
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Aileyi kabullenmek için bazı çıkış yolları🫠🫶🏻
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Aileyi kutsallaştıran, ailesiyle sınanmadığı için her aileyi şefkatli sanan, ''Aa o senin annen, o senin baban'' diye oturduğu yerden akıl veren herkese sinir oluyorum.
Genciz, çıtırız, yeniden başlarız.
30'una yaklaşan bir erkeksem, bayan manifest bakanı, sevmediğim mesleğimi, astrolojiden istifa ediyorum.
Erkekler iyice şımardı, bazı yollar biz yolda kaybolmayalım diye kapanır.
Çıkma taktifini o kadar özledim ki, 2000'li erkek magneti haline geldim ya.
Bu hayat sadece sizin. Ben Zeynep.
Hepinizin Bilinç Akışı'na hoş geldiniz.
Bugün 65. bölümde bana en çok gelen DM'lerden biri üzerine konuşalım istiyorum.
Aile meselesi. Ailesiyle sorun yaşayan, ailesinde katlanması zor olaylarla baş etmek zorunda kalan çok insan var anladığım kadarıyla.
Bir de bu ara çok fazla video tweet falan görüyorum insanların ailesindeki sorunları anlattığı.
Genelde annesiyle ilgili sorunları anlatıyorlar.
Yani gerçi babasıyla ilgili olanları anlatan da var da.
Yemin ederim ağlıyorum hepsini izlerken, okurken.
Bu şey gibi değil tabii. hayır oğlum ben ciple giderken otobüstekileri görünce ağlıyorum demesi gibi değil.
Tam tersi bu kadar çok insanın aynı şeyleri hissediyor olması, yani hepimizin benzer şeyleri hissediyor olması beni duygulandırıyor.
Hep böyle yalnız olduğumu düşündüğüm hislerdi bir şekilde.
Bir de gelen mesajların ve gördüğüm videoların, tweetlerin ortak paydası şu.
Ailelerinde yaşanan normal aile tanımının dışındaki psikolojik şiddetlerden bahsediyorlar.
Mesela geçen tweet serisi okudum.
Kız anlatıyor işte, annem bana böyle davranıyor, neden anlamıyorum diye.
Muhtemelen böyle 20 yaşında falan bir kız.
Annesi devamlı zorbalıyormuş, hırsını ondan çıkarıyormuş.
Ne giyse beğenmiyormuş, arkadaşlarıyla buluşmasına, çalışmasına her şeyi laf ediyormuş.
Babasıyla kızın ilişkisi çok iyiymiş ama annesi işte babasını da doğdurmaya çalışıyormuş.
Bu tarz videolar da çok var zaten.
Ben bunu Twitter'da gördüm de.
Bu arada ben içerik üretimi olarak Instagram'da daha aktifim ama sosyal medya kullanıcısı olarak TikTok'tayım arkadaşlar.
TikTok kimsenin sandığı gibi bir yer değil yani çoğu insanın.
Müthiş, safe hissettiren, yalnız olmadığını onlarca örnekle gördüğün her konuda böyle üründen psikolojiye, anılardan mizaha yani tam bir deneyim platformu.
Ölene kadar oradayım. Sizin de eğer yetersiz hissettiğiniz veya kötü hissettiğiniz konular varsa bence Instagram'dan acilen çıkın.
Benim hesabım hariç tabii.
bilinç.akış.podcast TikTok'a gelin.
Cidden çok konforlu. Neyse TikTok'taki videolarda da görüyorum falan.
Açıkçası ben de bu konuda yaralı insanlardan biriyim.
Artık 30 yaşıma geldim ama hayatımın 28 yaşına kadar olan kısmı aklımın erdiği yaşı 8 gibi düşünürsek bir 20 yılım falan çok huzursuz geçti.
Evde bir şeylerin normal olmadığını veya benimle uyuşmadığını anlıyordum ama bunu anlamlandıramıyordum böyle daha küçükken.
Çok detay vermeyeceğim. için sorun değil ama kardeşim de var.
İki kişilik hareket etmek durumundayım.
Zaten bence detaylar önemli değil burada.
Yani herkesin deneyimi çok farklı aile konusunda.
Benle kardeşimin bile farklıdır.
Benle sizin de farklıdır o yüzden.
