
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde zorla tesettüre girmekten basit seçimlere kadar özgürlüğü ve bireyselliği için savaş veren kadınlar üzerine Bilinç Akışı'nda kalıyoruz.
Yeni bölümler her çarşamba ve pazar saat 07.00'da tüm podcast platformlarında! Takip etmeyi unutmayınnn👇🏻
📩 info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Parlayan bir insan gördüğünüzde.
Onunla ilgili şöyle düşündüğünüze eminim.
Ne kadar güzel, ne kadar özgüvenli.
Bazı insanlar nasıl böyle parlıyor anlamıyorum.
Ben Zeynep. Hepimizin Bilinç Akışı'na hoş geldiniz.
Bu hayat senin başlıklı bir podcast'te dinlemeye başladıysanız hayatınızın kontrolün tamamen sizde olmadığını belki bazen düşünüyor olmalısınız.
Peki hayatınızın kontrolü neden sizde değil?
Başörtüsünü çıkarmak isteyen ama çevre baskısından dolayı çıkaramayan bir tanıdığımla muhabbet ettik bu hafta.
Şunu düşündüm. İnsan çevre baskısının mağduru mudur?
Yoksa çevre baskısının kendisinin yönetmesine izin vermek kişinin kendi elinde midir?
O her zaman öyle olmuyor işte canım.
Bazen ailene karşı gelemiyorsun dediğinizi duyar gibiyim.
Bazı baskılar, gücün çevrenizdeki insanların elinde olması, sizin buna karşı gelecek özgürlüğünüzün olmaması, kendi hayatınızın iplerini...
Elinizde tutabilecek şartlara sahip olmamanız gibi durumların çok farkındayım.
Ben de bu durumların içindeyim veya içinden geçtim bir şekilde.
Başarısını çıkarmak isteyen ama eşinin baskısıyla çıkaramayan tanıdığımla konuştuğumda ki bu kadın 40 yaşında falan.
Eşiyle evlendiğinde açıktı.
Sevgililerken de açıktı.
Sonradan kapandı. Ben bilmiyordum mesela ama anladığım kadarıyla isteyerek kapanmamış.
Muhafazakar ailelerde böyle bir şey vardır zaten.
Erkekler açık bir kadınla sevgili olur.
Sonra ben babamın evine başı açık kadın getirmem diye kadını kapatıyorum.
Yani genellemeyim de böyle tipler de vardır.
Veya kadının babası zaten genç kızlığında zorla kapatmıştır.
Aslında ben de böyle bir aileden geliyorum.
Ama annemle babam kendi ailelerindeki tabuları, çevre baskısını büyük oranda yıkmış insanlar.
O yüzden çekirdek alemden görmesem de tüm sülalemde, çevremde bu konuyu çok yakından gözlemleme şansım oldu.
Şimdi dinle ilgili bir baskıya değinmek aslında baya riskli bir alan.
Çünkü dinen anne baba evladına dini vecibeleri öğretmekle yükümlü.
Anne babanın çocuğuna kapanma baskısı yapması sebebi aslında hem çocuğunun öbür dünyasını kurtarmaya çalışmak bu kelimelerin hepsini elimle böyle gıcık bir tırnak işareti koyuyorum çünkü sonuçta bilemeyiz yani.
Hem de anne baba olarak sorguya çekildiklerinde göte gelmemek yani doğru kelimeyi bulamıyorum şu an ama Allah böyle şakalara alınmaz.
Demek istediğim şey kızını eşini zorla başörtüsüne sokma meselesi dini açıdan sevap point olduğu için başörtüsü takan kadın da bunu kabulleniyor.
Mesela ben yıllar...
önce bir kuzenime sormuştum.
Baban seni kapatmasaydı kapanır mıydın demiştim.
Evet kapanırdım çünkü doğru olan bu demişti.
Halbuki ben doğru olanı sormamıştım.
Ya sen aynı seçimini yapar mıydın, yapmaz mıydın?
Bunu sormuştum. Şu anda da aynı soruyu soruyorum.
Bazı zorunlu seçimlerin sonucu sizin için iyi olabilir ama buradaki meselem siz bunu ister miydiniz?
Yoksa bu size zorla dayatıldı mı?
