
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Beyaz yaka yorgunluğu, dopamin bağımlılığı, sosyal medyanın akışta kalmamıza etkisi ve üretme isteği üzerine Bilinç Akışı'nda kalıyoruz! 🎙️
Yeni bölüm her çarşamba&pazar 07.00'da tüm platformlarda!
--- Ses kalitesi ilerleyen bölümlerde düzeliyor. :) ---
Bahsettiğim kişi Iman Gadzhi/Monk Mode
📩 info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Tekrar selam sayın dinleyen diye giriş yapmak istiyorum bugün.
Kaybedenler kulübünü beynimden tamamen sildiğimi fark ettim geçenlerde.
Ve hemen tekrar hatırlamak istedim.
Aslında filme çok da bayılmamıştım ama 16-17 yaşlarındayken izlediğim için bana ergenliğimi hatırlatıyor.
Ve o yaşlara dair bir şeyler hatırlamayı çok seviyorum.
Hatta keşke birkaç günlüğüne gidebilsek şöyle 16 yaşına mesela.
Lise 2 yazına falan.
En çok merak ettiğim şey de biz yazları tüm gün ne yapıyorduk veya okuldan gelince nasıl vakit geçiriyorduk.
Ben liseyi öyle güzel, wow, eğlenceli, Amerikan dizilerinde olduğu gibi geçen insanlardan değildim.
Lise sona kadar dershaneye de gitmedim.
4 yıl boyunca haftada 3-5 günüm antrenman ve maçlarla geçti.
Sonra eve gelip ödev yapıp uyuyordum ki bu aşırı sıkıcı bir tablo.
Günlüklerine de bakıyorum hep aynı şeyleri yazmışım.
Sadece internetin bu denli kullanılmadığı ve dışarıda sosyalleşmediğimiz bir zaman diliminde evde ne yapıyorduk bunu çok merak ediyorum.
DVD'ler alıp film izlediğimizi hatırlıyorum.
O zamanlar zaten hepimiz delice kitap okuyorduk.
Ama bu akışı tamamlayıp indirdiğim mp3'leri dinleyerek uyuyakalma fikri şu an bana çok garip geliyor.
İnstagram'a girmediğimiz bir dünya yani.
Twitter ve MSN hatta şey vardı BBM, Blackberry Messenger.
Ondan önce 10.000 SMS zamanları.
Mesaj kaydetme diye bir şey vardı mesela.
Tastaklara kaydediliyordu.
Sevdiğiniz, beğendiğiniz mesajlar falan.
Sonra internete dönmeye başladı tabii mesajlaşma.
Ben o zamanlar YouTube'dan bile haberdar değildim.
Sadece Beyaz Show'daki piknik tüptan haberdardım.
Sıfır şaka. Ama Volkan Öge'nin röportajlarını dinlediğimde adam ta 2009'da mı 2006'da mı ne başlamış YouTube'a.
Zaten YouTube'a Türkiye'den ilk video yükleyen iki insandan birisi kendisi.
Bugün geldiği noktada bu ileri görüştüğünün ekmeğini de yiyor haklı olarak.
Bense YouTube'dan 2013'te falan haberdar oldum.
Ve o zamandan beri de asla çıkmıyorum.
Her neyse dediğim gibi öğrencilik zamanını hatırlamayı seviyorum.
Ve bir yandan da çok merak ediyorum gerçekten.
Böyle tek bir şansın olsa ne zamana gitmek istersin hayatında diye lisede herhangi bir güne gitmek isterdim.
Veya... İlkokulda herhangi bir günde de gitmek isterdim.
Tüm gün ne yaptığımı çok merak ediyorum.
Onun haricinde de öğrencilik zamanlarını hatırlatacak ortamlarda bulunmayı seviyorum.
İşte küçük kuzenlerim veya öğrenci olan insanlarla muhabbet etmeyi falan.
Geçenlerde de Deniz Dülgeroğlu'nu dinlemeye gidiyordum.
İTÜ'de konuşmacı olarak çıkacaktı.
Neyse İTÜ'ye gittim.
Orada Deniz Dülgeroğlu'nun sırasının gelmesi çok uzun sürdü.
Program değişti falan. Beklerken kapıda bir tane kızla tanıştım.
Kız üniversite 2'ye gidiyordu sanırım.
Çok tatlı bir kızdı.
Birkaç saat onunla vakit geçirmiş bulunduk.