Bugün benim konuşmak istediğim konu aileye ve genel olarak insanlara karşı Tahammülümüzü nasıl artırırız?
Nasıl daha kabullenici bir yerden yaklaşırız?
Bunu konuşmak istiyorum. Bu konuda baya yol kat ettiğimi düşünüyorum.
Bunu hissediyorum da kendi hayatımda.
O yüzden kendi çıkış yollarımdan biraz örnekler vermek istiyorum.
Geçenlerde Facebook hesabımı açtım.
10 yıl sonra. 2008'den beri oraya yazdığım her şeyi gördüm.
Zaten onları görmek için açtım aslında.
Eskiden Facebook vardı bu arada.
Ve Twitter çıkmadan önce orada Facebook duvarı diye bir şey vardı.
Oraya düşüncelerimizi yazardık.
Hani orada tweet atardık aslında yani.
Ben de 13 yaşında girmişim.
13 yaşından 18 yaşıma kadar da bayağı yazmışım yani bir şeyler.
Ki muhtemelen çoğunu sildim.
Sosyal medya kurulduğundan beri bir yerlerde hislerimi anlatıyorum yemin ederim.
Neyse o zaman türlerine girmek var ya.
mahvetti. Facebook'a tabii ki bugün şunu yaşadım, bunu yaşadım falan gibisinden yazmamışım.
Onları günlüğüme yazıyordum.
7-8 yaşından beri günlük tutuyorum düzenli.
Ama Facebook'a bakınca bazı şeyleri neden yaptığımı anlamlandırdım.
Bu bölümü açmadan önce de günlüklerime bir göz attım.
Göz atmadım aslında. İki saat falan okumuşum.
O yüzden bölüm gecikti. Neyse şunları fark ettim.
Mesela lisedeyken devamlı uyuduğum, uyumayı çok sevdiğim bir dönem varmış.
Yani hatta tüm lise hayatım.
Ben o zamanı yaşarken ben uyumayı çok seviyorum sanıyormuşum.
Facebook'ta Twitter'da böyle yazılarım var işte uyumak müthiş bir şey ya hiçbir şey hissetmiyorsun ya Zeynuş ya ya da lisedeyken de üniversitedeyken de hep çok yakın arkadaşlarım var yani çok yakındık ama
hani böyle nasıl diyeyim çok fazla seviyordum hep onlarla olmak istiyordum.
Üniversiteden sonra da Gezme işi başladı.
Devamlı geziyordum. Maaş al, bilet al.
Maaş al, bilet al. Şimdi bakınca anlıyorum.
Yaşadığım, rahatsız olduğum, kötü hissettiğim her şeyi başka bir şeyle doldurmaya çalışmışım.
Şu an uyumayı çok sevmiyorum.
Arkadaşlarıma tapmıyorum. Devamlı gezmiyorum.
Çünkü artık kendi iç dünyamda huzurluyum.
E ol abla bir zahmet.
20 yılın huzursuz geçmiş zaten.
O kadar da şey diyemem bu arada.
Tabii ki çok daha kötülerini yaşamış olan insanlar vardır.
Ama daha kötülerinin olması da bizim hislerimizi fark etmeyeceğimiz veya onları küçümseyeceğimiz anlamına gelmiyor biliyorsunuz.
Ama cidden evde rahatsız olduğum şeyler varken ya uyumuşum ya aileden göremediğim hisleri böyle dışarıda aramışım.
O şekilde doldurmaya çalışmışım.
Ya da... Evden uzaklaşıp gezmeye başlamışım.
Bunların hiçbirini o zaman fark etmiyordum.
Ne zaman fark etmeye başladım biliyor musunuz?
Bu arada hep asi bir çocuktum.
Yani ergendim, gençtim.
Hepsinde çok asiydim.
Bir büyük bir şey zorlayınca mantıklı bulmuyorsam yani onu kabul etmezdim.
O yüzden çok sorun yaşıyordum.
Hem okuldaki hem evdeki otorite figürleriyle.
12 yaşındayken okuduğum kitabı söylüyorum.
Anarşizm. Yemin ederim bakın anarşizmin ne olduğunu öğrenmiştim ve kafama bayağı yatmıştı o zamanlar.
Hem ergenlik tabii bu hem de mizah.
Yani ikisini bence birbirinden ayıramayız.
Mizah her zaman hayatımızın tüm dönemlerinde böyle baz olan bir şey.