Size kimsenin bir şeye dayatmasına izin vermeyin.
Hayatınızın iplerini elinize almanın tam vakti gibi bir yerden söylemiyorum bunları.
Ama insan bazen çevresindeki sesleri kendi sesi sanabiliyor.
Şu an kendi ayaklarınız üzerinde duramıyor olabilirsiniz.
kendi ayaklarınızın üstünde dursanız da bağımsızlığınızı kazanamamış olabilirsiniz.
Bazı ailelerde özgürlük çok doğal bir şeyken, bazı ailelerde aileye hakaret sayılabiliyor.
Kişinin bireyselleşmesine izin verilmeyebiliyor.
Ama fark edilmesi gereken asıl şey şu, çevre ve aile aslında ikinci halkamızda kalıyor.
Birinci halka da her zaman...
her zaman, her zaman siz varsınız.
Özgürleşmek istiyorsanız mağdur ve kurban psikolojisine girmek yerine önce kendinizi tanımanız gerek.
Ben bunu böyle dışarıdan çok özgür bir aileden gelen birisi olarak söylemiyorum.
Bahsettiğim birçok yoldan bir şekilde geçmiş bir insan olarak söylüyorum ve geriye dönüp baktığımda genel çıkarımlarım bu bölümde anlattığım şekilde.
Önce kendinizi tanımanız gerek dedim.
Çünkü bu çevre ve bu baskılara ait olmadığınızı anladınız diyelim.
Bunu biliyorsunuz. Peki ait olduğunuz yer neresi?
Bunu da bilmeniz gerekiyor.
Nasıl bir hayat yaşamak istiyorsunuz da bu çevre sizi rahatsız ediyor?
Başörtüsü örneğiyle başladık ama bu en bariz örnek olduğu için yakın zamanda karşıma çıktığı için onu verdim.
Seçtiğiniz meslekten, attığınız story'e, giydiğiniz kıyafetten, hayatınızdaki insana kadar her konuda olabilir bu el alemine der sorunu.
Sanmayın ki şu an etrafınızda tüm sesler sussa, tüm baskılar dursa, kimse size karışmasa siz direkt doğru yolu bulabileceksiniz.
İstediğiniz gibi muhteşem bir hayat yaşamaya başlayabileceksiniz.
Muhtemelen hayır. Çünkü muhtemelen siz henüz kendi yolunuzu, kendi isteğinizi bilmiyorsunuz.
Bu engeller aslında hayatın size ya şöyle dur bir düşün, bu engelleri aşana kadar kendin farkına var, kendi otantik benliğini inşa etmenin peşine düş deme şekli
belki de. Otantik benlik nedir peki?
Biraz yeni bir kavram aslında.
İnsanın kendisini büyük oranda tanıması diyebiliriz.
İnsanın kendi duygularına, düşüncelerine, kendi değerlerine uygun şekilde hareket etmesi.
Bir ortamda olduğu gibi var olabilmesi.
Kendi imzasının, kendi duruşunun olması.
Hani bazen böyle bir insanın tarzını anlarsınız ya, o böyle bir insan diyebilirsiniz.
Bu insanlar otantik insanlardır.
Veya otantik olma yolunda olan insanlardır.
Etraftaki beklentiler otantik insanın hareketlerini şekillendirmez.
O zaten kendini bilir ve ona göre yaşar.
Hepimizin hayatta ulaşmak istediği nihai bir sonuç aslında bu.
Otantiklik meselesi.
Tabii kimse tamamen böyle olamaz.
Çok üst düzey bir bilinç hali belki de.
Ama buraya ne kadar yaklaşabilirsek kendi özümüzü de o kadar benimsemiş oluruz.
Herkes bu hayata bir kere geliyor.
Herkese tek bir yaşam hakkı veriliyor.
Ve en kötüsü de 10 saniye sonra yok olabiliriz.
Bunu düşündüğümüzde kendi hayatımızın iplerini kendi elimize almak için uğraşmak belki de hayatta verebileceğimiz en güzel savaşlardan birisi.
Ama insan bunu devamlı aklında tutamıyor.
Hani bir an düşünüyorsunuz gaza geliyorsunuz.
Evet 10 saniye sonra yok olabilirim diye.