Ve kendi üniversitedeki halimi düşündüm böyle 20 yaşındaki halimi.
Kız o kadar akıştaydı ki.
Ve oradaki tüm öğrenciler de öyleydi.
Evet o an tek dertleri orada seminerin güzel bir şekilde ilerlemesi, programın aksamaması, girişimcilik zirvesi diye bir şey yapıyorlardı.
Ama o kadar freshler ki biz nasıl bizden büyük insanları anne babalarımıza falan böyle nasıl diyeyim devamlı bir tümsekten geçiyormuşcasına hayal ediyorsak.
Gerçi şu an sallıyorum belki siz...
Öyle hayal etmiyorsunuz.
Ama bana öyle geliyor.
Sanki böyle tırtıklı yolda gidiyorlarmış gibi.
Düşünün. Fizik dersinde sürtünme kuvvetini görüyorduk ya.
Böyle farklı cismler, farklı zeminlerde cismleri hareket ettiriyorduk.
O sürtünme kuvvetini anlamak için.
İşte orada kaygan zeminde çok kolay bir şekilde gidiyordu cisim.
Ama daha tırtıklı yollarda veya dokulu zeminde sürtünme kuvveti ortaya çıkıyordu.
Bu arada fiziğim gerçek anlamda birdi.
Sadece bunu hatırlıyorum. Ben de yaşı büyük insanları böyle gözümde böyle canlandırıyorum.
Sanki hayatı sürtünme kuvvetinin varlığını ispatlaycasına kaygan bir yolda değil de toprak bir patikada yaşıyor gibiler.
Devamlı bir tümsek, devamlı bir engel var yolda.
Veya araba giderken benzin bitmek üzereymiş gibi devamlı tökezler ya onlar da o şekilde tökezliyorlar.
Böyle bir rahat bir akışta değiller yani.
Her an yapılması gereken bir şeyler var, düşünmesi gereken ihtimaller var.
O andan maksimum tadı almıyorlar.
Onlar için o andan tat almak daha zor.
Bu arada onlar diye ötekileştirdim ama bence bu tökezleme hali her yıl hepimize gıdım gıdım ekleniyor biz yaşaldıkça.
Ben de o gün öğrencilerle bir araya geldiğimde artık dümdüz cillop gibi asfalt bir yolda değil de Toprak ve hafif engebeli bir arazide tökezlere tökezlere gitmeye
başladığımı fark ettim.
Bu da şöyle oldu.
Deniz Zülgeroğlu'nu beklerken baya vakit geçti.
İşte dediğim gibi sıralamaları falan değişti konuşmacıların.
Daha sonra benim hiçbir işim yoktu aslında oradan sonra.
Ama ben böyle ne zaman başlak acaba diye birilerine sorup durdum.
İşte kafamda düşünüyorum.
Arabayı park etmiştim. Acaba sorun olmuş mudur?
Kaç saat geçti? Falan bunları hesaplıyorum.
Ama yanımdaki o kız, o 20 yaşındaki kız o kadar böyle süzüyormuş gibiydi ki bulunduğu andan keyif aldığı belliydi.
Aslında o da hiçbir şey yapmıyordu.
Sadece oturuyordu. Veya o da orada kimseyi tanımıyordu.
Yanımda çok tatlı, çok sakindi.
Hepsi öyleydi. Dediğim gibi kızın karakteriyle alakalı bir şeyden bahsetmiyorum.
Ve o an şunu fark ettim.
O ruh halini en son yaşadığımda muhtemelen ben de üniversite öğrencisiydim.
Ve ben mezun olalı 7 yıl geçti.
Yine Feyyaz Yiğit'in 8-9 senedir kendimi iyi hissetmiyorum dediği noktaya baya yaklaşmışım.
Ben de 8-9 senedir olmasa da en iyi ihtimalle 6-7 senedir falan akışta hissetmiyorum.
Bunun tabii ki yaşlılar dedikçe üzerimize...
Yüklenen sorumluluklarla işte işimizle, gücümüzle her şeyle çok fazla ilgisi var.
Ama yine de bence çoğu kısmı bizim elimizde olan şeyler.
Mesela bizim doğal halimiz o akışta olma haliyken yani böyle anın içinde süzülmek, okey olur yaparız tamam öbürü de uyar falan gibi bir hal iken biz her şeyi çok fazla
hesaplaya hesaplaya böyle kontrolfik bir hal aldık.