Yani bir şeyi sadece ergenliğe veremeyiz mesela.
Bu arada gündemi okurken şunu gördüm.
Benim lisedeyken bir sevgilim vardı.
Annem de biliyordu bunu tamam mı?
Zaten yani çocukça bir şeydi o zamanlar.
Lise bitince, üniversiteye geçince o çocukla da ayrıldık tabii ki.
Annem bizi ayrılınca bana şey demiş.
Ayrıldığınızı anladım ben zaten.
Sen ona sinirlenip hıncını benden çıkarıyordun demiş.
Ben de günlüğüme yazmışım bunu.
Ya çok üzüldüm ben annemden çıkarıyormuşum falan demişim.
Hayır abi ben zaten ergenim ve bir şeyleri fark ettiğim yaşlardayım.
O çocuk bana aksine o kadar iyi geliyordu ki.
Yani benim hayatım boyunca gerçekten benim için...
Çok önemli kalacak bir insan.
Şu an bakınca lise benim için gerçekten çok kötü bir dönemdi.
Her şeyin üst üste geldiği bir dönemdi.
Bayağı sorunlar olmuştu.
Bir yandan zaten büyüyorum.
O ergenliğin verdiği bir huzursuzluk, bir sinir falan oluyor.
Çok karmaşık ve hayatla baş edemediğim zamanlardı.
Zaten devamlı kendimi uyumaya vermişim.
Orada annem ama o kadar farkında değil ki bunların.
Hani bunun sevgisi var. Onunla ilgili evdeki davranışları da değişiyor diye düşünüyormuş.
Bir de beni manipüle etmiş.
Hani okudum alın dedim ya gerçekten.
Kendime sarılmak istiyorum o yaşlardaki halime.
Neyse ne zaman fark ettim diyordum.
Ben annemle babamın hatırladığım yaşlarına gelince sorunun bende olmadığını fark etmeye başladım.
Şunu demek istiyorum. Annemin 20 yaşındaki halini hatırlamıyorum mesela.
Beni 21 yaşında doğurmuş çünkü.
Muhtemelen 25 yaşından sonrasını falan hatırlıyorum, biliyorum, tanıyorum.
Kendim de 25 yaşına geldikten sonra...
Böyle bir şeyler başladı.
Ulan dedim ben şu an bunların anne baba olduğu yaştayım ama ben olsam öyle yapmazdım.
26 oldum, 27 oldum.
Hani sinirim iyice tepeme çıkmaya başlıyor.
Aklım almıyor hani anlıyor musunuz diyorum.
Annem 27 yaşındayken ben 6 yaşındaydım.
Ve ben şu an 6 yaşındaki bir çocuğa nasıl davranırdım bunu düşünüyorum.
Kabul edemiyorum falan bir şeyleri.
Her devrin şartları farklı.
Hani onların olduğu ortam falan onlar çok farklı biliyorum.
Ama emin olun herkes bir şeyler yaşıyor.
Her ailede bu bir bahanedir zaten.
Özellikle anneler hep bunu der.
İşte ben neler yaşadım sen biliyor musun?
Ya bu bahane çocuklara yüklenen bir sorumluluk aslında.
Çocuğu manipüle etme şekli.
Dünyanın her yerinde birçok anne baba çok kötü yollardan geçiyor.
Çok kötü hayatlar yaşıyor.
Ama hepsi aynı şekilde mi davranıyor?
Hatta bir şey diyeyim mi? Çoğu zaman daha kötü şeyler yaşayanlar daha iyi ebeveynlik yapıyor.
Ya bence o yüzden bu hani dünyada başına gelenlerle çok alakalı bir şey değil.
Ebeveynler açısından söylüyorum.
Ya sen tabii ki çok kötü şeyler yaşamış olabilirsin.
Hayat hep sorunlarla, mücadelelerle geçiyor.
Bunları eve bazen yansıtırsın, bazen yansıtmazsın.
Ama hep yansıtıyorsan orada sorun sendedir.
Bir sürü zengin var. Varlıklı aileden çıkıp varlıksız ailedeki şefkati görememiş olan.
Ömür boyu her şeyi başarsa da içindeki o boşluğu dolduramamış olan.
Benim farkındalığım da böyle başladı işte.
Ben olsam ne yapardım diye düşünerek.