Ama sonra iş icraata geldiğinde insan maalesef o konfor alanından kötü de olsa rahatsız da olsa oradan çıkamıyor.
Bir de bu başkalarının ne dediğini umursamaktaki bence en kötü şeylerden birisi.
İnsan başkasını eder diye yaşadığında hep başkasının aklıyla düşünmek zorunda kalıyor.
Kendi isteğini devamlı bastırmak zorunda kalıyor.
Mesela ben küçükken her misafirliğe gittiğimizde çok geriliyordum.
Çünkü düşüncelerini söylemek isteyen bir çocuktum.
Ama annemle babam ben düşüncelerimi söylediğimde sinirleniyorlardı.
Ben de onlar sinirlendikleri için kendim olamıyordum ve misafirliğe gitmeyi hiç sevmiyordum.
Benim söylediğim şey ortamda herkesin düşündüğü ama kimsenin söyleyemediği bir şey oluyordu.
Bu arada bunun söylememesi gerektiğinin çok farkındaydım.
Ama herkesin düşündüğünün de farkındaydım.
Yani bir yandan hissediyordum. Diyordum ki kendi kendime herkes aynı şeyi düşünüyorsa niye söylemiyorlar?
diye düşünüp sinir oluyordum ve söyleyesim geliyordu.
Annemle babam açısından saatli bomba gibiydim yani.
Bazen ben bir şey dedikten sonra kıvırmaya çalışıyorlardı.
Bildiniz değil mi olsa hani anladınız aşırı rahatsız edici onlar açısından.
Ama benim için çok keyifliydi.
Özellikle de ortamda sevmediğim biri varsa ki çocukların bu konudaki içgüdüleri müthiştir ya da annemler o gün beni sinir ettiyse mutlaka bu şekilde intikam alıyordum.
Tabii dönüşte arabada bu çocuk neden böyle konuşmaları falan dönüyordu.
Halbuki hepsini kendi irademle yapıyordum.
Aslında tam şu an yaptığım şeyi yapıyordum.
Benim doğam böyleydi. Çocukken de böyleydim.
O zamanlar bu sesimi bastırmasalardı, beni değiştirmeye çalışmak yerine olduğum gibi kabul etselerdi, belki kendimi daha erken keşfederdim.
Ya da susturulmasaydım şu an bu kadar konuşmaya ihtiyacım olmazdı belki, bilemedim.
İnsan çevre baskısını yenip kendi sesini duyduğunda ve sadece kendi sesiyle düşünmeye başladığında ne oluyor biliyor musunuz?
Bölümün giriş cümlesinde söylediğim şey oluyor.
İnsan parlamaya başlıyor.
Parlayan insanlara baktığımda önceden hep çok güzel, çok özgüvenli, o yüzden parlıyor diye düşünürdüm.
Ama artık şöyle düşünüyorum.
Bu insan kendisini bulmuş demek ki.
Bu hayatta ne istediğini bulmuş.
Dans etmekten çekinmiyor mesela.
Etrafındakilerin ne düşündüğü umurunda değil.
Çünkü sadece kendi için eğleniyor.
O an istediği için. Ben önceden dans etmeyi hiç sevmezdim bu arada.
Bir türlü kendimi rahat hissedemezdim.
Kasılırdım. Ama hayatla ilgili genel olarak kendimi tanımaya başladıkça, etraftaki sesleri umursamamaya başladıkça dans etmeyi de çok sevmeye başladım.
Hatta şu an bayılıyorum. Yani kendi müziğin akışına bırakmayı, insanların bakışlarına değil de kendi ritmine kapılmayı çok seviyorum.
Hatta Instagram'da da if...
You Don't I Will Dance Anyway yazıyor.
Lana Del Rey'in Say Yes To Heaven şarkısından bir söz.
Şarkıda şöyle diyor Türkçe'ye çevirince.
Sen dans edersen ben dans edeceğim.
Sen dans etmezsen ben yine de dans edeceğim.
Çevirince garip oldu ama çok tatlı bir şarkı.
Aşağıya yazarım. Parlayan insanlar dedik.
İçinden geleni etrafı umursamadan yapan insanlar.
Herkesin sınırını koruyarak kendisine olduğu gibi ortaya koyabilen insanlar.
