
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
27 yaşında gelen bunalımlı ikinci ergenlik döneminden 27’ler kulübüne, hayatın gittikçe keyifli olmasının sebeplerinden olgunlaşmanın güzelliğine Bilinç Akışı'nda kalıyoruz 🤓 Sevdiğiniz bölümleri sevdiklerinizle paylaşarak destek olabilirsiniz mucxx
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Benden nefret etmeyin ama hayatımın en mutlu zamanlarını yaşıyorum.
Defol git mutlu insan deyip kapatmayın.
Durun bir dinleyin. Ben Zeynep.
Hepimizin bilinç yakışına hoş geldiniz.
Evet mutluyum. Hem de ekonomi kötüyken, ülke yaşanmaz bir haldeyken ve bir ilişkim bile yokken hayatımın en keyifli zamanlarını yaşıyor olmak bana da ilginç geldi.
İki yıl önce böyle korkunç, umutsuz ve dipte olduğum zamanlardan sonra her şey nasıl bu kadar güzelleşti diye düşündüm.
Sonra Instagram'da bir anket yaptım.
Hayatınızın en sevdiğiniz dönemi hangisiydi?
Çocukluk, öğrencilik, yetişkinlik diye.
Çoğu insan yetişkinliği seçmiş.
Bence de en güzel zaman yetişkinlik dönemi.
Her şeyin artık daha güzel olmasının sebebi de artık bir yetişkin olmam sanırım.
Şöyle... Üniversiteden sonra iş hayatına başladığımızda çok büyük umutlarla başlıyoruz.
O umut insanı bir süre götürüyor.
Ama çalışmaya başladıktan böyle bir iki yıl sonra falan, e ben işe dün başlamadım ama yeterince tecrübeli de değilim.
Ne yapacağım, beni ne bekliyor, nasıl ilerleyeceğim diye bir kaygı oluşuyor.
Üniversitedeyken genç kategorisinde oluyorsun.
Çalışmaya başlayınca direkt...
Yetişkinliğe geçemiyorsun tabii.
Hadi ilk yıllarda yine gençsin, stajersin, yeni çalışansın.
Buna yaslanıyorsun. Tamam ya daha vaktim var, daha tecrübesizim falan diyorsun.
Ama bir iki yıl geçince...
Ulan ben yetişkin olmaya başlıyorum diye tutuşuyorsun.
Bu sefer daha çok şey yapmalıymışsın.
Sanki olduğun yer hiç yeterli değilmiş.
Geride kalmışsın.
Geç kalmışsın gibi endişeler üstüne üstüne yapışıyor.
Ya burada tabii bence bu endişenin bir sebebi de aslında şey.
İlla etrafınızda vardır.
Böyle her şeyi tam zamanda halletmiş.
İyi işler başarmış.
Mezun olmuş. Yükseği bitirmiş.
Yurt dışına gitmiş. Ivırını zıvırını oturtmuş.
Sen daha araba alamamışken ev taksitine...
girmiş falan tipler. Ya beni delirtiyorlar.
Delirtiyorlardı yani. Bu bunalım zamanlarında gerçekten insanın en büyük düşmanı oluyorlardı.
Tamam kanka sensin.
Ya bir sen akılasın. Biz böyle komple geri zekalıyız.
Tabii onların suçu yok aslında. Yüzlerce insan aynı noktadayken aralarından sadece bir iki kişi önde gidiyor.
Burada suç bizde. Yani yüzlerce insana değil de sadece o bir iki kişiye bakıp geride hissediyoruz.
Bunalıma sokuyoruz kendimizi yok yere.
O yüzden özellikle de ilk çalışma yıllarında bu her şeyi full premium paket halletmiş insanlara hiç bakmamak lazım.
Herkesin çevresinde illa vardır ama dikkat edin sadece bir iki tanedir.
Geri kalan çoğunluk sizle muhtemelen aynı seviyelerdedir.
Neyse işte ben 22 yaşında çalışmaya başladıktan sonra 25-26 yaşında bana bir geldiler.
Şimdi bakınca aslında daha ne kadar tecrübesizim ya.
Ama olduğum yer çok gerideymiş gibi hissetmeye başlamıştım.
Mesela yurt dışına gitmek istiyordum.
Ya acaba zaman kaybı mı olur falan diye düşünüyordum.
Ya Allah aşkına ne zaman kaybı ya?
Daha 25 yaşındasın.
Millet yeni mezun oluyor.
