
Bazen hayat üst üste gelir. Ne yapacağını bilemezsin, içinden hiçbir şey yapmak gelmez.
İşte tam o anlar için… önceden hazırlanmış bir “zor zamanlar kiti” imdâdımıza yetişir.
Bu bölümde, zor anlarda kendimize nasıl destek olabileceğimizi, duygularımızla nasıl kalabileceğimizi ve küçük ama etkili araçlarla nasıl yeniden dengeyi bulabileceğimizi konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, ben Satine.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bu bölümde hepimizin gerçekten çok ihtiyaç duyduğu bir şeyden bahsetmek istiyorum.
Zor zamanlar kiti. Nedir bu zor zamanlar kiti?
Hayatın dalgalı dönemlerinde bizi hem zihinsel hem duygusal olarak ayakta tutacak, küçük ama etkili araçların bir araya geldiği bir nevi kişisel destek kutusu diyebiliriz.
Peki... Bu kutuda neler olmalı?
Bizi sakinleştiren, güvende hissettiren ne varsa bu kutuya atabiliriz sevgili dostlar.
Önce ben benim kutumda neler var bundan bahsedeyim.
Zor zamanlar kitimi neler oluşturuyor bunlardan bahsedeyim.
Ben anlatırken zaten sizinkiler de aklınıza gelecektir.
Şimdi zor zamanlar dediğimizde kriz zamanları da aklınıza gelebilir.
Ama hali hazırda hani bir şeyler...
Umarsınız, hedeflersiniz, hali hazırdaki hayatınız iyidir ama belki başka şeylerde amaçlarsınız, niyet koyarsınız.
Bunlar gerçekleşmez.
Böyle zamanlarda da çok büyük krizler olmasa da kendimizi iyi hissetmeyiz.
Üzülürüz. Bazen bir kayıp, bazen ayrılık, bazen hayal kırıklığı.
İş olur, ilişki olur.
Artık hayatınızın hangi dönemindeyseniz böyle size zor gelen, belki dışarıdan başkasına o kadar zor gelmeyecek bir şey ama size o dönem çok zor gelen bir şeyler olabilir gündeminizde.
Ve bu dönemlerde bir kere benim...
Bedenim katılaşıyor.
Daha gençken nefesimi çok sık tutardım kriz zamanlarında.
Çok büyük problemler olduğunda farkına varmadan donuklaşırdım.
Ve nefesimi çok sık tutardım.
Böyle olduğunda beden kaskatı kesiliyor.
Bedenin savaş-kaç modu bilirsiniz.
Aslında sinir sistemi bir savaşın olduğunu düşünüyor.
Ya savaşacaksın ya kaçacaksın.
Bir tehlikenin olduğunu düşünüyor.
Böyle bir refleks aslında.
Ben bunu fark ettim.
Birkaç sene önce bunu çok sık yaptığımı fark ettim ve hemen böyle anlarda...
Kendimi hatırlatıyorum ve nefes alıyorum.
Kısa bir yürüyüşe çıkıyorum.
Bir bölüm öncesinde aslında bundan size bahsetmiştim.
Yani yürümenin ne kadar önemli olduğunu, düşüncelerimizi düzenlediğinden falan bahsetmiştim.
İşte böyle zamanlarda da benim kaçış noktalarımdan birisi yürüyüş oluyor.
Zaten evde çok sık vakit geçirdiğimde böyle dönemlerde zihnim susmuyor.
Çok fazla konuşuyor ve bir sürü senaryo üretmeye başlıyorum.
Yani bu overthinking dediğimiz şey, aşırı düşünme olayına, batağına saplanıyorum.
için bedenimi hemen harekete geçiriyorum.
Yoga yapıyorum. Ya yürüyüşe çıkıyorum.
Dansa giden arkadaşlarım var.
Onlara falan takılıyorum. Bunlar tabii geçici çözümler.
Yani sadece bir tane bir şey etkili olmuyor.
Birçok şeyi bir arada getirip hani bu kutudaki birçok şeyden fayda alarak ben bu dönemleri atlatıyorum.
İkincisi rutinler.
Rutinlere zor da olsa devam ediyorum.
Çünkü rutinler Bizim şu hissimizi tetikler.
Yani her şey yolunda, hayat devam ediyor.
Mesela her sabah kahve içiyorsam yine kahve içiyorum.
Yani zorluyorum kendimi bazı şeyleri devam ettirirken.
Keyfim yoksa, huysuzsam yine de o ben saatini yapmaya çalışıyorum.
O sabah ritüellerim neyse işte 10 dakikalık bir yoga, 5 dakika nefes egzersizi sonra kahvem.
Bunlar benim aslında günlük ritüellerim.
Yapabiliyorsam vaktim varsa o sabah erkenden işe gitmiyorsam bazı günler biraz daha geç gidiyorum.
Böyle bir lüksüm var neyse ki.
Modern dünyada bu bence bir lüks.
Dediğim gibi rutinleri ve ritüelleri böyle devam ettirmeye çalışıyorum ki.
zaten büyük bir şehirde yaşamak başlı başına bir zorluk veriyor insana.
Yani o zor dönemler aslında böyle çok nadir görünen şeyler değil.
Bizim günlük hayatta da karşılaştığımız şeyler olduğu için o zor dönemlerde yaşadığımız şeyleri biz aslında çok sık karşılaşıyoruz günlük hayatta.
Eğer bir şehirde yaşıyorsanız, şehir hayatında yaşıyorsanız, tek başınaysanız, bir kadınsanız zaten mücadeleye verdiğiniz bir sürü şey var.