Bence her ortamda parlıyor.
Mesela bizim spor kulübünde spinning dersi var.
Yüksek müzikle bisiklet sürüyorsunuz.
Bayağı kondisyon istiyor biliyorsunuzdur.
Müthiş bir kardiyo dersi.
Bu ders her yerde var ve birçok hoca veriyor.
Bizde de 3 farklı hocanın dersi var.
Ben hep bir hocaya gidiyorum.
Çünkü o çocuk, o hoca o kadar kendi bırakıyor ki derste.
90'lar Türkçe pop listesi yapmış.
Ona göre kareografi hazırlamış.
O kareografiyi bisiklet üzerinde yaptırıyor bize işte.
Bazen o iniyor bisikletten, aralarda dolaşıyor.
Öyle böyle dans ediyor, koşuyor ya.
Böyle tam bir deli dersiniz ya görseniz.
Öyle bir hoca. Bayılıyorum.
İnanılmaz içinden gelerek, oraya ait hissederek, işine full fokus olarak ve kendisinden bir şeyler katarak o dersi yaptırıyor.
Ve o ders öyle bir ders ki normalde ayaklarınız geri geri gider.
Hani 50 dakikada belki 700 kalori falan yaktırıyordur.
Delice bir kondisyon normalde.
Ama sırf o hoca olduğu için o derste kendimi ayarlayıp koşarak gidiyorum.
Hocanın yaptığı şeyi seven ve kimsenin ne düşündüğünü umursamayan kuduruk enerjisi beni de motive ediyor ve herkesi de motive ediyor.
Bazen de tam tersi.
Ya ortamda kendisi olmayan insanlar yani olamayan insanlar kötü bir enerji yayıyor.
Bunu kendimde de fark ediyorum.
Bir yerde kendim olamıyorsam orada kendimi o kadar sönmüş hissediyorum ki enerjim çekiliyor.
Direkt gidesim geliyor. Bir de bazı insanlara bakıyorum.
Ortamda birilerine yaranmak için devamlı o kişiyi onaylıyorlar.
Devamlı ona hizmet ediyorlar.
Çünkü kendileri olarak...
var olamıyorlar. Ancak o baskın kişinin yansıması olarak, yancısı olarak kendilerine yer bulabiliyorlar.
Bu aslında sosyallikle başa çıkma şekillerinden birisi.
İnsanın bir sosyal topluluğa ait olma isteği ama belki de ait olman gereken topluluk orası değil.
Sen sadece rol yaparak veya yancılık yaparak oranın bir parçası olabiliyorsan zaten yerin orası değildir.
Gidip evde tek başına oturup benim yerim nereye diye sorgulasan kendine saygını da korursun hem de belki bu cevabı da bulabilirsin yani.
Her neyse, kendini tanımak, ne olmak istediğini, ne olmak istemediğini bulmak, etraftaki sesleri duymamanın, bir süre sonra da takmamanın en önemli adımı bence.
Kendi pazarını tamamla. ...bölümünde konuşmuştuk.
Kendinizi kocaman bir puzzle olarak düşünün.
Bu puzzle'ı birden tamamlamak mümkün değil.
Başınıza gelen olaylarla, deneyimlerinizle, zamanla kendinizi tanıyacaksınız.
Ve bir yandan devamlı değişmeye devam edeceksiniz.
Burada keskin cevaplar hiçbir zaman olmayacak.
Ve olmamalı da. İnsan her zaman esnek olmalı.
Nova Norda'nın şarkısında dediği gibi...
Ama kendinizi ana hatlarınızla bilmek hayattaki birçok kapıyı açabilir.
Mesela sosyal medyaya başlamak isteyen insanların belki %99'u sırf bu el alem ne der düşüncesinden dolayı başlayamıyor.
Utanıyor, çekiniyor.
Ben de böyleydim bu arada. Ama düşününce aslında 5 yıl önce direksiyon dersinde 2 kez gördüğün ve hayatında hiçbir yeri olmayan bir insan senin hakkında ne düşünecek diye senin içinden gelen yaratıcılığı,
üreticiliği körüklemem mantıklı mı?