O yaşa gelince isyan moduna geçtim.
Bir şeyleri kabul edememeye başladım.
Yani dediğim gibi ondan önce de bu moddaydım hep.
Ama peak yaptı. Böyle doruk noktasına çıktı 25-27 yaş arasında.
Bu his beni çok rahatsız etmeye başladı.
Çok öfke doldum ya.
Hani podcast'ın ilk bölümlerinde de bunlardan bahsediyorum bayağı zaten.
İlk bölümlerdeki benle şu anki ben arasında mesela bayağı fark var muhtemelen bu olaya yaklaşım anlamında.
27'den sonra hep daha iyiye gitti zaten bu mücadelem.
Nasıl iyiye gitti biliyor musunuz?
Umut etmeyi bırakarak.
Yani beni aile konusunda en çok yıpratan şey yıllar boyunca onların beni anlayacağını, bir şeyleri kabul edeceklerini, ne bileyim en basitinden öyle hissettirdiysem kusura bakma fark etmedim diyeceklerini
sanıyordum. Buraya ulaşmak için de Mücadele ediyordum onlarla.
Çünkü şey sanıyorum kavga ediyorum ve kavganın sonunda anlayacaklar benim anlatmaya çalıştığım şeyi.
Değişmezler ama hani beni anlarlar.
En azından haklı olduğumu kabul ederler.
Böyle haklılık derdi gibi de değil de nasıl anlatabilirim bunu bilmiyorum.
Bir insanla zaten ilişkinizde de böyledir.
Kavga edersiniz çünkü bir umudunuz vardır.
Bir şeylerin düzeleceğini düşünürsünüz.
Ne zaman kavga etmeyi bırakırsınız?
Bir şeylerin değişmeyeceğini anladığınız zaman bırakırsınız.
Ya ben de işte böyle sanıyordum.
Bu hiç olmadı, yaşanmadı.
Başka bir evrende bile yaşandığını zannetmiyorum.
Benim içimin en çok rahatladığı anlardan biri de şuydu.
Terapistim şey demişti, biz psikolojide insanların 45 yaşından sonra değişmediğini varsayıyoruz gibi bir şey demişti.
Tabii ki değişmez diye katı bir şey yokmuş ama 45 yaşından sonra stabil ilerliyormuş insan.
Hani o zamana kadar terapiyle, farkındalıkla, iç dünyamızda bir şeyleri değiştirebiliyormuşuz veya işte davranışlarımızda.
Anladığım kadarıyla o mizaç dediğimiz nokta 45 yaşından sonra...
İlerleyemiyormuş. Yani ben öyle anladım tabii.
Bu sadece kendi anladığım şekilde aktarıyorum.
Burada söz psikologların oluyor.
Ama bunu duymak beni acayip rahatlattı ya.
O günden sonra sanki bir kilit açıldı.
Hatta o gün yani o an bu cümleyi duyduğumda tamam dedim.
Ben daha uğraşmayacağım.
Sonra yavaş yavaş zıtlaşmaları bıraktım.
İşte hesaplaşmayı, sen şöyle yaptın böyle yaptın veya hissel olarak kendimi doldurmayı.
Mağdur psikolojisine girmeyi bıraktım.
Dank diye bırakmadım tabii. Bir de hayatımdaki tek konu bu değildi.
Aslında hep bahsediyorum.
Benim o 25-27 yaş arası hayatımda her şeyin zor gittiği, kırılma anlarını yaşadığım bir zamandı.
Çoğu insanın kendi bulmaya başladığı zaman oluyor bu yaşlar zaten.
Öyle bir dönemden geçiyorsanız 27'den sonra güzelleşen hayat bölümüne bekliyorum sizi.
O bölümü sırf...
Bu hayat hep böyle mi gidecek ya diye krizante yaşayanlar için çektim.
27'den sonra bir şeyler gerçekten yoluna giriyor.
İşte benim aileyi kabullenme konusunda ilk kat ettiğim yol böyle oldu.
Yani bu insanlar değişmeyecek, ben boşuna kavga veriyorum.
diye düşünmekle oldu. Sonrasında da bu sırada da zaten kendimde olgunlaştığım ve bir çabam olduğu için hem olgunlaşıyorum hem farkındalık kazanmaya çalışıyorum.
İşte terapiye gidiyorum.
