
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu seride üniversite öğrencilerine ve 20li yaşlardaki herkese hayat tavsiyeleri üzerine Bilinç Akışı'nda kalıyoruz. Yeni bölüm her çarşamba&pazar tüm platformlarda!
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Selam, selam, selam.
An itibariyle 29 yaşına girmiş bir insan, bir genç, bir abla olarak 20'li yaşlarımda bilseydim keşke dediğim bazı tavsiyeleri toparladım.
Ama o kadar çok şey var ki böyle düşündükçe aklıma bir sürü şey geliyor.
O yüzden bu bölümü iki parti halinde yapacağım.
Ben şimdi 20'li yaşların son yılındayım.
Ama bazen böyle tam bir drama queen olduğum için şey modundayım ya otuzum yaşlandım of mahvoldum tanrım ne yapıyorum falan diye böyle bu ara çok düşünüyorum.
O yüzden birinci maddeye drama queenliği acilen bırakın diyebilirim.
Drama queenlik nedir aslında?
Böyle her şeyden bir dram yaratmak, kendini öldüm bittim mahvoldum modlarına sokup Duygularını biraz uçlarda yaşamaktır diyebiliriz.
İnsanın buna da ihtiyacı var.
Bazen bazı duyguları abartmaya, duygusal bir boşalma yaşamaya hepimizin ihtiyacı var.
Buna bir şey diyemem. Ama ergenlikten sonra üniversiteye geçince artık bir şeyleri abartarak yaşamak aslında sadece size zarar verir.
Zaten bir insanın aslında...
Bir olaya çok şaşırmasının, çok üzülmesinin, çok dram çıkartmasının asıl sebebi o olayla daha önce karşılaşmamış olması oluyor.
Gençken bazı şeyleri ilk kez yaşadığınız için yoğun tepkiler vermeniz çok normal.
Mesela işte ilkokulda öğretmenizin ilk azarladığı anı düşünün.
Muhtemelen hüngür hüngür ağlamışsınızdır, çok üzülmüşsünüzdür.
Ama yıllar içinde ve bunu çok fazla yaşayınca...
Kibarca söyleyeceğim, alıştıkça bu durum tekrarlandığı için çok fazla kez artık hiçbir zaman ilk etkiyi vermez hale gelir.
Bunun gibi bazı duyguları da biz tekrar tekrar yaşadıkça içinizdeki o drama queenlik aslında seyrelir.
O olayın illa tekrar tekrar yaşanmasına ihtiyaç duymadan...
Kendi kendinize bence bunu biraz seyretmeye çalışın.
Çok önemsediğiniz ve kendinize yırttığınız çoğu konunun 2 yıl sonra hani 2 yılı bırak bazen 2 ay sonra bile hiçbir önemi kalmamış olacak.
Hatta önemi devam etse dahi...
Önleminin yoğunluğu azalmış olacak.
O yüzden olaylar karşısında biraz daha sakin kalmayı alışkanlık haline getirmek lazım.
Chopin'ar. Chopin'ar mutlu olma sanatında şöyle bir şey diyor.
Çok hoşuma gitmişti. Yaşadığı aksaklıklarda sakin kalabilmeyi başaran kişi hayatın olası sıkıntılarının çok çeşitli olduğunu bilen bilge kişidir.
O kadar güzel bir söz ki.
Yaş aldıkça hayatın içinde her şeyin olabileceğini ve bunları daha sakin bir şekilde karşılamak gerektiğini bilmemiz lazım.
Ve bu düşünceye de alışmamız lazım.
Çünkü bu hayatta kimse keyif sürmeye gelmiyor.
Kimsenin hayatı tamamen böyle çok güzel, çok rahat, çok huzurlu, konforlu olmuyor.
Aslında hepimiz buraya üzülmeye, hayal kırıklığına uğranmaya, şaşırmaya, sinirlenmeye geliyoruz.
Başımıza gelen olayı ilk yaşayan kişi biz değiliz ve son yaşayan kişi de biz olmayacağız muhtemelen.
O yüzden biraz sakin olun.
Büyük şeylerde hani aile, sağlık gibi olaylarda demiyorum tabii ona bir şey diyemem.
Ama yani ne bileyim şimdi ilk vizeden 10 aldınız diye hani tüm fakülteyi etrafına toplayıp ağlayarak ilgi çekmeye çalışan o kız olmasanız iyi
olur. Muhtemelen oradaki sorun sizin vize sınavından 10 almanız değil.
Çocukken böyle sadece troublemakerlık yani arıza yapınca ilgi çekebilmiş olmanızdır.
O yüzden siz sınava değil, olaylara değil asıl kaynağa odaklanın.
Verdiğiniz tepkilerin, aşırılığının sebeplerini kendi içinizde dürüst bir şekilde sorgulayın ve bunları bir şekilde çözün.
İkinci madde. Ya bu bence en en en önemli şeylerden biri.
Etrafınızdaki beş kişinin ortalaması olduğunuzu kesinlikle unutmayın.
Bu söz insana genç yaşta çok inandırıcı gelmeyebiliyor.
Ama ileriki yaşlarda geri dönüp baktığınızda gerçekten de uzun vakitler geçirdiğiniz insanlarla mizacınız benzemese dahi Yıllar içinde gittikçe
bir şekilde birbirinize benzediğinizi fark ediyorsunuz.
Çünkü aslında birbirinize gördüğünüz şeyler zaman içinde normalleşiyor.
Bu bazen uzun zaman alıyor, bazen daha kısa sürüyor.
Ama eninde sonunda bir şeyler normalleşiyor.
Ve bu şeyler her zaman olumlu şeyler olmuyor.
O yüzden arkadaşlarınızı ve yakınlarınızı gerçekten iyi bir şekilde özenle seçin.