Tabii ki mantıklı değil ama kendim o kaygıları aşınca ne fark ettim biliyor musunuz?
Aslında o zamanlar, yani çekindiğim zamanlar ben kendi kendimi henüz tam kabullenememişim.
O yüzden başkasının netice benim hayatımda bir önem teşkil edebiliyormuş.
Mesela ben üniversitedeyken Vine diye bir platform vardı.
O platformu çok seviyordum.
Şu anki TikTok gibi düşünün.
Birkaç kez video yüklemiştim ve bayağı da iyiydi bu arada bence.
Şu an düşünce cringe bulmuyorum çünkü.
Kaliteli bir şeyler çekmiştim.
Ama okuldaki birkaç kişi dalga geçmişti.
Sonra ben de utanıp kapatmıştım.
Şimdi ben burada kendime ya ben onlar yüzünden devam edemedim diyebilir miyim?
Diyemem. Çünkü Ahmet Aksöz'de Karya Çandar devam etti ve nerelere geldiler.
Aynı yaşta aynı koşullardaydık.
Hepimizde aynı internet ve benzer imkanlar vardı.
Biz şimdi onları izliyoruz.
İçerik üreticilerini herkes kötülüyor şu anda ama hiçbir şey olmasalarda istikrarlı bir şekilde cringe bulunmayı göze alan kişiler oldukları için ben cesaretlerini takdir ediyorum.
İnsan kendi kendini, kendi oluşunu, neye yatkın olduğunu, ne yapmak istediğini tam olarak keşfedip kabullenmediğinde yaptığı şeye gelen yorum onu hemen düşürebiliyor.
Bana vayında yapılan yorumlardan hemen benim kapatmam gibi.
Ama bunları keşfedip bunlardan emin olarak yola çıktığında dalga geçen insanları ciddiye almıyorsun.
O insanlar medeni cesareti takdir etme erdeminden sadece yoksunlar.
Bunun tek sebebi bu, bunu anlıyorsun.
Ama dünyada sadece o insanlar yok.
Bazı insanlar da yaptıklarınızı beğenmeseler bile o işin özünü anlayabiliyorlar.
Geçen bir arkadaşım podcast'imi dinlemiş.
Beğenmedim demedi de beğenmedim muhtemelen.
Erkek zaten çok ona hitap etmiyordur.
Veya direkt beğenmemiş de olabilir tabii ki.
Ama güzel bir feedback verdi.
Sonra şunu dedi. Bir şey üretmen çok değerli.
Ya bu ne demek biliyor musunuz?
Sizin yaptığınız şey herkese hitap edemez.
Herkes her şeyi sevemez.
Ama dışarıda üretmenin, cesaret etmenin, bir şey için uğraşmanın değerini bilen insanlar var.
Bu insanlarla karşılaşmak için siz de bunların değerini bilmeli ve çevrenize bu gözle bakmalısınız.
O arkadaşım bana ya ne cringe kız bu diye de bakabilirdi.
Yeni tanıştık bir de, beni pek tanımıyor.
Ama beni bu kız üretken bir kızmış bakış açısıyla görmeyi seçti.
kendisine yaklaşmış, kendisini tanımaya vakit harcamış, hayat üzerine düşünen ve bir şeyleri takdir edebilen insanlar hayatı böyle yapıcı bir yerden yorumluyor.
Öbür yandan nerede boş beleş, hiçbir şey yapamamış, hayatla alacağı vereceği bitmeyen tip varsa en azından bir şeyler için çabalayan insanlara laf edip, yargılayıp duruyorlar.
Onlar zaten söz konusu değil.
İnanın bana laf eden tarafta olmak, mağdur tarafta olmak aslında daha kolay.
İşte o şanslı onun ailesi benimki gibi değil.
Onun parası var, onun imkanı var.
Ya kendi olma yolculuğunda aslında bunların hiçbirine ihtiyacın yok.
Sadece sen ve beyninin içi ve ruhun ve mentaliten gerekli.
Hiçbir imkanı olmayıp müthiş şeyler başaran insanlarla doluyor dünya.
En yakınımızda kim var mesela biliyor musunuz?
Sudever kız. O kızın ailesi de muhafazakar bir aile anladığım kadarıyla.