İnsanın içi yine de rahat etmiyordu o zamanlar.
Sonra gittim bu arada. İyi ki de gitmişim.
Şimdi 29 yaşındayım.
Öyle bir isteğim olsa bir saniye düşünmem.
Zaman kaybıymış bir şeymiş yine giderim.
Hatta bu sefer 6 ay kalırım, 1 yıl kalırım.
Ya da ne bileyim ya denemek istediğim bir şey olsa yurt dışında falan gerçekten hiçbir şey düşünmeden kalkar giderim.
Olgunlaşmak o kadar garip bir şey ki toyken o gençlik yıllarında hep kendini geç kalmış hissediyorsun.
Ya hatırlıyorum üniversitedeyken bir arkadaş grubum vardı.
Biz böyle devamlı şu seminere gidelim, buna gidelim, geç kaldık, üniversiteyi boş geçiriyoruz falan diyorduk.
Bu kaygıyı üzerimizden atamıyorduk.
Sonra olgunlaştıkça aslında hiçbir şeyin yaşı olmadığını, her şey için vakit olduğunu, hayatın öyle bizim sandığımız gibi 30 yaşına gelmeden ilk evini al, 35 olmadan Mercedes'e bin gibi bir düzende
ilerlemediğini anladık.
Aksine insan yaşı ilerledikçe ne istediğini çok daha iyi biliyor.
Gülse Birsel bir röportajında orta yaşlar 20'lerin terapi görmüş hali gibi diyordu.
Ya o kadar doğru ki.
Hani orta yaşı bilmiyorum ama şu andan bile çok doğru.
20'lerin de ne istediğini henüz keşfedemediğin için böyle paso denemekle geçiyor.
Denemeyi vakit kaybı sanıyorsun ama aslında tam tersi.
İnsana vakit kazandırıyor.
Çünkü 25'inde denemediğin şey eğer gerçekten istiyorsan öyle bir içinde kalacak ki.
Yani bu sefer 45'inde çolukla çocukla o şeyi daha da zorlayarak deneyeceksin.
İnsanın içinde yanan bir ateşi söndürmesi gerçekten mümkün değil.
Ben bunu anladım. Sadece erteleyebilir.
Ve geri dönüp düşündüğümde aslında hiçbir şeyi ertelemeye de gerek yokmuş.
Yani ne kadar erken düşüp kalkarsan o kadar çok tecrübe ediniyorsun.
O kadar çok kendini...
Son birkaç yıla baktığımda hayatımda bir şeylerin en çok değiştiği yıllar olduğunu fark ediyorum.
Ki aslında bakınca ne okul yeni bitti.
Ne yeni işe başladım, ne evlendim, ne yurt dışına veya başka bir yere taşındım.
Ya majör bir değişiklik yaşamadım dış dünyada.
Ama kendi içimde bakış açım çok fazla değişti.
Bunu yakın arkadaşlarımda da fark ediyorum.
Uzun yıllardır yakın arkadaşım olan insanları çok iyi tanıyorum sonuçta.
Kafaları nasıl çalışır biliyorum.
Özellikle bu son iki yılda hepimizin olaylara bakış açısı, düşünce sistematiği o kadar ciddi anlamda değişti ki.
Bir arkadaşımla bir şey konuşurken önceden nasıl düşünürdü, şimdi nasıl düşünüyordu.
Ya bazen çok şaşırıyorum ve mutlu da oluyorum.
Bir insanın olgunlaşmasına şahit olmak bence çok tatlı bir şey çünkü.
Bu olgunlaşma zamanı gençlikten yetişkinliğe geçerken yaşadığımız o sancılarla başlıyor.
27 yaş sendromunu bilirsiniz belki.
Ya ikinci ergenlik dönemi olarak da bahsediliyor.
Herkeste bu yaşta olacak diye bir şey yok tabii ki.
Bazı insana daha geç, bazı insana daha erken vuruyor.
Ama genelde 27 yaşa tekabül ediyor.
Bu yaşta insan gençlikten yetişkinliğe geçtiği için daha çok sancılıyor.
sorumluluk hissediyor. Ama o sorumluluk birden fazla geliyor aslında.
Ya kaygı düzeyi çok artıyor.
İleriye dönük bir umutsuzluğa kapılıp yetersiz hissediyor.
gelecekle ilgili belirsizlik ya böyle bir depresyona sebep oluyor.
27'sinde intihar eden bir sürü sanatçı var mesela.