Mümkünse hatta bazı insanlar böyle sizden daha ileride, idonuz olabilecek, size örnek olabilecek nitelikteki kişiler olsun.
Sizin varmak istediğiniz yere belki bir tık önce varabilecek insanlar olsun.
İdol aldığınız insanların yakınızda olması böyle size çok gerçekten inanılmaz bir ilham ve motivasyon veriyor.
Ben şimdi düşünüyorum şu anki aklımla üniversiteye başlasam, üniversitedeyken yakın olduğum gerçekten...
Kimseyle hani böyle 2-3 arkadaşım falan var hala görüştüğüm.
Onlar hariç kimseyle aynı masaya bile oturmazdım.
O zaman takıldığım kızların bazıları böyle boş boş sadece hani süsep süsep okula gelip evlenecek erkek kovalayan kızlardı.
Bu bana o zaman da saçma geliyordu.
Hani bundan etkilenmiyordum.
Ama sorun şu ki...
Onlarla geçirdiğim o boş vakit benim içimdeki potansiyeli ve kendimi keşfetmemi geciktiriyordu.
Veya bazı insanlar vardı mesela.
Muhabbetlerinden hiç keyif almıyordum.
Ama arkadaşlarımın arkadaşları diye onlarla da takılıyordum.
O zamanlar vakit o kadar boldu ki yani o kadar bol geliyordu ki.
Hani vaktimi kiminle geçirdiğimi neyle geçirdiğimi.
O kadar da önemli olduğunu bilmiyordum.
Anlamıyordum. Anlasam bile önemsemiyordum.
Aman diyordum ya zaten daha çok vakit var.
Halbuki üniversiteden sonra da aslında evlene kadar olan dönem insanın vaktinin en bol olduğu ve aslında en şanslı olduğu dönem.
Hem vaktin bol hem beynin gelişime inanılmaz açık.
Müthiş bir kombo, müthiş bir şans aslında.
Ama sen gidip her gün aynı dedikoduyu yapan insanlarla aynı yerde kahve içiyorsun.
Ve daha kötüsü...
Bunu hoşuna gitmeyen insanlarla öyle sırf hani ortam olsun bilmem ne işte gidelim hadi olur falan diye yapıyorsun.
Yapmayın yani gerçekten bunu yapmayın.
Ben yaptım siz yapmayın gibi bir şey oluyor ama 3-5 insanla böyle görüşeceksiniz diye hoşunuza gitmeyen ortamlarda bulunmayın.
Veya bomboş muhabbetlere dahil olmayın.
Zamanla siz de onlara benzersiniz.
5 profesörle otursanız 6.
profesör siz olursunuz diye bir laf var yani.
Bu lafın doğruluğunu da geçen eski ofisten arkadaşlarımla görüştüm.
İşte herkes hukukçu.
Biz yıllardır arkadaşız ve onların hepsi yüksek sans yapıyor.
İşte şu an doktora yapanlar da var.
Akademiye önem veren böyle gerçekten çok saygı duyduğum insanlar.
Ve şunu fark ettim.
Ya ben normalde hukukun akademik yönünü gerçekten hiç ilgi duymayan ve sevmeyen bir insanım.
Hiç hoşuma gitmiyor. Ama şunu fark ettim.
Ya ben o ekiple daha sık görüşsem.
kesinlikle çoktan yüksek lisansa başlamıştım.
Çünkü her buluşmada o kadar çok bunun muhabbeti geçiyor ki herkes yüksek lisans yaptığı ve herkesin ilgisi olduğu için aklında olmayan, ilginin çok olmadığı konuya bile o muhabbetin yoğunluğundan
artık ilgi duymaya başlıyorsun.
Tabii bu burada olumlu bir örnek ama bunun olumsuz örnekleri de olabilir hayatta ve hatta olumsuz örnekler bence çok daha fazla oluyor.
O yüzden 5 profesör bulamıyorsanız da Gidin tek başınıza oturun.
Dünya elinizin altında artık zaten.
Youtube'dan konuşma dinleyin, bir şeylere bakının.
Ama ileride olmak istediğiniz insanın ortalamasını düşüren insanlarla arkadaşlık etmeyin.
Şu an olsa ben arkadaşlarımı nasıl seçerdim?
Mesela benden daha iyi liselerde okumuş, böyle vizyonu daha geniş.
En basitinden atıyorum sinemaya gitmeyi seven, spor yapan veya daha çok ders çalışan insanlardan seçerdim.
Sinema sevenlere böyle şey hani ya enayi misin ya hdfilmcehennemi.com var işte evde izlersin falan dersiniz.
Ama o insan sizi aslında sanata yaklaştırır.
O yaşta çok ders çalışanlara ya inek ya finalde geçmesek bütte geçeriz takma bu kadar falan dersiniz.
Ama o insan aslında sonluk sahibidir ve hayatta hedefleri vardır.
Size ileride kariyer vizyonu sağlayabilir mesela.
spor da aslında çok önemli.
Bu yaz şey düşündüm. Spor benim hayatımda hep vardı ve çocukluğumdan beri ben spor yapmayı çok seviyorum.
Yani zorla değil. Gerçekten seviyorum.
Ama bak 29 yaşındayım ve çevremde bir tane yakın arkadaşım yok.
Benim beraber spor yapabildiğim.
Bu yaz böyle yeni birkaç tane arkadaşım oldu.
Onlarla düzenli tenis oynadık.
Yemin ederim böyle kendi arkadaşlarımla rutinde yaptığımız şeyleri sorguladım.
Dedim ki biz 10 yıldır ne yapıyoruz ya?
Neden bizim böyle verimli rutinlerimiz yok?
Neyse sonuç olarak 20'li yaşlardaki en önemli mevzu bence gerçekten bu 5 kişi mevzusu.