İşte bu sabah rutinleri, ajanda kullanma meselesi.
Bunların hepsi aslında bizim gün içinde çok fazla şeyi planlamamız gerektiğini.
Eğer çok detaylı olmazsak bir şeyleri kaçabileceğimizi bize empoze etti.
Bu arada birden kapitalizm karşıtı.
Köyde yaşamak isteyen bir insan gibi konuştum ama hayır ben şehir kızıyım.
Bu muhabbetlerin hepsini de çok seviyorum.
Ajandayı da çok severim. Sabah rutinlerini de çok severim.
Ay aklıma bir şey geldi.
Kendimi bu konuşmaya benzetiyorum.
Geçen Fatih Altaylı'nın programına çıkmıştık Teoman.
Fatih Altaylı soruyor işte ileride böyle bir Ege'ye yerleşme hayalini var mı diye.
Teoman da yok abi benim her gün evden çıkıp kafeye gitmem lazım.
Ben kafe insanıyım diyor.
Gerçekten ben de öyleyim ya.
Böyle şehirsel şeyleri falan çok seviyorum.
Köyde falan yaşayamam. eleştirdiğimi bakmayın.
Sadece bir tespit yapıyorum.
Çünkü kendi doğal halimizden, kendi girdiğimiz triplerle uzaklaştığımızı fark etmek beni bayağı düşündürdü o İTÜ'deki o konuşma gününden sonra.
O triplere nasıl girdik diye bir düşünürsek şöyle, yani mezun olduk.
Hepimizde bir beyaz yaka hevesi vardı.
Hepimiz bir şekilde bir yerlere, işlere girdik, şirkete girdik, ofislere girdik, çalışmaya başladık ve doğalımız birden Ofise gidip sabah kahvesiyle güne başlayıp bilgisayar başında
amele gibi sömürüldüğümüzü fark etmeden verilen tüm işleri yapmak, planlamak, plana sadık kalmak ve öğle yemeği vaktini ipte çekmek oldu.
Öğle yemeği vakti geldiğinde acıkıp acıkmadığımızı bile sorgulamadan sadece tiketimizle yemek yemeye başladık.
Mesela ben aslında öğle yemeği sevmediğimi 4 yıl sonra kendi ofisimi açtıktan sonra fark ettim.
Beyaz yakalı olarak çalışırken sabah uyanıyorsunuz, kahvaltı yapıyorsunuz, sonra işe gidiyorsunuz, kahve içiyorsunuz.
Sonra öğle vakti geliyor ve o saatte herkes yemek yiyor.
O yüzden siz de yemek yiyorsunuz ve bunu isteyip istemediğinizi bile bilmiyorsunuz.
Bakışı böyle dışarıdan birisi yönetiyormuş gibi, sims de birisi sizi oynatıyor sanki.
Sonra ikindi vakti tekrar bir araya çıkıyorsunuz.
Bu sefer tatlı bir şeyler atıştırıyorsunuz.
Akşam da tekrar yemek yiyorsunuz.
Ya bu o kadar fazla ki zaten ya günde üç öğün yemek yemek.
Ama bir yerden sonra buna vücudunuzla beyniniz de alışıyor.
Sorgulamadan öğlen on iki olunca aç olmasanız bile yemek yemeye gidiyorsunuz ofistekilerle.
Zaten o masada konuşulan ofis dedikodularına, şirket dedikodularına hiç girmiyorum.
Tamamen vakit kaybı ve...
İnsanı böyle ilmek ilmek kirleten ortamlar.
Bir ara bu durumdan o kadar bıkmıştım ki.
Bu iğrenç bir ofiste çalışıyordum.
Bizi de her gün adliyeye gönderiyorlardı.
İşte ben orada böyle herkesten ayrı bir yerde yemek yiyordum.
Gidiyordum, yemeğimi alıyordum.
Başka bir masaya oturuyordum.
Ve YouTube'dan şey izliyordum.
7 numara. Bu arada 7 numara muhteşem bir dizi.
Sitcom'un mihenk taşlarından Türkiye'de.
Neyse işte dediğim gibi bıktığım için bir ara full bunu yapıyordum.
Bu arada şey de çok merak ediyorum ya.
Bu ajanslarda çalışan insanlar ne yapıyor?
Onlar devamlı bir ekip olarak çalışma halindeler.
Ve muhtemelen hepsi birbirinin arkasından konuşuyor.