Kurt Cobain, Amy Winehouse başta geliyor.
Belki duymuşsunuzdur.
Burada tabii bu sadece bir tesadüf de olabilir.
Ama psikolojide 27 yaşın önemli bir eşik olduğu yaygın olarak söyleniyor.
Ben bunu öğrendiğimden beri kötü bir dönemden geçiyorum veya işte geçtim diyen herkese Hep kaç yaşındaydın veya şu an kaç yaşındasın diye soruyorum.
Bakın abartmıyorum. Her seferinde 26-27 cevabını alıyorum.
Bu tabii ki yeterli bir veri değil ama bir gerçekliği oldu da ortada.
Yani bu yaşlarda demek ki gerçekten bir şeyler oluyor.
Benim için de aynısı oldu.
İki yıl önceki depresif dönemden bahsettim ya bölümün başında.
Şu an 29 yaşındayım.
Tam 26-27 yaşındaydım ben de o lanet dönemde.
Bu arada ben burada ne kadar anlatsam, insanlardan ne kadar dinleseniz de aslında yaşamadan anlaşılmayacak bir dönem bence.
Çünkü ben de dinliyordum.
Yani zaman geçtikçe hayatın daha çok oturacak diyorlardı.
Nasıl oturacak? Yani bu haldeyken nasıl, nereye oturacak, ne yapacağım ben falan diye düşünüyordum.
O sırada zaten problem geleceğe dair umutsuzluk.
Sen geleceğe dair umutsuzken birinin sana mantıklı bir açıklama yapması içine su serpmiyor.
Çünkü bu aslında duygusallıktan kaynaklanıyor.
Yani mantıklı bir yönü yok bu kadar umutsuz olmanın.
Ya da bazı insanlar için büyüdükçe daha iyi olabilir her şey ama benim için olmaz gibi bir yanılgıya düşüyor insan o anki duygusallıkla.
Bence bunun bir sebebi de geride kalan her anımıza, her halimize vedalaşıyoruz ya hani.
29 yaşındayım mesela.
28 yaşındaki ben olmayacağım bir daha hiçbir zaman.
O halim öldü. Yani sadece hatırladığım kadarıyla var olacak.
İki gün önce yaşadığım güzel bir an bitti.
Bir daha yaşanmayacak.
O anda öldü. Dört Anlaşma diye bir kitap var.
Çok güzel bir kitap bu arada.
Basit ama akıcı. Deniz Zülgeroğlu da son podcast bölümünde o kitaptan bahsetmiş.
Benim de altını çizdiğim bir yerde şöyle diyor.
Ölüm meleği yaşama devam edebilmesi için geçmişi bizden alır.
Geçmiş olan her anı ölüm meleği almaya devam eder.
Burada demek istediği şey aslında...
Geçmiş devamlı ölüyor ve biz ancak öyle yaşamaya devam edebiliyoruz.
Bazı büyük değişimlerin de yasını tutmak gerekiyor.
Çocukluğumuz bittikten sonra ergenliğe girerken çocukluğumuzun bitmesinin yasını tutuyoruz mesela.
Ergenlik o yüzden de çok sancılı geçiyor.
Bir yandan birey olma çabası, bir yandan çocukluğundan kopuş.
Bebeklerde de böyle 2-3 yaş sendromu falan var ya.
Bu da belki bebeklikten çocukluğa geçiş olduğu için içgüdüsel olarak onun yasını tutmak olabilir.
Menopoz, antropoz dönemleri var.
Onlar da... yetişkinlikten orta yaşa geçiş olabilir mesela veya yaşlılığa bilmiyorum yani orasını.
Her neyse insan bir dönemden yeni bir döneme geçerken önceki dönemden kopmak istemiyor sonuç olarak.
Bence 27'li yaşlarda da gençlikten yetişkinliğe geçmenin yasını tutuyorsun.
Kesinlikle bir statü değişiyor çünkü.
Üniversiteden sonra öğrenci kafasıyla çalışma hayatına bir süre devam ediyorsun.
Ama birkaç yıl sonra bir bakıyorsun artık öğrenci kafan da gitmiş.
Daha birey bireysin.
Para kazanıyorsun, sorumluluk alıyorsun, iş bitiriyorsun.
Zevklerinin statüsü değişiyor.
Daha güzel yerlerde yemek yiyorsun.
Artık tatile otostopla gitmek istemiyorsun.
Bir bakmışsın taksiye biniyorsun.