20 yıl sonra siz nasıl bir insan olmak istiyorsanız ona göre insanlarla takılın.
Saygı duymadığınız insanlarla vakit geçirmeyin.
Çevrenizde ileride olmak istediğiniz insanın özelliklerini taşıyan insanlar olsun veya O yönde size daha çok vizyon açabilecek, sizi daha motive edebilecek insanlar olsun.
Bunlardan bazıları tabii ki de siz olun.
Siz insanlara katkı sağlayın.
Ben artık gerçekten yeni biriyle tanıştığımda onu değerlendirirken yakın arkadaşlarına göre değerlendiriyorum.
Çok büyük oranda yakın arkadaşlarına göre de değerlendiriyorum diyeyim.
Çünkü... 30 yaşına gelen bir insanı belki siz kısa sürede tamamen tanıyamazsınız.
Ama uzun yıllardır yakın arkadaşlık yaptığı insanlara baktığınızda o kişi hakkında gerçekten çok iyi bir fikriniz olabilir.
Neyse. Üçüncü maddeye geliyorum.
İş arkadaşlarınızla aile olmak zorunda değilsiniz.
Arkadaşlık dedik az önce.
Onu demişken buna değinmeden geçemeyeceğim.
Şu an her şirkette her ofiste böyle bir biz aileyiz imajı var.
Böyle storyler postlar bilmem neler devamlı görüyorum.
Bu imaj benim midemi bulandırıyor.
No offense yani affedersiniz ama.
Ya siz aile değilsiniz.
Olmanız da mümkün değil.
Beyefendi kusura bakmayın.
Ama siz sadece patronsunuz.
Onlar da çalışanlarınız.
Veya çalışan insanlar.
Sizin sadece...
Aynı ortamda 8 saat vakit geçiren, tesadüfen aynı yerde işe alınmış bir grup çalışan olduğunuzu fark etmeniz gerekiyor.
Çoğunuz birbirinizin arkasından konuşuyorsunuz ve sigara molasında dedikodu yapmak en büyük hobiniz.
Bir kere bu dedikodu olayı, özellikle iş yerindeki dedikodu olayı benim çok canımı sıkıyor.
Çünkü çalıştığınız ve para kazandığınız ortamda o ortamın patronun dedikodusunu yapmak ya ne olursa olsun bence etik değil.
Enerjisel olarak da iyi değil.
Senin para kazandığın yere, geçimini sağladığın yere dünyanın en kötü patronu bile olsa bu şekilde bir enerji vermemelisin.
Şikayet edersin okey, dertleşirsin arkadaşlarına ama her molada aynı şeyleri konuşmayı...
Bırakırsın artık ya bir süre sonra.
Ama millet hani böyle ofislerde şirketlerde falan gerçekten dedikodu olsa bir olay olsa da hani konuşsak diye bakıyor.
Dedikodu her durumda korkunç bir enerji zaten.
Bu iş yerinde olunca sizin devamlı olumsuza odaklanmanızı sağlıyor.
Ve sizi devamlı negatif bir enerjide tutuyor.
Rezonans kanunu okuduktan sonra da bazı şeylere daha çok dikkat etmeye başladım.
O rezonans alanını...
Dedikodu gibi kötü bir enerjiyle kirletmek olan sana oluyor.
Patronunun, oradaki yöneticinin bilmem neyin hiç ununda bile olmuyor çoğu zaman.
O yüzden çevrenizdeki beş kişi muhabbeti aslında burada da çok doğru.
Çalıştığınız yerde herkes bunu yaptığı için siz de kendinizi...
Bir süre sonra o noktada buluyorsunuz.
Bırakın yapsınlar ya.
Onlarla çıkmayın molaya.
İşim var falan deyin.
Gidin Pinterest'te hayal panosu hazırlayın.
Ne bileyim. Ben de yaptım tabii.
Benim çalıştığım ofislerde de bu çok fazla oldu.
20'lerin başındayken ben de dahil oluyordum buna.
Ama gittikçe böyle her gün, her öğlen hatta her çay molasında aynı şeylerin konuşulduğunu görünce O zaman ben negatif enerji falan böyle konulara ilgim yoktu ama sıkıldım yani.
Dündüz sıkıldım. Öğle yemeğini böyle ayrı bir yerde yemeye başladım.
Hatta şey yapıyordum. Youtube'dan dizi indiriyordum.
7 numara diye bir dizi var.
Hani oldlar bilir. 7 numarayı indiriyordum.
Onu izleyerek yemek yiyordum kendi kendime.
Ve size yemin ederim.
10 kişiyle bizi asla takmayan o patronu çekiştirmektense.
Çok daha keyifliydi dizi izlemek.
En azından kafamı dağıtıyordu.
4. Ne iş yaparsanız yapın, o işi en iyi şekilde yapmaya çalışın.
Şimdi bu çok klişe bir laf aslında.
Zaten burada söyleyeceğim çoğu şey ilk etapta çok klişe gelecek.
Ama ben buna şuradan yaklaşmak istiyorum.
İş hayatını yeni başladığınız yıllarda böyle...
Her şeyden şikayet etmeye çok meyilli oluyorsunuz.
Aslında bu şikayetin sebebi cahillik oluyor.
Kendimden çok basit bir örnek vereceğim.
Ben böyle yeni stajyerdim 7 yıl önce.
Beni adliyeye gönderdiler.
İşte savcılığa git şunu sor dediler.
Ben de gittim sordum sonuç alamadım.
Ofise geri geldim.
İşte sorular a geldin mi işte öğrendin mi falan dediler.
Ben de yok söylemediler dedim.
Onlar da dediler ki bir şey çözemediysen.
O an bize bilgi ver. Hallolmadıysa o şey.