Yani bu sosyal medyada görünür olması ailesi için normal bir şey değil.
Kız iPhone 7 ile video çekmek için dışarı çıkarken Spotify falan siliyordu telefonda yer açılsın diye.
Yıllarca böyle 100-200 maksimum belki 300 kişiye Twitch'de canlı yayın açtı.
Belki ailesinin karşısına aldı bilemiyorum.
Ama anladığım şey ona bu fırsatı kimse sunmadı.
Bu fırsatı kendisi kazıyarak yarattı.
Ve en en en önemlisi şans onu bulduğunda bu kız çok hazırdı.
Sude Belkıs'a şiir yazdım durduk yere ama gerçekten benim çok ilham aldığım bir insan.
İlla içerik üretmek zorunda da değilsiniz.
Hayatta sizi olmak istediğiniz kişi olmaktan geride tutan her ne varsa belki ciddi bir baskı altındasınız.
Belki imkanınız yok.
Her neyse önce kendi mentalitenizi oturtmaya çalışın.
Bu da zaman içinde kendinizi tanımakla olacak.
Ya kendiniz üzerine çalışmanız buna mesai harcamanız gerekiyor.
Siz kendinize sağlam bir mentalite, sağlam bir zihin kurduğunuzda o zihniyete güvendiğinizde dış faktörleri eleyebildiğiniz kadar eleyip yapabildiğiniz kadar istediğiniz şeylere odaklandığınızda hayat bir gün o şansı
karşınıza çıkaracak. Burada hayatın zamanlamasına da güvenmek lazım.
Eminim hazır olduğunuzda karşınıza çıkacak çünkü o şans.
Ben bugün 21. bölüm...
Ve inanın 21 bölüm karşılıksız bir şekilde emek ve zaman ayırarak, özenerek bir iş yürütmek hiç kolay değil.
Bomboş evde oturmuyorum, bir sürü sorumluluğum var, avukatlık işlerim var falan sonuçta.
İstikrarlı ve organik olarak büyümek ciddi bir motivasyon istiyor.
Benim en büyük motivasyonum şu, ben bir şeyler üretmeyi seviyorum, yaptığım işe özleniyorum, salapati yapmıyorum.
Ve bir gün bu kanal daha da büyüdüğünde, çok daha fazla kişiye ulaştığımda, yani o şans beni bulduğunda ben buna hazır olacağım.
Ben bu kanalı o güne hazırlıyorum aslında şu an.
Siz de şu an çevrenizden soyutlanamıyorsanız kendinize odaklanmaktan başlayabilirsiniz.
Ben küçükken hiç içinde bulunmak istemediğim ortamlarda da bulundum.
Şunu düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum.
İyi ki kafamın içi var. Çünkü dışarıdan soyutlanmak için hayal kurmaya başlıyordum.
Ve kurduğum hayali kimsenin görememesi, düşüncelerimi kimsenin duyamaması bana çok iyi geliyordu.
Beni içinde bulunduğum kötü durumdan, o durumu hissetmemden uzaklaştırıyordu.
Yani aslında kafamın içine giderek fiziksel dünyadan kendimi soyutluyordum.
Hala da bir şeye odaklandığımda etraftaki hiçbir sesi duymam mesela.
Kendimi direkt kapatırım. İnsanlar dalga geçer falan ama ben o zamandan kaldığını biliyorum.
Bunu olumlu yönde kullanmaya çalışıyorum.
Düşüncelerinizi kimsenin okuyamaması müthiş bir şey.
Böylece kimse gerçekten ne düşündüğünüzü bilmeden siz doğru zaman geldiğinde, özgürleştiğinizde, bağımsızlaştığınızda hazır olmak için kendiniz üzerine çalışabilirsiniz.
İnanın her ne durumdaysanız, her ne baskı altındaysanız, büyük veya küçük, lehinize çevirebileceğiniz doğru bir zaman gelecek.
Bu hayat sadece sizin.
Şans sizi bulduğunda hazır olmak için...
Önce gerçek benliğinizi bulmanız gerekiyor.
Bukovski'nin dediği gibi insanların senin hakkında ne düşündüğünü önemsemeyerek ömrünü uzatabilirsin.
Çarşamba gününün mini bölümünde görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