Bunlar seni eski böyle chill, rahat halinden uzaklaştırıyor gibi geliyor.
Yeni bir halinle... Aslında tüm hayatına geçireceğin yeni bir senle tanışıyorsun.
Zaten tam da bu yüzden gittikçe daha da güzelleşiyor her şey.
O tanışmanın en başında yeni haline tanıştığın ilk zamanlarda aslında yeni halini inşa ederken...
Tamam bro, rahattayız.
Zamanla alışacağım sana. Zamanla kabulleneceğim seni.
Diyerek kendine biraz şefkatli yaklaşabilirsen gittikçe kendini daha da iyi tanıyacağın için hayat daha da güzelleşecek.
Ben 20 yaşındayken falan hiç unutmuyorum.
Bir dergide bir röportaj okumuştum.
Gerçekten dergi vardı o zamanlar.
TikTok bilgisi değil. Moda tutkusu diye bir hesap vardı.
Belki hatırlarsınız. Şimdi Muse for All diye bir marka var.
Onun kurucusunun röportajıydı.
Kadınlara verebileceğiniz tavsiyeler diye sormuşlardı.
Yasemin Öyniş'te kadınladı.
Şey demiş, 30 yaşına kadar kendinize uygun parfümü bulun.
Ben de okudum böyle yuh dedim ya.
30'a kadar parfüm bulamazsan yani yaşlanırsın zaten falan oldum.
Hala bulamadım. Ya bir yılım kaldı.
Ve kadının demek istediğini anlıyorum artık.
30'a kadar bin tane parfüm deniyorsun.
Parfüm zevkin bile her yıl değişiyor.
Ki sana uyan senin imza kokunu olan parfümü bulmak kişiliğinle de çok ilgili bir şey.
Bu sembolik bir örnek tabii ki.
Ama insanın parfümünü keşfetmesi bile 30 yaşını buluyor.
Bunun gibi mesela artık vücudunuza neyin yakıştığını da iyi biliyorsunuz.
Vücudunuzu kabulleniyorsunuz.
Veya tam tersi nasıl bir değişiklik yapmak gerektiğini anlıyorsunuz.
Uyku kaliteniz mesela ya bence kesinlikle artıyor.
Çoğu kişiye olmuş olabilir. Üniversitede hani böyle sabaha kadar oturmak, sabah da geç saatte uyanmak, dersi kaçırmak diye bir şey vardı.
Bir türlü uykumu alamıyordum ben.
Daha çok uyumak istiyordum.
Ki gençlerde de çok var ya ben kuzenlerimde falan da görüyorum.
Bunun sebebi bildiğim kadarıyla beyin gelişimi devam ettikçe büyüme hormonlarının salgılanması için daha fazla uykuya ihtiyaç duyuluyormuş.
Olgunlaştıkça 7-8 saat uyku yetmeye başladı gerçekten.
Gece uyanık kalırsan tabii ki sabah uyanamazsın.
Ama düzenli hayata alışınca 9-5 çalışmasan bile düzenli bir uyku sisteminin olması insanın hayat kalitesini aşırı arttırıyor bence.
Bir kere rutinin olması kafanda birçok şeyi tiklemeni sağlıyor.
Kaçta yatacaksın, kaçta kalkacaksın, uyanınca ne yemek sana iyi geliyor, kahveyi ne zaman içiyorsun?
Bunlar hep yaş aldıkça oturan alışkanlıklar.
Basit gözükse de insanın rutinlerin olması ve rutinlerini sürdürmesi psikolojik olarak bir nebze de olsa insanı rahatlatıyor.
Diğer bir konu da... Ve bence en önemli şeylerden birisi iş hayatı.
Geçen bir arkadaşım, 85'li falan sanırım, iş konusu artık hiç önemli değil dedi.
Yani zaten her türlü hallediyorum, paramı kazanıyorum dedi.
Nasıl yani dedim? Ya iş değiştirsem de yeni işe de direkt adapte oluyorum.
Hani büyük bir sorun değil benim için dedi.
Ya gerçekten de öyle. Yıllar içinde aynı sektörde farklı yerlerde çalışsanız da...
Her girdiğiniz yeni işte artık tecrübeli olduğunuz için kendinize güveniniz de oluyor.
Bilmediğiniz bir şey olsa bile tamam ya öğreniriz yani nedir ki oluyorsunuz.
İş konusunda insan tecrübelendikçe özgüveni çok artıyor.
Özgüven arttıkça daha çok iş hallediyorsunuz.