Hani psikolojinin ne olduğunu keşfediyorum.
Kendime odaklanıyorum. Kendimi telkin ediyorum.
Zamanla o mağdur psikolojisinden tamamen kurtuldum.
Mağdur psikolojisine girmek en kolay.
İnanın en kolayıdı.
Ve benim olduğum yerde sayma sebeplerimden birisiydi.
Suçu başkalarına attıkça, bakın hani en kötü şeyler yaşanmış bile olsa, en kötü ilişki, en kötü iş, en kötü patron, işte en kötü aile, hepsi rezalet olsa bile suç hiçbir zaman bizim
dışımızdaki faktörlerde değil aslında.
Ney sen onu çekersin, sen nasıl bir insansan öyle bir hayat yaşarsın falan derlerdi.
Ben hiç anlamazdım. Ya benimle ne ilgisi var ya bir insanın beni üzmesin falan derdim.
Zamanla anladım bu teorinin doğruluğunu.
Neyse işte mağdur psikolojisinden de çıktım.
Ama hala böyle çatıştığım yerler oluyordu ailemle.
İlk bölümlerde anlatıyorum hani kafayı yiyordum bakın.
Hani alemin durumu olmasına rağmen kardeşim de ben de ikimizin de arabası olmadı kaç yaşına kadar.
Almıyorlardı abi. Başka şeyleri harcıyorlardı.
İnstagram'da takip ediyorsanız görmüşsünüzdür.
Herkesin o beğendiği köy evi benim lanetimdir mesela.
Kabusumdur lanetim demeyeyim de.
Köyde şato gibi ev var.
Yılda üç gün bile gitmiyorum ve gitmeyeceğim de.
Ama İstanbul'da oradan oraya, metrobüsten otobüste, metroya sürünüyorum.
Hani hayal edebilir... Biliyor musunuz?
O kadar sinirleniyordum ki.
O kadar haksızlık gibi geliyordu ve öfkeleniyordum ki.
Yani hala da aynısını düşünüyorum.
Bence haksızlık. Ama artık öfkelenmiyorum.
Şimdi almak zorunda değil falan diyenler olacaktır.
Evet değil. Tabii ki zorunda değil.
Ama ben bir çocuk olarak bunu üzülüyordum.
Bir de artık kendim de hani şu an çocuğum olsa olur.
Şu an 5 yaşında bir çocuğum olabilir de atıyorum.
O açıdan da düşünmeye başladığım için artık yaşım ilerledikçe ben buna kırılıyordum yani.
Ben o zaman öyle yapmazdım diye.
Kendi puzzle'ını tamamlamak bölümlerinde anlatıyorum buralarla ilgili şeyleri neyse.
Şimdi tüm bunları kabul etmemi tek aile değil arkadaşlar, iş, çevre, tanıdıklar yani herkesle ilgili tüm pürüzleri, seçimleri işte yapılabilecekken yapılmayanları kabullenmemi
sağlayan bakış açısını söylüyorum.
Herkesin kendi hayatı.
Yani çok basit gibi duruyor ama çok derin bir bakış açısı biliyor musunuz?
Özellikle aile açısından gideceğim.
Ya hepimiz birbirimize bağlı olsak da özellikle ailenin kutsallaştırılması işte ama o senin annen, o senin çocuğun, o senin kardeşin.
Evet bunu reddetmiyoruz zaten ama ne olursa olsun günün sonunda herkesin kendi hayatı.
Bence Türkiye'deki ailelerin bu kadar hayal kırıklığı yaşatmasının sebebi de bu.
Ya biz herkesin ayrı bir hayatı olduğunu kabul edemiyoruz.
Çok fazla anlam yüklüyoruz.
Birbirimize çok fazla bağlı kalmaya çalışıyoruz.
Mesela annenizi babanızı anne babanız haricindeki kimliğiyle düşündünüz mü hiç?
Veya ilk ne zaman düşündünüz?
Ben daha birkaç yıl önce düşündüm bunu.
Evveynlerin bizden önceki hayatı diye bir bölüm yapmıştım.
Devamlı bölümlere atıf yapıyorum bu arada ama tekrar da düşmek istemiyorum düzenli dinleyenleri sıkmamak için.
O yüzden atıf yapıp geçiyorum.
Babam benim babam, evet. Babam olması onun varlığının yüzde yüzü benim için.