Ama bir yandan da devamlı etkinlik var.
Birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Topluca bir şeyler yapıyorlar falan.
Muhtemelen bu beyaz yakalı olma işi onlar için daha da zordur.
Mevzuna girersek zaten çıkamayız.
Gerçekten bu ülkede bize çok güzel olduğuna inandırılıp enayiliğin daniskası olan bir çalışma hali.
Aynen kardeşim asgari ücretin bir tık üstünde çalışmak için yıllarca okuyup üzerine yüksek istans yaptın ve şirkettekileri her gün 8 saat görmüyormuşsun gibi bir de akşamları veya
hatta hafta sonları plan yapıp saçma sapan yerlerde para harcayarak Aynı dedikoduların 150.
kez üzerinden geçmek çok havalı.
Ya da şey presentable.
Her neyse bir zamanlar ben de orada olduğum için daha fazla görmeyeceğim olabilir.
Herkesin kendi tercihi veya tabii ki zorunlu haller var.
Ama benim burada demek istediğim aslında kardeşim biz bu akışta olma, biraz daha rahat davranma, esnek olma haline zaten sahiptik.
Sonra iş hayatına başlamak, o 9-7 temposuna ayak uydurmak ve çok farkındalıksız yaşamak bizi o akıştan tamamen kopardı.
Aslında kendiniz yaptık bunu.
Ben gerçekten buna deliriyorum.
Bunu çözelim diyoruz.
Bu sefer de akışımızı tekrar bulmak için yogaya gidiyoruz.
Meditasyon yapıyoruz. Kamplara gidiyoruz.
Journaling yapıyoruz. Daha kötüsüyse evet bunlar bizim o an akışta kalmamızı sağlıyor.
İçinde bulunduğumuz andan keyif almamızı sağlıyor.
Ama o aktivite yaptığımız süreyle kısıtlı kalıyor.
Şunu demek istiyorum.
Mesela tüm gün çalıştık.
Sonra çıkışta bir yoga dersimiz var.
Okey yoga dersine gidiyoruz.
Ama bunun öncesinde ve sonrasında bile zaten akışta kalamıyoruz.
Çünkü öncesinde çok güzel bir story çekmemiz gerekiyor.
Ders başlamadan onu atmamız gerekiyor.
Sonra derse başlıyoruz.
Bir saat boyunca evet muhteşem çok iyi geliyor.
Gerçekten her şeyden uzaklaşıyoruz.
Ama ders bittiği an yani biz telefonumuza ulaşabildiğimiz an o etki tamamen ortadan kalkıyor.
Sanki az önce o bir saatlik rahatlamayı yaşamamışız gibi oluyor.
Çünkü birden telefondaki bildirimlere bakmaya başlıyoruz.
Ve o yoganın saldığı...
Rotonin gibi güzel hormonlar biz bilimlere baktığımız anda kesiliyor sanki.
Bu bir eleştiri değil de yani sonuçta ben de böyleyim.
Olmamamız gerektiğini fark ediyorum.
Hafızamız gittikçe çok kısa süreli olmaya başladı mesela.
Aldığımız hazlar o kadar kısa süreli ki çok yoğun ve çok mutluluk veren, gerçekten işe yarayan bir haz duyduğumuzda bile oradan çıktığımız an haz kesiliyor.
Ve bu beni çok üzüyor.
Mesela sabahları Morning Pages olayını yapmaya çalışıyorum.
Sanatçının Yolu diye bir kitap var.
Bu Morning Pages orada geçiyor.
Kitabı belki bilenler vardır.
Bayağı ünlü ve bayağı da eski bir kitap.
Ben yeni okuyorum. Kitapta 12 haftalık bir program var.
İçindeki yaratıcı yanı ortaya çıkartman için böyle mantıklı ve akıllı şeyler tavsiye ediyor.
Uçuk böyle saçma sapan şeyler değil.
Mesela şey var işte.
Her gün uyandığınızda hiçbir şey yapmadan 3 sayfa bilinç akışınızı yazıyorsunuz.
Buna morning page deniliyor.
Yani sabah sayfaları.
Bu tek 12 hafta boyunca değil de hayatınız boyunca yapmanız gereken bir şey kitaba göre.
Kitabın yazarı da Sanırım 70'lerde yazmış bu kitabı ve 30 yıldır falan yapıyormuş bunu.
Veya işte kendinize yakıştırdığınız etiketleri yazıyorsunuz bir hafta.