Oradan ayrılmadan önce onu bize bildir dediler.
Ben de kendi kendime sinir oldum.
Dedim hani söylesem ne olacak?
Hani gittim sordum ve cevap alamadım.
Bunun başka ne yolu olabilir ya falan diye.
Kendi kendime bana bunu söyleyen insanlara böyle bir kuruldum.
Ama tecrübe edindikçe anladım ki aslında orada birçok farklı çözüm yolu olabilirdi.
Ama ben cahillliğimden dolayı aslında konuya olan uzaklığımdan dolayı tek çözümün soruyu sormak ve cevap almak olduğunu sanıyordum.
Bu tecrübesizlik zaten bazen insana cüretkarlık veriyor ve bu her durumda sadece iş konusunda değil tecrübesizliğin, cahilliğin insana cüretkarlık vermesi her durumda
çok korkunç bir hata.
Bildikçe küçülürsün falan gibi bir laf vardı ama biz bilmedikçe büyüyoruz.
Neyse bu gibi örnekler tabii ki çok fazla var.
İnsan işe yeni başladığı zamanlarda tek bir doğru var sanıyor.
O doğru senin okulu öğrendiğin o bilgi sanıyor.
O kitabı bilgi olmadığında da çok şikayet ediyor.
Halbuki burası Türkiye ve birçok iş kitabı bilgiyle yürümüyor.
Çoğu işin pratik bir yönü olabiliyor.
Başka biri başka bir akıl düşünebiliyor veya başka birinin daha verimli bir tecrübesi olabiliyor.
Ya da ne bileyim mesela şey oluyor hani iş arkadaşına kolay sinirleniyorsun.
İşe ilk yeni başladığın zamanlarda.
Halbuki herkesin bir iş yapma şekli var.
Herkesin bu iş yapma şekli birbirinden farklı.
Bir sürü insan bir sürü farklı yerde işi öğreniyor.
O yüzden tek bir doğru yok.
İnsanlara karşı daha esnek ve daha töleranslı davranmak lazım.
Diğer bir ihtimal de...
Yaptığın işi sevmemek.
Olduğun pozisyona şikayet etmek.
Bazen aslında tek yapmanız gereken şey gerçekten sadece sabretmek oluyor.
İstediğin şeye ulaşana kadar olduğun durumda en iyisini yapmaya çalışmak.
En iyi şekilde öğrenmeye odaklanmak lazım aslında.
Çünkü o sana illa bir fayda salar.
Senin sonuçta ilk başta tecrübesiz olduğun için zaten çoğu şeyi bilmiyorsun.
Hatta belki her şeyi, hiçbir şeyi bilmiyorsun.
Senin aslında şikayet ederek de olsa öğrendiğin şey mutlaka sana bir şey katar ve oraya bu bana bir şey katacak diye odaklanmaya bakmak lazım.
Bununla ilgili de mesela ben 24 yaşındayken bir ofiste çalışıyordum.
Güldüm çünkü iğrenç bir ofistti.
Patronumuz gerçekten çok garip bir insandı.
Biz beş avukattık.
Hepimizi her gün adliyeye gönderiyordu.
O kadar abuk sabuk işler için gönderiyordu ki.
Hani sistemden yapılacak işi biz gidip...
Manuel olarak adliyedeki memura söylüyorduk.
Bu kadar saçma bir şeydi basitçe.
Doğal olarak hepimiz bundan nefret ediyorduk.
Böyle devamlı söyleniyorduk.
İşte ne bileyim hani konuşuyorduk, sinir oluyorduk falan.
Ama şu an düşününce uzun süre bunu yapmak korkunç olurdu tabii ki de.
O an için tamam adliyeye gitmem gerekiyor.
Adliyeye devamlı gitmek bana ilerideki meslek hayatımda neler katabilir?
Bunu düşünmem gerekiyordu.
Bununla yoğunlaşmak benim için daha iyi olabilirdi.
Ki zaten hani sonradan fark ettim.
O an farkında olmasam da adliyeye devamlı gitmek memurlarla nasıl diyalog kurmam gerektiğini çok iyi öğretti bana o zamanlar.
Çünkü yanlış anlaşılmasın ama şu an daha iyi gerçi.
Ama biz ben işe ilk başladığım yıllardan böyle 5-6 yıl önce adliyedeki memurlar gerçekten iş yaptırması çok daha zor insanlardı.
Ve o ofis aslında hani o çok verimsiz diye düşündüğüm ofis bana oradaki diyaloglarımı geliştirmemi sağlamıştı.
Oradan ayrıldıktan sonra ben artık şunu diyebiliyordum.
Benim adliyeye gittiğimde bir işi halletmeme olasılığım yok.
Halledemiyorsam o iş halledilemeyecek bir iştir zaten.
Bu kadar iddialı konuşabiliyordum çünkü artık çok fazla tecrübe edinmiştim.
O kadar uzun süre aynı angarya işi yapmak bile ileride işime yarayacak bir tecrübe kazandırmıştı.
Ama tabii ben o sırada sadece söyleniyordum ve bunun farkında değildim.
Buradan bir de şunu da söylemek istiyorum.
Mesela hani iyi işte...
İlla çok işe yarar, çok kaliteli, çok teknik bir iş yapmak demek değildir.
Bazen böyle bir müvekili...
ne bileyim müşteriyi sakinleştirebilmek bile o kadar önemli bir iştir ki o yüzden siz şu an hangi pozisyonda olursanız olun şikayet etmek yerine içinde bulunduğunuz pozisyondaki
işi hakkıyla yapmaya odaklanın.
Küçük büyün aynası oluyor sonradan.
İşiniz şu an sadece çay doldurmaksa bile o çayı özenle doldurmaya alışırsanız sizin işiniz ömür boyu çay doldurmak olarak kalmaz ama iş ahlakınız Yaptığınız
işi özenle yapmak üzerine kurulmuş olur.