Yani o insan benim için baba, yüzde yüz.
Ama babam açısından bakınca onun hayatında birçok sıfat var.
Birçok kimlik var. Ve baba olmak onun o hayattaki kimliklerinden sadece bir tanesi.
Bunu yakın arkadaşlarımın çocuğu olunca da çok fark ettim.
En yakın arkadaşlarımdan birinin kızı oldu.
Linoşumuz. Lina'nın annesi Melisa benim 9 yaşından beri arkadaşım mesela.
Lina annesini 35 yaşından sonra falan hatırlayacak desek annesinin 35 yaşından sonrasını tanımış olacak ve anne olarak tanıyacak onu hep.
Ama Melisa'nın Lina gelene kadar da bir hayatı vardı.
Lina bu hayata sadece dahil oldu.
Anlatabiliyor muyum? Yani ebeveynler o çocuğun hayatının tamamı oluyor.
Ama çocuk ebeveynin hayatının tamamı olmuyor.
Sevgiden bahsetmiyorum.
Yer kaplamaktan bahsediyorum.
İşte düşünüyorum şimdi. Lina kim bilir annesine nelerden dolayı kızacak.
Halbuki Melissa elinden gelen her şeyi yapıyor şu an.
Ben görüyorum. Lina bunlardan haberdar değil ve olmayacak da.
Melissa'nın çocukluğunda, gençliğinde...
Yetişkinliğinde Lina'dan önce yaşadıklarından haberdar olmayacak.
Ebeveynlerin hayatına biz bir noktada dahil olup öncesi yok sanıyoruz.
Halbuki en önemli kısım o öncede yatıyor.
Bunu asla yapılanları aklamak için söylemiyorum bu arada.
Kesinlikle ebeveynleri aklayan bir insan değilim.
Sadece bu düşünce beni rahatlatıyor.
Ya bilmiyorum belki de kendimi kandırıyorum.
Ama mesela tamam diyorum köye ev yapıp...
Bana araba almıyor mu? Yapsın.
Demek ki babamın babalık kimliği dışında kendi hayatı için yapmak istediği şeylerden birisi bu.
Ben ne olursa olsun o hayatın bir yerinde varım.
Babam tek baba olarak yaşamıyor sonuçta bu hayatı.
Kendisi için de yaşıyor.
Hala saçma buluyorum bu arada.
Hani ben olsam yapmazdım bunu ben anne olsam.
Ama dediğim gibi yani herkesin kendi hayatı, kendi yolu, kendi bakış açısı, hayatı yaşama şekli.
Maddi bir örnek verdim bu arada burada ama bunu davranıştan da pay biçebilirsiniz.
Mesela başka bir örnekten düşünürsek gelen DM'lerde bir tane şey vardı.
Bu arada aile konusuyla ilgili DM geliyor gerçekten.
İlişki ve aile ikisi çok geliyor.
Bir tanesinde şu vardı.
Annesiyle babasının çok kötü bir ilişkisi olduğunu söylüyordu bir takipçim.
İki kere evlenip boşandıklarını ve aralarındaki ilişkinin kendisine zarar verdiğini, sinirini bozduğunu anlatmıştı bir ses kaydında.
Çok öpüyorum onu. Tatlı bir ses kaydıydı.
Ben de bu konuya çok takık bir insanım tamam mı?
Daha doğrusu insandım. Hep diyordum keşke boşansalar.
Ama işte dediğim gibi biz hepimiz birbirimize bağlıyız sanıyoruz da anne ile babanın ilişkisine çocuk karışmamalı mesela.
Annenin hayatta yaşamak istediği ilişki türü toksik bir ilişki ise sen ne yaparsan yap, ne dersen de zaten annen o ilişki döngüsünden çıkamayacak.
Sallıyorum yani şu an.
Baban mesela karısını devamlı aldatıyorsa...
Of keşke tam tersi örnek verseydim ya.
Hep erkekler aldatır bakış açısı yerleşiyor işte böyle örneklerle.
Neyse baban karısını devamlı aldatıyorsa senin baban olması ayrı bir şey.
Annene eş olması ayrı bir şey.
Karısını aldatan bir eş olmayı seçmesi ve annenin de bunu kabul etmesi tamamen onların kendi hayat tekamülleriyle ilgili.