Ya da şey güzel mesela.
Bu 12 hafta boyunca her hafta değişen görevler var.
Benim en çok hoşuma gidenlerden birisi sanatçı buluşmaları diye bir görev var.
O hafta mutlaka tek başınıza bir sergiye, bir müzeye, bir yere gidiyorsunuz.
Öyle vakit geçiriyorsunuz.
Amaç yaratıcılığınızı blok eden şeyleri ortadan kaldırmak için beyninizi yaratıcı yönde çalıştıracak etkinlikler yaptırmak.
12 hafta boyunca bunu yapıyorsunuz.
Baya güzel bence. Her neyse o kitaptan beri morning page yapıyorum sabahları uyandığımda.
3 sayfa yazı yazmaya başlıyorum.
Tam harika. Yazmaya başlıyorum o andayım.
Sadece yazı yazıyorum.
Direkt hiç düşünmeden. Ama sonra defteri kapatıyorum 3 sayfa bitince.
Defteri kaldırıyorum, kendim yataktan çıkıyorum ve puf.
O anın, o üç sayfanın etkisi aniden sönüyor.
Bunun sebebi de şu anda bizim içinde bulunduğumuz sistem, dünya, yüzyıl işte her şeyin dopamini çok hızlı tüketeceğimiz şekilde tasarlanmış olmasıymış.
Dopamin vücutta zevk ve...
Motivasyon sağlayan hormon.
Mesela işte aşırı acıktıktan sonra ağzımıza attığınız ilk lokmada da dopamin hissediyoruz.
O an çok mutlu oluyor, çok yükseliyoruz.
Çünkü aşırı açız ve yemeğe kavuşmuşuz.
Veya çok ustadıktan sonra içtiğimiz bir bardak suda da bunu hissediyoruz.
Ya da daha büyük şeylerde de dopamin hissediyoruz, salgılıyoruz.
Atıyorum uzun zamandır ertelediğimiz bir iş vardı.
O işin başına oturup gerçekten o işi yapmaya başladığımızda dopamin salgılıyoruz.
Bu daha büyük oranda bir salgı.
Ama hepsinin kaynağı aynı motivasyon ve zevk veren hormonların salgılanması.
Şu anda mevcut düzende özellikle de hep bahsettiğimiz sosyal medyada bizim daha mutlu olmadığımız sebebi de sosyal medya içeriklerinin suni olarak dopamin salgılatması.
Hep diyoruz ya eskiden çok kitap okuyordum artık hiç kitap okuyamıyorum zevk vermiyor diye.
Ama instagramda saatlerce gezmek, tiktokta bir sürü video izlemek daha çok zevk veriyor diye.
Çünkü oralarda içerik devamlı yenileniyor.
Saniyenin belki onda birinde yeni bir yıl görüp farklı bir heyecan duyabiliyoruz.
O yüzden de dopamin salgamamız aşırı kısa sürüyor.
Tabi etkisi de daha kısa sürüyor.
Oturup böyle güzel bir kitap veya uzun bir makale okumak yerine hatta artık film izlemek yerine YouTube'da video izlemeyi, Instagram'da içerik tüketmeyi seçiyoruz.
Çünkü uzun süren dopamin salgısındansa kısa sürede ulaşabildiğimiz hazlar bizi daha çok mutlu ediyor.
Bunda psikologlar bilimsel olarak dopamin döngümüzün bozulması ve dopamini organik olmadan salgılamamız olarak açıklıyorlar.
Mesela Beyhan Budak videosunda sosyal medyada her an yeni bir şeye maruz kalırken kötü bir haber bile görsek yeni bir şeye ulaştığımız için dopamin salgılamaya devam ettiğimizi söylüyor.
Ama mesela ders çalışırken ilk başta dopamin salgılasak da bir süre sonra dopamin yenilenmediği için aynı eylemi yapmaya devam ediyoruz sonuçta.
Hala ders çalışıyoruz. Ders çalışmanın sıkıcı bir hale gelinen bahsediyor.
Ve daha da kötüsü çok fazla anlık haz vadeden şeylere yani dopamin salgılaya maruz kaldığımız zaman beynimiz dengeyi korumak için dopamin almak kapasitemizi azaltıyormuş.
Ya da dopamin salgılamıyormuş.
Bu ikisinden birisini yapıyormuş.
Bu durumda ne oluyor?