Ve bir de şöyle de bir şey var aslında.
Çayı bile çok iyi doldurduğunuzu gören bir insanın yarın size nasıl kapılar açacağını bilemezsiniz.
İnsanların aklında işinizi nasıl yaptığınızla ilgili kalmak gerçekten çok önemli.
İş çok fazla iş dedik.
Buradan beşinci maddeye geçiyorum.
Biraz daha eğlenceli bir yere.
Sanatı bir yerinden yakalayın.
Bu sanat mevzusu çok üzücü.
Çünkü sanat işleri bizde böyle sanat sepet, entel dantel olarak kodlanmış durumda.
Sanat karnı tok adam işi sanılıyor.
Ama aslında sanat öyle bir şey ki ya bir çiçek bakmak, bir bitki yetiştirmek bile sanat olabilir aslında.
Sen çiçeğin saksısını boyarsın, hayal gücünü, yaratıcılığını gösterir.
Mesela aldığın çiçeğin türü senin duygularını yansıtır.
Onu sulamak, özenle büyütmek, senin duygularını ifade ediş şeklindir aslında.
Günlük hayatta en basit yerinden bile sanatı yakalayabileceğimiz çok fazla şey var.
Bazı insanlar çok analitik zekaya sahip ve sanata ilgi duymayabiliyorlar.
Hani okey. Onları harç tutarak söylüyorum.
Kötü olan, üzücü olan şey burada Bazı insanlar aslında sanata ilgi duyduğunu fark etmiyor.
Sanatın kendileri için değil de başka bir zümre için olduğunu düşünüyorlar.
Bunun sebebi de aslında tamamen gerçek dışı oluşturulmuş bir toplumsal algı.
Bununla ilgili geçen yaratıcı yazarlık dersinde hocamız Murat Gülsoy, çok tatlı bir adam ya, çok sevdiğim gerçekten, bu durumu çok güzel bir şekilde anlattı derste.
Dedi ki, insanlara modern dünyada Sanatçı olmanın tek yolunun yetenek olduğu empoze ediliyor dedi.
Eski çağlarda peygamberler vardı, şamanlar vardı.
İnsanlar o olağanüstü şeyleri bunlara inanarak dolduruyordu dedi.
Modern dünyada bu büyü bozuldu.
Artık peygamberler yok, şamanlar yok.
İnsanları yine olağan dışı, olağanüstü şeylere bağlayan bir şey gerekiyor.
O zaman sanat ve sanatçılar olağan dışı olarak nitelendirilmeye başlandı dedi.
Sanatı yüceltmek gibi gözükse de aslında insanları sanattan uzaklaştıran bir durum dedi.
Bu benim çok hoşuma gitti.
Gerçekten hiç bu açıdan bakmamıştım.
Sanat sadece böyle bir ilham, sadece genetik kodlarımızda yazılmış ve sadece bazı insanlara yetenek olarak verilmiş bir şey değil.
Sadece bu şekilde sanatçı olunmaz.
Sabırla, çalışarak, emek vererek.
Heves göstererek, gerçekten en önemlisi bu.
Heves göstererek her insan sanatla uğraşabilir.
Ama biz şey sanıyoruz, Hoca da böyle anlattı.
Piyanist olmayacaksan piyano neden çalıyorsun?
İçinde bir duygu oluşturuyor.
Senin bir yerine dokunuyor.
Ne bileyim bir yere iyi geliyor, bir şeyleri açığa çıkarıyor.
İlla en uçlarda, en iyi yerlere mi gelmek lazım sanatla uğraşmak için?
Günlük hayatta ruhuna iyi gelmesi zaten başlı başına bir sebep yani.
Ona bakarsan hani babaannelerimizin ördüğü danteller çok mu işe yaradı?
Eskiden çok kötü bir şey.
Dantel de hiç hoş değil gerçekten görüntü olarak ama hani örüyorlardı.
Nerede duruyor? Banyodaki çamaşır makinesinin üstünde.
Yani alakaya bak. Halbuki ne kadar alakasız.
Ama o insanda o hani danteli örmek belki kendi işe yarar hissediyor.
Belki rahatlıyor.
Yani bu da bir sanat. Ona iyi geliyor.
Aslında hani insanlar içgüdüsü olarak eskiler ne kadar güzel davranıyorlarmış.
Bu arada bu maddeyi biraz uzun tutacağım.
Bir iki bir şey daha söyleyeceğim.
Çünkü bence çok önemli bir madde.
Bu kitap ve film mevzusu da yani aslında öyle derya deniz bir konu ki ama bu maddenin içine alıyorum.
Bugünlerde üzerine düşündüğüm bir konu.
Çünkü şunu fark ettim.
Zamanda bazı filmleri izlemesem, bazı kitapları okumasam, istersen böyle hani atıyorum 25-30 yaş arasında 5 yılım var.
Sadece ve sadece kitap ve filmle uğraşacağım.
Sadece bu yönden kendimi geliştirmeye çalışacağım diyelim.
Böyle bir şansım olsaydı bile bazı şeyleri zamanında yapmasaydım belli bir düşünce hepsini oluşturamazdım.
Hani böyle düşünün bunu fark ettim geçen.
Ki ben hani böyle...
Ne bileyim çok sinefil, çok fazla kitap kurdu bir insan da değilim.
Severim hani eskiden beri kitap da çok okurum, film de çok izlerim ama bunu çok daha fazla yapan insanlar var.
Ona rağmen ben şu anda kendimde bunu fark ettim.
Çünkü kitap ve filmler konusunda zevkiniz birden oluşan bir şey değil.