Seninle ilgili değil. Ve benim yaptığım en büyük hatalardan birisi de şuydu.
Annemle babamın ilişkisini de düzeltmeye çalışıyordum.
Yani ona müdahil oluyordum.
Bunları yapmamanızı öneririm.
Çünkü ben kendi adıma söylüyorum ve anne baba çocuk ilişkisini çocuklar yönünden söylüyorum.
Bence o aslında kimsenin haddine olan bir şey değil.
Evet iyi niyetle yapılıyor ama odaklanmamız gereken şey sadece kendimizi ayrı bir birey olarak var etmeye çalışmak.
Ben Zeynep'im, annem annem ama bunun haricinde 50 yaşında bir kadın.
Babam babam ama bunun haricinde 55 yaşında bir adam.
Biz bir aileyiz evet ama aile olmak dışında hepimizin ayrı hayatları, ayrı kimlikleri var ve hepimiz birer bireyiz.
Hepimizin farklı hayatları devam edecek.
Birbirimize bağlı olsak da, birbirimizin tekamülünü etkiliyor olsak da hepimizin hayattaki ilerleyişi bambaşka.
Bu düşünceyi kafada çok sağlam bir şekilde oturtmak gerektiğini düşünüyorum.
Bunlarla mücadele ederek herkesi bir düşünüp devamlı aileyi iyileştirmek, aileyi düzeltmek, aileyi ailece daha iyi bir konuma getirmeyi umarak hiçbir yere varılmıyor bence.
Tabii ki her zaman dediğim gibi ben psikolog değilim, kendi deneyimlerime aktarıyorum.
Bu arkadaşlıkta da aynı şekilde bu arada.
Hani mesela anne baba aldatma, toksik ilişki falan dedim ama bunu en basitinden arkadaşınızdan paylaşın.
Mesela devamlı eski sevgilisiyle ayrılıp barışan bir arkadaşınız vardır ve kafayı yersiniz ya, saatlerce konuşursunuz onunla, o gider yine kendi bildiğini yapar.
İnanın hiçbir farkı yok.
Herkesin kendi hayat yolu bambaşka.
Tekamül konusu burada...
Aslında değinmek istiyorum, benim çok inandığım ve önem verdiğim bir konu, ruhsal tekamül demeliyim sanırım.
İnsanın farkındalıkla, hayattan aldığı derslerle ulaşması gereken yeri bulduğu spritüel bir inanç yolu mu denir?
Böyle diyebilirim sanıyorum.
Psikolojide aslında kendini gerçekleştirmek deniyor ya, tekamülde öyle bir şey anladığım kadarıyla.
Yani farkındalıkla yaşayarak, karşımıza çıkan olaylardan almamız gereken dersleri alarak kendimizi geliştirmemiz.
Burada şuna inanılıyor. Her insanın hayatta gitmesi gereken bir yol var.
Atıyorum varması gereken demeyeyim de hani ulaşması gereken bir farkındalık düzeyi var.
Ve hayatta karşımıza çıkan insanlar, olaylar da oraya hizmet ediyor.
Yani hayatımıza giren her insanın bizim tekamül yolumuzda bir yeri var.
İlkokul arkadaşlarımız da mesela neden 7 yaşındayken tanıştık o insanlarla?
Çünkü 7 yaşındayken arkadaş olmalıydık.
Hani çoğu 30 yaşına gelmiyor.
Neden gelmiyor? Çünkü onların yeri bizim o ilkokul çağımızdı.
İlkokul çağımızdayken bize bir şeyler katmaları gerekiyordu.
Ortaokul, lise, üniversite hepsi aynı mantıkta.
Ben en yakın arkadaşımla üniversitede tanıştım mesela.
Geçen düşündüm hani keşke çocukken tanışsaydık diye.
Instagram'da bir tane soru sordum.
Çocukken yalnız kaldığınızda en çok yapmayı sevdiğiniz şey neydi diye.
Bakın böyle sorulara çok cevap gelir.
Ama şu ana kadar en çok cevap gelen soru buydu sanırım.
O kadar tatlı cevaplar vardı ki.
Şimdi yeri gelmişken söyleyeyim.
Bunu aslında başka bir bölümde söyleyecektim.
Ama onu şu yüzden sordum.
Cevapları da tek tek okudum.
Bazen böyle işte ben ne seviyorum, ben bu hayattan ne yapmak istiyorum falan diye düşünüyoruz ya.