Normal şeyler için dopamin toleransı geliştiriyoruz.
Yani bize çok zevk veren şeylere karşı tolerans geliştirdiğimizde o şeyler artık bize ilk yaptığımızdaki kadar haz vermiyor.
Böyle olunca zihin her zaman daha fazlasını ve daha farklısını istemeye alışıyor kısaca.
Bu dopamin detoksu ile ilgili ben çok fazla video izledim.
Hatta ilk bunu şeyde görmüştüm.
İmangatsi diye bir çocuk var.
O 15 yaşından beri falan YouTube yapan bir çocuk.
Zaten şu an 23 yaşında mı ne ama aşırı zengin bir milyarder.
O çocuk dopamin detoksu olarak değil de monk mod diye bahsediyordu.
Yani rahip modu olarak. Kendisine bunu zaman zaman yapıyormuş.
En az 21 gün, en fazla 90 gün sürecek şekilde yapıyormuş.
Kendisini monk moda alıyor.
O süreçte kahve içmiyor, sigara içmiyor, alkol tüketmiyor.
Her gün mutlaka meditasyon yapıyor.
Sosyal medya kullanmıyor.
Hatta arkadaşlarıyla bile sosyalleşmiyor.
Sadece yapmak istediği işe odaklanıyor.
Bunu zaten çok güzel anlatıyor.
Ve sistem olarak da çok güzel bir sistem.
Kahveden aldığınız dopamini bile hayatınızdan çıkarttığınızda bir süre sonra gündelik şeylerden daha fazla dopamin salgılamanızı sağlıyor aslında.
Olayın özeti bu.
Olayın mantığı bu yani.
Dopamin detoksunun mantığı da bu zaten.
İşte monk mode deyin, dopamin detoksu deyin ne diyorsanız.
Siz kendinize dikkat dağınıklığım var benim ya diye etiketleseniz de bu beyninizin alışkanlıklarından dolayı sosyal medyada çok içerik tüketmekten dolayı oluşan aşırı dopamin
salgısından kaynaklanıyor.
Bu arada bu şey tiplerine ben sinir alıyorum.
Ya benim dikkat dağınıklığım var triplerinde olan insanlar var ya.
Belli ki şu anda herkeste olan bir problem bu.
Sana özel bir şey değilsen klinik bir vaka değilsin yani.
Devamlı bir şeyler kaydırmaktan hiçbir şeye konsantre olamaz hale geldik hepimiz.
Bu çok açık değil mi?
Ortalıkta benim dikkat dağınıklığım var diye dolaşmak bana çok komik geliyor.
Neyse en güzel yanı da burada dopaminle ilgili olarak beynimizi eğitebilme ihtimalimiz.
Bir süre zorlansak da dopamin detoksuna girerek veya bazı şeyleri sınırlayarak o aşırı dopamin salgılamasını en azından düşürebiliriz.
Veya normal şeylerden de haz almayı beynimize, irademize tekrar hatırlatabiliriz.
Mesela medya kullanımı hepimizin bir problemi zaten.
Herkes bundan her zaman bahsediyor ama hiçbirimiz hiçbir şey yapamıyoruz.
Bir yandan çok seviyorum.
Çok kafa dağıtıyor. Ama onu cidden güzel bir seviyede tutmak çok önemli.
Bu da kesinlikle ama kesinlikle alışkanlıkla ilgili.
Ben mesela bir ara o kadar çok kullanıyordum ki kendime şok oluyordum.
Resmen çıkamıyordum sosyal medyadan.
Ekran sürem aşırı artmıştı.
Sonra neyse onu böyle bir dizginledim.
Şu an daha az giriyorum mesela.
Tamamen alışkanlıkla ilgili aslında.
Dediğim gibi güzel olan yanı beynimizi eğitme şansımızın olması.
Ay akışta kalmaktan dopamin detoksuna nasıl geldik bilmiyorum ama bu akışta kalma meselesine bayağı takıyorum ya.
Çünkü geçenlerde Paris'e gittim ve bunu orada da fark ettim.
Ya biz biraz da Türkler olarak bence her şeyi böyle büyük büyük yaşamayı ve çok fazla düşünmeyi falan çok seviyoruz.
Aslında genel olarak her şeyi...
En basit, en yalın halinde yaşasak gerçekten çok daha kolaylaşacak halinde.
Kendimiz de akışta kalacağız.
En basitinden birine sarılırken bile Avrupa'da bir kez sarılınıyor.