Böyle bir döngü. Ve yıllarca para kazanınca tamam ya kazanırız bir şekilde, yaparız bir şeyler oluyorsunuz.
İş geliştirme, idealistik vs.
onları ayrı tutuyorum. Basit bir çalışma düzeninden bahsediyorum.
Gerçekten iş konusunda da hani yaş ilerledikçe bence para kazanmanın da artmasıyla birlikte bir şeyler çok daha keyifli hale geliyor.
Yaratıcı yazarlık dersinde hocanın hep söylediği bir şey vardı.
İyi yazmanın yolu düzeltmekten geçer diye.
Yani yazmaya başlayacaksın.
Yazacaksın, devamlı yazacaksın ama yazdığın kadar da düzeltme yapacaksın.
Bir metni düzelttikçe, ekleme çıkarma yaptıkça o metin gittikçe iyi hale geliyor diyordu.
Olgunlaşmanın güzel olmasının sebebi de bu bence.
Yaşadığın her an hep daha iyisini deniyorsun.
Bozuyorsun, tekrar yapıyorsun.
Üzülüyorsun, o üzüntüden ders çıkarıyorsun.
Ve gittikçe daha da iyiye gidiyor her şey ya.
En basitinden sana yakışan saç modelini bile deneye deneye anlıyorsun.
Böyle küçük küçük detaylar toplanıyor.
Bir noktada çoğu konuda istediğin versiyona daha yakın hale geliyorsun.
Hayatındaki çoğu şeyde iyi hissetmek de seni totalde daha mutlu bir insan yapıyor.
Mesela insanlarla tanıştığında onlarla anlaşıp anlaşamayacağını bile artık daha kolay anlıyorsun.
Önceki tecrübelerine dayanabiliyorsun çünkü.
Ya tecrübe ön yargıdır bir noktada, evet.
Ön yargılı olmamak lazım.
Ya ama ne bileyim, dünyada çok farklı çeşitlerde insan da yok ya.
Baktığında hepimiz bazı kategorilere girebiliyoruz.
Ne kadar çok insan tanırsan o kategori kafanda daha çok şekilleniyor.
E hangileri sana uyar, hangileri uymaz daha kolay anlayabiliyorsun.
Bir de bence en önemli konu olgunlaştıkça kendi sesini daha çok duyabiliyorsun.
Kendin birey olana kadar hayata ebeveynlerin gözüyle bakıyorsun.
Bir şey yorum yaparken bile önce annenin babanın verdiği tepkileri veriyorsun.
Veya insanların seni nasıl gördüğünü düşünürken annen baban seni nasıl gördüyse herkesin sana o gözle baktığını sanıyorsun.
Yetersizlik hissiyle büyüdüysen ne yapsan bir türlü ebeveynlerine yaranamadıysan sosyal ortamında da hep fazla verici oluyorsun.
Asla yeterince bir şey yapmamışsın gibi hissediyorsun.
Hep görünmeye çalıştığın bir evde büyüdüysen sosyal hayatta da dikkat çekmek için uğraşıp duruyorsun.
Kaos dolu bir evde büyüdüysen toksik ilişkiler bulup her ne kadar istemediğini söylesen de yine aynı toksik insanlara çekiliyorsun.
Çünkü bilinçaltı kendini var olduğu ortamda güvende hissediyor.
Kendisine yine aynı ortamı sağlamaya çalışıyor.
Mantık olarak ne kadar yanlış olduğunu bilsen de büyüdüğün evdeki, ailendeki, okulundaki hisleri hala yaşatmaya çalışıyorsun.
Bu durum yetişkin oldukça azalıyor işte.
Eğer depresif ve sancılı zamanlarda bu durumun üzerine gidip kendi tanımaya odaklanırsan, kendinde çözmen gereken travmalar üzerine çalışırsan, Bir, iki, üç, beş seferde çözülmüyor.
Yani bunun bir formülü yok tabii ki.
Terapist sihirli sözcükler söylemiyor.
Ama bilinçaltı ve insan beyin o kadar mucizevi ki istediğin gibi eğitebiliyorsun.
Üzerine çalıştıkça çalıştıkça zamanla kendini eski düşünce kalıplarından uzaklaştırabiliyorsun.
Ben okeyim, sen okeysin diye bir kitap var.
Bu kitap çok bilinmiyor. Terapi bölümünde de önermiştim.
O kadar müthiş bir kitap ki.