Aslında çocukken yapmayı sevdiğimiz şeylerde yatıyor bu.
Hani onu merak ettiğim için sormuştum.
Neyse en yakın arkadaşımla işte oraya bir şeyler hayal kurmak, işte koltukta zıplamak falan.
Ben de bunu okuyunca düşündüm ya dedim keşke o zamanlar arkadaş olsaydık, çocukken de beraber birlikte oynuyor olsaydık diye düşündüm.
Ama aslında bir yandan da farkındayım.
Onunla benim 20 yaşındayken tanışmam gerekiyordu.
Çünkü benim tekamülüme hizmet edeceği zaman...
O zamandı ve o zamandan sonrasıydı.
Ben de ona aynı şekilde. Hatta bazı insanlar vardır böyle bir dönem hayatımızdan çıkar sonra tekrar girer.
Bir dönem küslük yaşarız falan.
Bu da aynı sebepten oluyor bence.
O dönem o insanın hayatımızda olmaması gerekiyor.
Belki yokluğuyla bir şey anlatması gerekiyor.
Böyle bakınca doğduğumuz ailenin de bir sebebi var.
Çocuk doğmadan önce ailesini kendi seçermiş derler.
Bunu kim nasıl tespit etti bilmiyorum ama hatta böyle konu geçince yo ben sabancı koç falan seçerdim.
Goy goy olur. Seçiyor muyuz?
Gerçekten hani onu bilemiyorum tabii ki.
Ama hayatta gitmemiz gereken yolda ailemiz, ailede yaşananlar, arkadaşlarımız, ilişkilerimiz hepsinin bir anlamı olduğunu.
puzzle gibi böyle onları tamamlayarak gittiğimizi, yaşanan en kötü şeylerin bile eğer farkındalıkla ilerlemeye devam edersek bize bir şeyler katacağını biliyorum.
Daha doğrusu buna inanıyorum.
Bir yandan da bunu yaşım ilerledikçe, üzüldüğüm şeylerin beni hangi yollara götürdüğünü tecrübe ettikçe, gördükçe daha iyi idrak ediyorum.
Öyle söyleyeyim. Geri dönüp örneklere biraz bakarsanız ve kelebek etkilerini düşünürseniz insanın yaşadığı şeyleri kabullenmesi daha kolay oluyor.
Çünkü Bir yerden sonra şunu diyorsun tamam daha önce de ben kötü bir şey yaşamıştım ama o beni şuraya götürdü demek ki bu kötü olay da beni bir yere götürecek.
Her zaman tabii ki bu kadar polyana olunmuyor ama bu da bir bakış açısı yapabildiğimiz kadarıyla.
Geçen storyde de söyledim mesela 20 yaşında bana araba alınsaydı bu podcast hiç başlamazdı.
Bu çok basit bir örnek ama benim için çok önemli bir örnek.
Öyle işte yani bugün ailesiyle ilgili sancıları olanlar için şu şundandır, bu bundandır gibi bir formülizasyonla değil de her zamanki gibi bana iyi gelen bakış açılarından yola çıkarak kendi düşüncelerimi
anlatmaya çalıştım. Farkında olmadan yaşamak bizi hep aynı döngüde tutuyor.
Farkındalık arttıkça ancak o zaman yaşadığımız döngülerden çıkabiliyoruz.
Gelişime kat ediyoruz. Bu podcast'ı dinleyenler zaten farkındalığı yüksek olan insanlar.
Bunu fark ediyorum gelen mesajlardan.
Ama yine de belki birilerine iyi gelir.
Tekemül meselesi üzerine de konuşalım istiyorum bir ara.
Yani o konuyu çok derin bir şekilde araştırmak ve kendi düşüncelerimle birleştirerek anlatmak istiyorum.
Ya konuşacak çok fazla şey var.
65. bölümdeyiz ama daha kaç bölüm yapacağız birlikte bilmiyorum.
Çok heyecanlıyım. Spotify, YouTube, Apple tüm podcast platformlarından takip etmeyi unutmayın lütfen.
Spotify'dan dinliyorsunuz mesela.
Apple'dan da takip edebilirsiniz yine.
Anladınız mı? Daha fazla kişiye ulaşmam için çok iyi oluyor bunlar.
Sizi seviyorum. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