Kısa sürede yani bir yılda, üç yılda, beş yılda tüm filmleri, tüm kitapları okuyarak, bitirerek o zevki inşa etmeniz mümkün değil.
Bu zevk inşa edilen bir şey.
Yıllar içinde sizin hayat tecrübenizle, değişen bakış açınızla, birikiminizle, yaşadığınız coğrafyayla hepsiyle birlikte şekillenen bir şey.
Mesela George Orwell'ın 1984'ünü bugün okuyan 25 yaşındaki bir Finlandiyalı ile 25 yaşında Türkiye'de yaşayan bir Türk.
Aynı şeyi anlayamaz. 25 yaşındaki Türk belki kitabı çok daha iyi algılayabilir.
Bunun sebebi de nedir? Tabii ki bulunduğu coğrafyadaki siyasi rejimdir.
Yani o kitaba daha empatik bir şekilde yaklaşabilir.
Edebiyata veya filme, resme, sanata bakışınız yıllar içindeki o kendi yaşadıklarınız ve olayları algılayışınızla ayrıca tabii bir de bu sanat dallarını ne kadar çok deneyimlediğinizle
paralel olarak şekilleniyor.
O yüzden her okuduğunuz kitabın iyi çıkması gerekmiyor.
Her izlediğiniz filmin tatmin edici olmasına da gerek yok.
Önemli olan ilk başlarda yani ilk başlarda dediğim bu 20'li yaşlarda olabildiğince fazla pratik yapmak.
Olabildiğince fazla şekilde sanata maruz kalmak aslında.
Bazen hani bir film izlersin ya ben 2 saatimi neye izledim yani lanet olsun dersin.
Ama aslında kötü filmler veya size kötü gelen filmler de...
sizin o konudaki zevkinizin şekillenmesini sağlar.
Mesela geçen bir şeyi Zeki Demir Kubuz'un hayat filmini izledik.
3 saat 15 dakika falan sanırım.
Hani 3 saat kesim vardı da.
Ben normalde Zeki Demir Kubuz'u aşırı seven bir insanım.
Tüm filmlerini izledim daha önce.
Hatta bazılarını 2 kere falan izledim.
Ama bu filmini önceki filmlerine göre hani gerçekten beğenmedim de diyemem tabii ki.
O haddiki hem de bulamam ama hoşuma gitmedi.
İşte çıktık arkadaşlarımlaydık işte hani 3 saat İzlediğimiz filme bak falan diye böyle bir muhabbet geçti.
Ya olabilir ya bazı filmler 3 saatin seni bazen kayıptır.
Ama o filmde sevmediğin şeyler, o filmde hani neyin sana yakın gelmediği de aslında senin o zevkinin bir tık daha yontulmasına, bir tık daha şekillenmesine sebep olur.
O yüzden hiçbir şekilde ben kayıp olarak görmüyorum hiçbir sanat eserini.
200 filmini zaten herkes sever.
Hani herkes izlemiştir belki, çoğu kişi izlemiştir.
Ama sizin kendinize ait bir film zevkinizin olması apayrı bir şeydir.
Bu da dediğim gibi ancak deneyimlerinizle, daha çok maruz kalmanızla şekillenecek bir şeydir.
Tabii tek film de değil. Şu an sergiler, müzeler bunlar o kadar avantajlı durumda ki.
Avantaj derken erişimi çok kolay bunlara.
İstanbul zaten bu konuda...
Müthiş yani müthiş bir yer gerçekten.
Çok fazla müze var işte bazı günler ücretsiz bazı günler hani indirimli.
Önemli sanat eserleri böyle sergiler İstanbul'da belirli bir süre ziyarete açık oluyor.
Tabii ki herkes İstanbul'da yaşamıyor.
Onun haricinde artık bu pandemiden sonra pandemide başladı.
Online olarak gezilebilen ya sizin bilgisayarı açıp internette 360 derece müzenin içinde gezebildiğiniz bir sürü dünyada müze var.
Bir sürü veya yurt dışına gittiğinizde.
Mesela bazı insanlardan şey diyorum işte Avrupa'ya gidiyorlar ya müze falan ben sevmiyorum müzeye girmedim diyorlar.
Hani oraya kadar gittim müzeyle mi o zaman geçireceğim diyorlar.
Ya bu çok sığ bir bakış açısı.
Özür dilerim ama gerçekten hani ya da özür dilemem bu bir gerçek.
Hani bu çok sığ bir bakış açısı.
Özellikle Avrupa'da göreceğiniz çoğu müze hatta yani gerçekten çoğu müze Türkiye'de göreceklerinizden çok daha iyi olacak.
Hem oradaki böyle müzecilik anlayışını...
görmüş oluyorsun. Mesela giriyorsun bazı müzelere.
Ben geçen Şubat'ta Kopenhag'da bir müzeye gittim.
İlk kez öyle bir yer gördüm mesela.
Giriyorsun hani üstündeki montunu falan her şeyini çıkarıyorsun.
Tam bu bazı müzelerde var başka ülkelerde de.
Ama işte Kopenhag'daki müzede kilitli dolap var.
Ücretsiz bir şekilde kilitli dolaba her şeyini koyabiliyorsun ve rahat rahat müzeyi güzel güzel gezebiliyorsun.
Hem sanat eserlerine hani zarar verilmemesi için çantan bir şeyin değmesin diye.
Hem de gelen ziyaretçinin daha rahat etmesi için.
Ya sen müzedeki eseri sevmiyorsan bile bu hani burada bir deneyim var ayrıca.
Müzeden çıktığında müze dükkanı oluyor.
Müze dükkanında o müzedeki eserlerle ilgili böyle bir şeyler oluyor.
Ne bileyim kalem oluyor, defter oluyor.
Ben mesela hani her gittiğim müzeden sevdiğim bir eserin şeyini alıyorum.
