili değildi.
Onların bizden önceki hayatlarında geçtiği yollarla, kalp kırıklıklarıyla, gerçekleşmeyen hayalleriyle, 19 yaşlarıyla ilgiliydi belki de.
Belki onlar da böyle olsun istemezdi.
Belki bize bu kadarını layık gördüler.
Belki de gerçekten uğraştılar bilemiyorum.
Ama sonuç olarak ellerinden bu kadarı geldi.
Sadece anne babalarımızın nasıl bir ortamda, ne şartlarda, hangi diyaloglarla büyüdüğünü hiçbir zaman demeyeceğimizi ama bunun izlerini taşıyarak bizi büyüttüklerini görmemiz gerektiğini biliyorum.
Öyle, seni çok duygulandıran ve büyüdüğümü hissettiren bir bölüm oldu.
Alice Miller'ın yetenekli çocuğun dramı kitabından bir alıntı yapıp Bölüm sonu şarkısını tahmin ettiğiniz bir yerden seçiyorum.
Kendi 19 yaşınızı unutmadan ebeveyn olabilmemiz dileğiyle.
Her insanın derininde kendinden az çok gizlediği, içinde çocukluk dramının aksesuarlarının bulunduğu bir arka odası vardır.
Kimseyi sokmadığı bu gizli odasına mutlaka girecek olanlar yalnız kendi çocuklarıdır.
İnsan çocuk sahibi olunca odaya hareket gelir, hazırlık başlar.
Çünkü dramın devamı için gerekli ortam sağlanmıştır.
Fakat çocuk bu dramda oynayacağı rolü ve kullanacağı aksesuarları seçmekte özgür değildir.
Çünkü rolü zaten yaşama getirilirken belirlenmiştir.
Ve yer aldığı oyunla ilgili anılarını da yetişkinlik yaşamına taşıyamayacaktır.
Rolün ne olduğunu belki ancak daha sonra terapide sorununa çare ararken öğrenebilir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