Türkiye'de iki kez sarılıyor.
Hatta muhafazakar bir aileniz varsa bilirsiniz ki üç kez sarılınıyor.
Veya günlük hayatta çok fazla tabak çanak alıyoruz biz mesela.
O tabak çanaklar hep desenli oluyor.
Annelerimizin çeyizlerini falan düşünün.
İşte çok fazla objek kullanıyoruz.
Salondaki vitrinleri düşünün.
Salonda kocaman bir vitrin var.
Ve içinde 40 yılda bir kullanılan mutfak eşyaları var.
Şey var. Mesela montazakar aile.
Kimse alkol tüketmiyor.
Ama vitrin içinde kadeh var.
Kristal kadeh. Abi neden?
Gerçekten o kadar büyük bir saçmalık ki.
Veya ne bileyim misafir geleceğinde falan çok fazla özeniyoruz.
Mesela ben Paris'te tanıdığım bir aile var onların yanında kaldım Fransızlar yani.
O kadar basitler ki hiç misafir var diye kasıp da böyle farklı masa örtüsü çıkartıp farklı tabaklar falan çıkartmıyorlar.
Okey ben sadece günlük hayatlarına dahil oluyorum.
Hem ben misafir olarak daha rahat oluyorum hem de her şey çok daha basit ilerliyor.
Ama Türkiye'de ve Türk insanı olarak bunu yapmak sanırım oldukça zor.
Gerçi ben yine de bizim nesilden bayağı umutluyum.
Biraz daha basit şekilde yaşamayı, masaya bir kızarmış ekmek ve tereyağı koyabileceğimizi ve bunun en yılın haliyle daha şık gözüktüğünü fark edeceğiz bir noktada diye düşünüyorum.
Veya teşekkür edeceğimizde ay çok teşekkür ederim, çok sağ ol, çok mahşup oldum falan gibi böyle büyük büyük duygular yerine çok teşekkür ederim diye samimi bir teşekkürü yavaş
yavaş genlerimize oturtacağız.
Buna inanıyorum ve umut ediyorum.
Gerçi evlenen yaşlılarımın gelin sunumu yaptığını gördükçe inancım sarsılıyor ama olsun.
Daha sade yaşayıp daha sakin olup detaylı düşünmedikçe Tüm ihtimalleri hesaplamadıkça daha keyifli bir hayat yaşayacağımızı düşünüyorum.
Biz bunu 17 yaşında 20 yaşında yaptıysak tekrar yapabiliriz bunu sakın unutmayın.
Tanrılar Okulu kitabında da kendi tavrımızı değiştirdiğimizde başımıza gelecek şeylerin de değişeceğine dair çok güzel bir kısım var.
Şöyle diyor. Kişi başına gelen durumlara karşı tavrını değiştirdiğinde başına gelecek olayların doğası da zamanla değişecektir.
Oluşumuz yaşamımızı yaratır.
Burası çok güzel değil mi ya?
Oluşumuz yaşamımızı yaratır.
Umarım tavrımızı daha sakin, daha akışta süzülür bir hale dönüştürebiliriz.
Tanrılar okuluna güvenirsek o zaman hayat da bize daha sakin ve huzurlu güzellikler getirecek gibi duruyor.
Şimdi bölüm sonu şarkısına geçiyorum.
Bu arada Deniz Zülgeroğlu'nun semlerine sırf bu konuda ona izin almak için gittim.
Bölüm sonu şarkısı...
konsepti onun diye düşünüyorum.
Çünkü kaç defa mail atmıştım ama mailleri görmedim.
Ben de işte şey söyleşinin sonunda hemen peşinden pıt pıt ya Deniz sana bir şey sorabilir miyim falan dedim.
Ben de podcast yapıyorum da ben de sonu bölüm sonu şarkısı koymak istiyorum izin olursa dedim.
Ki bundan önceki iki bölümde koymuştum ama olsun.
Kadın resmen şok oldu.
Deyken saçmalama bu benim konseptim falan değil bu yani hiç öyle düşünmedim falan dedi.
Eskiden TRT'de böyle şeyler vardı dedi.
Sunucular programların sonunda evet şimdi çalacak olan şarkı diye anons ederlerdi dedi.
Çok tatlı bir kadındı cidden.
Neyse öyle işte.
Şimdilik burada bitiriyorum.
Akışta kalabildiğiniz bir hafta diliyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