Şundan bahsediyor. Bir insanın kişiliğinde üç kavram vardır diyor.
Ebeveyn, çocuk ve yetişkin kavramları.
Ebeveyn kavramı bir insan çocukken dış olayları kaydeder ve ebeveyn kavramı bundan oluştur diyor.
Yani senin çocukken farkında olmadan öğrendiklerindir diyor.
Çocuk kavramı senin çocukken bu dış olaylara karşı çocuk halinle çocuk olarak hissettiklerindir.
Yani senin iç dünyanda gelişen olaylardır diyor.
Yetişkin kavramı ise insanın kendi özgür iradesiyle keşfettikleridir diyor.
Çok detaylı bir kitap ama özetle demek istediği şey hepimizin içinde hem ebeveyn bakış açısı hem çocuk bakış açısı hem de yetişkin bakış açısı var.
Bazı şeylerin ağır gelmesinin sebebi o olayların bizde tetiklediği duygular aslında.
O durumda çocuk gibi tepki verebiliyoruz mesela bazen.
Bazen ebeveynlerimizden fark etmeden öğrendiğimiz şeyleri tepki olarak aktarabiliyoruz.
Ama en sağlıklısı yetişkin olarak tepki vermemiz.
İçimizdeki yetişkin iç sesiyle olayları ve hayatı karşılamamız aslında en gerçek ve en...
En sağlıklı olanı. Bizim çalışmamız gereken şey de kendi yetişkin benliğimizi bulup kendi keşfettiğimiz şekilde hayatı yorumlamak.
İşte zamanla insan kendi sesini daha iyi duyuyor derken bunu kastediyorum.
Olgunlaştıkça annenin, babanın veya kendi çocuk halinin sesiyle değil kendi şu anki sesinle tepki veriyorsun.
Hayatı öyle karşılıyorsun.
İnsanların kendinden şüphe ettirmesi de daha zor oluyor.
Çünkü sen artık kendini daha iyi tanıyorsun.
Ve giyiminden saçına, ilişkilerden işine, günlük seçimlerine her şey hakkında tecrübe edinin sana en uygun olanı anladıkça hayat gittikçe daha da keyifli bir hale geliyor.
Bu anlattıklarımı ben 20 yaşındayken birinden duysaydım muhtemelen tam olarak idrak edemezdim.
Bazı şeyler anlatılarak anlaşılmıyor.
Gerçekten yaşamak gerekiyor.
Yoksa zaten full yaşlılardan öğüt dinler, ideal bir hayat yaşar giderdik.
Bilinmezlik ve gelecek kaygısıyla keyifli yaşamak çok zor.
Ama hayat her an keyifli olmuyor zaten.
Bu tatsız zamanları da yaşanması gerekiyor.
Gelecekteki halimizin daha mutlu olması için şu an yaşadığımız olumsuz duygulara, kötü tecrübelere ihtiyacımız var.
Bunları da bir yatırım gibi düşünebilirsiniz.
Daha yaşanacak çok fazla güzel gün ve aynı şekilde kötü gün de var.
6 Şubat depremi ve Bolu'daki yangın faciasından sonra o gece ölen insanların ne umutlarla ne beklentilerle uykuya daldıklarını düşünüyorum sık sık.
Uyumadan önce aklıma geliyor.
Yani diğer gün ne giyeceğine karar verip her şeyini kaybettiği bir güne uyandı bir sürü genç kız.
Tatile getirdiği oyuncaklarla yanarak can verdi bir sürü çocuk.
Bu kadar pamuk ipliğine bağlı yaşarken geçici sıkıntıları çok da büyütmemek lazım diye düşünüyorum.
Hayatın içinde her şey var tabii ki.
Devamlı bu kaygıyla yaşayamayız.
Ölüm bir gerçek. Ama biz normal bir hayat akışında olağan bir aksilikle kaybetmedik bu insanları.
Bu da demek oluyor ki sadece tanımadıklarımızın başına gelmeyecek bunlar.
Siz sanıyorsunuz ki sadece tanımadıklarınız ölecek yazılı bir pankart vardı o tüm mezuniyetinde.
Bunu sanırım bu ülkede sık sık hatırlamamız gerekiyor.
Hepimizin birer ihtimali olduğu bizim ülkemizin bir gerçeği maalesef.
Kaybettiğimiz onlarca gencin çocuğun yerine de yaşamalıyız diye düşünüyorum.
Hepimize sabırlar diliyorum.
Çarşamba günü çıtır bölümde görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