Böyle baskısını alıyorum.
Print baskısını. Onu Türkiye'ye geldim de çerçeveletiyorum.
Ofise astım mesela birkaçını.
Bazıları duruyor hani ileride kendi evime asarım diye.
Bunlar güzel şeyler ya.
Hayata gerçekten anlam katan hani tatlı şeyler.
İlla böyle sanatla çok derinlemesine işte orta çağ, yeni çağ, işte rönesans bilmem ne bunlarla hani veya işte resimdeki akımlarla falan ilginiz yoksa bile.
Oradaki o deneyim bile zaten insana yetiyor gerçekten.
Ortamı bir insan olarak genel geçer zevklerden ayrıca insanın kendi sanat zevklerinin olması gerekiyor diye düşünüyorum.
Bu da aslında 20'li yaşların en önemli ve en kilit noktası olan kendi tanıma mevzusuna hizmet eden bir şey.
Senin sanat dallarından, sanatla ilgili şeylerden, eserlerden bilmem nelerden neyi sevip neyi sevmediğini de anlıyorsun bu yaşlarda.
Ve kendini biraz daha tanımış oluyorsun.
Burada önerebileceğim birkaç şey var aslında.
Mesela filmleri nasıl izleyeceğinizi bilmiyorsanız.
İlla işte ilk 200 film, ilk 100 film, ilk 50 film diye gitmek istemiyorsanız.
Belki de izlediniz çünkü hepsini.
Yönetmenlere göre film izleyebilirsiniz.
Ben bunu yapıyordum ve...
Çok sevmiştim. Atıyorum işte Nolan.
Nolan'ın filmlerini kronolojik olarak izlemek.
Arda arda sadece onları izliyorsun.
David Fincher, Tarantino.
Hani böyle yönetmenlere göre gitmek ve bence kronolojik olarak ya en baştan sonra ya da en sondan en başa gitmek bence çok güzel bir fikir.
Veya ülkelere göre izlemek.
Mesela Hollywood filmleri, Fransız filmleri, işte İskandinav filmleri gibi.
Bu şekilde bir film izleme yolu bulmak bence çok iyi oluyor.
Zaten bir süre sonra böyle hiç fikriniz olmayan bir filmin bile hangi ülke veya hangi yönetmenden çıkmış olacağını tahmin edebiliyorsunuz.
Kafada bir kategorizasyon oluşturuyor.
Filmi izlemek hani belki şu an çok uzun geliyorsa kısa filmle başlayabilirsiniz.
O kadar iyi kısa filmler var ki bu dünyada.
Gerçekten müthiş yani 3 dakika, 5 dakika, 10 dakika, 15 dakika sürüyor.
Ama yani senin böyle aklına bir kazınıyor.
Hatta aklıma geldi şimdi depresyonla ilgili bir tane kısa film vardı geçen yıl gördüm.
O kadar hoşuma gitti ki açıklamaya bırakayım izleyin çok güzeldi.
Kitap olarak da ya kitap öyle bir mevzu ki ya bazı kitapları erken okuduğunuzda o kitap size etki edemiyor.
Bazı kitapları da erken yaşlarda okuyup bitirmediyseniz biraz eksik kalabiliyorsunuz.
Mesela Türk ve Dünya klasikleri.
Üniversiteye kadar bitmiş olsa ne güzel olur.
Üniversitede böyle daha toplumsal kitaplara, daha derin kitaplara geçilebilir böylece.
Hayvan çiftliği mesela veya toplum sözleşmesi.
Bunları... Listede, ortaokulda anlayamazsınız.
Veya kişisel gelişim kitapları.
20'lerin başında çok bir şey ifade etmiyor bence.
Hani insanın sıkıcı geliyor.
Zaten çoğu devamlı kendini tekrar eden içeriklerden oluşuyor.
Ve o yüzden dikkate alınmıyor da.
Ama aslında gerçekten dünyada çok güzel kişisel gelişim kitapları var.
Ama 20'lerin başında sanki böyle hani insana bir sıkıcı geliyor.
Yani benim zaten daha çok vaktim var ya diye düşünüyorsun.
Önemsemiyorsun. Ama mesela 25'ten sonra senin hayatına çok iyi etki edebiliyor.
Neyse kitap konusu çok derin.
Oraya girmeyeyim şimdi. Eskisi kadar okunmadığını da biliyorum.
Bunun sebeplerinden biri de bence ya herkes çok dolu kitaplar okumaya çalışıyor.
Ben de dahilim buna. Ya devamlı böyle hani kişisel gelişim işte bir işime yarasın bilgi yüklü kitaplar okuyayım.
Hani bu kafadayız.
Ama bunu yapmak yerine ya mesela kişisel gelişimle ilgili hani onun videosunu da izleyebilirsiniz.
Podcast'ını da dinleyebilirsiniz veya sesli kitapla da bunu anlayabilirsiniz.
Bir dünya klasiğini sesli kitapta dinlememeniz gerekir.
O yüzden okuyacağınız kitapları daha özenle seçmeniz lazım ki hem okuma alışkanlığını devam ettirebilin hem de dinleyebileceğiniz şeyler ve okuyabileceğiniz kitapları ayırın.
Okuma alışkanlığı bu arada kaybedenler için ki çoğu kişi kaybetti biliyorum.
Bunu tekrar kazanmanın en güzel yolu böyle bomboş romanlar okumak.
Mesela ben ergen romanlarını...
seviyorum. Ya ergen romanı değil de hani böyle 20-30 yaş arası geçen kitapları çok seviyorum.
Geçen Instagram'da da paylaşmıştım.
Sally Rooney diye bir kadın var.
Normal insanların yazarı.
Onun yeni bir kitabı çıkmış mesela.
Intermezzo. Hani kalın da bir roman.
Onu aldım. Ya her gece ona okumanın verdiği zevk var ya hani böyle bir şey yok yani.
O okuma alışkanlığı geri kazanmak için biraz daha hayal gücünüzü çalıştıran, telefondan sizi uzaklaştırıp başka bir dünyaya dalmanızı sağlayan boş mu diyeyim?
Daha Kurgusal kitaplar okumak çok iyi oluyor.
Hiç okumamaktan da iyidir zaten.
Bu devirde kitap okuyan insan bile nimetken bir de insanların okuduğu kitabı yargılayacak halimiz yok.
Sonuç olarak 20'li yaşlarda sizin içinizde bir yerlere dokunan herhangi bir sanat dalını bir yerinden yakalamak gerçekten çok önemli.
Uyumadan bir şiir okumak bile aslında insanın sanatla temasını sağlar.
Ucuna böyle ufacık bir temas bile ruhunuzu öyle güzel besler ki zamanla kendinize teşekkür edersiniz.
Altıncı madde risk alın.
20'li yaşlar özellikle ilk 6-7 yılı normal bir hayat akışında yani ekstrem şeylerden bahsetmiyorum.
Normal bir hayat akışındaysanız bence daha böyle kendi tanımak, ne istediğini bulmaya çalışmak, hayallerinin devamlı değişmesi, dönüşmesi...
Ve kendi karakterinin oturmasıyla geçiyor.
Bunları keşfedebilmek için de, bu keşifleri yapmak için de deneyim gerekiyor, tecrübe gerekiyor.
Böyle belli başlı şeyleri deneyimlemeden anlayamıyorsunuz.
Bazen çünkü bir fikir kulağa çok iyi geliyor.
Mesela atıyorum.
Avrupa'da bir şehirde yaşamak.
Bu fikir bunu duyan her insanın kulağına çok iyi geliyor.
Ama siz bunu denemlediğinizde aslında herkesin seveceği bir fikir olmadığını fark ediyorsunuz.
Çünkü Avrupa'da mesela son yıllarda böyle bir okumuş insanlarda bir beyin göçü var.
Herkes Avrupa'ya gidiyor. Herkes çok mutlu.
O yüzden siz de mutlu olacağınızı sanıyorsunuz.
Ama belki de hayatınızı o şekilde geçirmek size uygun bir seçenek olmayabiliyor.
Bana da güzel gelen bir fikirdi bu.
Yani kendim biliyorum bunu da oraya geleceğim.
Bu bana da güzel gelen bir fikirdi.
Sonra... Bir süre deneyimledim.
Evet hayatımın bir döneminde yapabilirim bunu.
Ama genel olarak hayatta istediğim şey başka milletten insanlarla başka bir ülkede yaşamak değil.
Kendi ülkemde, kendi insanlarımla.
Hatta İstanbul'da elimden gelen en iyi şartlarda yaşamak.
Avrupa deneyimi benim için o yüzden...
İyi geçmedi. Aslında çok iyi geçti de görünürde iyi geçmemiş olsa da maddesel olarak iyi geçmemiş olsa da çok iyi geçti diyorum.
Çünkü benim bu konuda bir karar vermemiz sağladı sonuç olarak.
Bir, ben deneyimleyerek bu fikri kafamdan attım.
İki, İstanbul'da yaşamaktan nefret ettiğimi sanarken aslında İstanbul'un tam da bana göre olduğunu anladım.
Belki... Kısa sürede olsa bunu deneyimlemesem ben böyle 35 yaşına kadar falan kendimi yırtacaktım.
Avrupa'da iş bulup oraya taşınmak için çok uğraşacaktım.
Gidince de mutlu olmayacaktım.
Ama ben erken zamanda risk alıp bu deneyimi yaşayınca o an birçok insana göre zaman kaybı gibi gelse de bu arada hani bunu söyleyen çok insan olacak siz risk almaya çalışırken ama aslında zaman
kaybı olmuyor bu. Siz aslında burada bir zaman kazanmış oluyorsunuz.
20'li yaşlar zaten... Risk almak, batıp çıkmak, böyle düşüp kalkmak için var.
Aklınızdaki şeyi 3-5 ay, 1 yıl, 2 yıl denemek.
Ya sizin 80 yıllık hayatınıza baktığınızda okyanusta su damlası derler ya.
Gerçekten onun gibi bir şey.
Risk alırsınız ve çok kötü olabilir evet.
Ama kötü tecrübeler insanın zaten iyi tecrübelerin öğretemeyeceği şeyleri öğretiyor gerçekten.
Bazı ihtimalleri eletiyor.
Ve senin işini kolaylaştırıyor aslında.
Bir de şey oluyor hani böyle...
İnanılmaz bir özgüven veriyor kötü tecrübeler.
Sizde patlayan riskler.
Çünkü şey oluyorsunuz. Ya ben şu riski aldım elimde patladı.
Üzüldüm. Çok üzüldüm ama oradan bile tekrar toparladım.
Hani bunu mu yapamayacağım falan oluyorsunuz.
O yüzden özellikle bu yaşlardayken bence risk alın.
Hayat ya çok uzun 80 yıl ve alacağınız risk burada çok küçük bir parça ya da çok kısa.
Belki 2 yıl sonra öleceksiniz.
Yine alacağınız risk sizin yararınıza olabilir.
Yani öldükten sonra tabii ki yararınıza olamaz da ölmeden önce içinizde kalanları denemiş görmüş olursunuz.
Devamını haftaya ikinci partta konuşacağız.
O zamana kadar sevdiğiniz bölümleri sevdiklerinizle paylaşırsanız bana çok güzel bir destek sağlamış olursunuz.
Hepinizi öpüyorum.
Hoşçakalın. Fikrinizden yayına, format, kayıt,
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