Dediğim gibi özellikle o dönemlerde yaptığım şeyler var.
Evet yürüyüşlerimi sıklaştırıyorum, hareketlerimi arttırıyorum.
Ama rutinleri de bırakmamaya çalışıyorum.
Geveze diye bir kitap vardı, Ethan Cross'un.
Daha önce aslında iç sesimizi nasıl yönetebiliriz diye bir bölüm yapmıştım bu kitabı referans alarak.
Ben orada öğrendiğim bir şeyi uyguluyorum.
Günlük tutuyorum. Günlük tutarken de hani ben dili değil de Elif'le konuşuyorum sanki.
Yani o olayları, yaşadığım zorlukları, o hikayeleri nötr bir şekilde anlatıp.
Günlüğüme yazıp, tabii bazen de şey oluyor, çok duygu boşalması oluyor, ağlamalar işte bazen o kızdığımız kişilere kötü şeyler de yazıyoruz günlüğümüze ama bundan sonra o duygu sağlatımından sonra ben evet Elif, yani
Elif'le konuşuyorum sanki kendimle konuşuyorum ve acaba bu yaşadığın şeyi sen birazcık büyütüyor olabilir misin diye soruyorum kendime.
Acaba sen kendi kafanda senaryolaştırıyor olabilir misin?
Yani olandan fazlası...
Senin zihninde mi oluyor?
Gerçekten yaşanan senin düşündüğün gibi mi?
Gerçek bu mu? Sen mi böyle algılıyorsun?
Çünkü biz bazen zihnimizin bizi sabota etmesine kurban gidiyoruz ve olanı değil de yani olandan fazlasını daha fazla anlam yükleyerek birazcık şişiriyoruz yani olayları.
Zihin çarpıklığı, düşünce çarpıklığı yaşıyoruz.
Çünkü zihnimiz çarpıtır.
Eğer onu düzgün yönetemezsek işte bu kitapta da olaylara dışarıdan bakabilmek için Daha mantıklı bir yerden bakabilmek için kendi isminizle hani kendinize hitap edin ki bir mesafe koyun.
O duygusallıktan çıkın diyordu.
Ben de kendimle bu şekilde konuşuyorum yazı dilinde yani yazarak.
Hem de orada benim fark etmediğim şeyler de açığa çıkıyor.
Bunu da uygulayabilirsiniz siz de.
Güvendiğimiz birisiyle konuşmak.
Bunu çok yapıyordum. Otuzlarıma kadar neyse ki arkadaş yönünden çok şanslıydım.
Mantık kalitesi yüksek olan aklı başında arkadaşlarım vardı.
Hala da var çok şükür.
Hani onları arayıp için içinden çıkamadığımda onlardan hani destek görüyordum.
Bu benim hayattaki en büyük şanslarımdan birisi.
Çünkü insan anlaşılmak istiyor.
Bazen hiçbir şey çözmek istemiyoruz.
Sadece anlaşılmak istiyoruz.
Duygudaşlık istiyoruz. Birine sarılmak istiyoruz.
Yani o krizi çözemeyeceğiz belki.
Giden gelmeyecek belki. Ayrıldık kaldık.
Belki biz terk ettik, belki biz o sınavda başarısız kaldık, o işi kaybettik, parayı kaybettik.
Yani neler neler sevdiğimiz bir insanı kaybettik.
Bazı şeylerin çözümleri olmuyor.
Değil mi? Yani o acının içinden geçmemiz gerekiyor, o zorluğun içinden geçmemiz gerekiyor.
İşte böyle zamanlarda illa bir çözüm yolu bulamıyorsak, bulmamız da şart değil.
Bazen sadece o duygunun içinden geçmek gerekir.
İnsan bazen böyle sevdiğine sarılmak istiyor.
Battaniye altında, burada benim battaniyem de var ama...
Koymadım. Bozmasın görüntüyü diye battaniyenin altında böyle birazcık battaniyeye sarılmak.
Bebekler ve kediler çok yapar bunu böyle yumuşak yumuş peluş hissi veren o battaniyeler.
Peluş battaniye diyorlar herhalde onlara.
Onlara sarılmak. Bu bile var ya sinir sistemimizi sakinleştirir.
Yumuşak bir şey çünkü. Yumuşak bir şeye dokunuyoruz falan.
Bir eğitimde galiba nefes eğitimindeydi.
Hocamız şey demişti. Yani şu ellerimizi koltuk altımıza şu şekilde.
Koyduğumuzda birisi bizimle sarılıyormuş gibi sinir sistemimiz rahatlıyormuş.
Yani iki elimizi koltuğumuzun altına aldığımızda.
Yani yanındayım diyen biri varmış gibi.
Varsa birileri zaten yanımızda olsunlar o dönemde.
Biz de onlara sıkı sıkı sarılalım.
Bazen sevdiğimiz birisi.
Pek çok kişiye sorduğumda benim de böyle bir rutinim var.
Zor zamanlarda neler yaparsın?
Üzüldüğünde neler yaparsın?
Acı çekerken neler yaparsın?
Yani ağlamanın dışında.
O duygu iniş çıkışlarını nasıl yönetirsin dediğimde bana iyi gelen sonunu başını bildiğim filmleri dizileri izlerim dediler.
Bir sürü arkadaşıma sordum ben bunu.
Herkes de aynı cevabı verdi.
Ben de bunu yapıyordum. Mesela Avrupa yakasını pek çok kişi kaç kere bitirmiştir değil mi?
Ya da yaprak dökümünde falan izliyorlar.
Aşkı memnu. Yani bunlar pek çok kişinin konfor dizisi.
Artık hani diziler iyidir kötüdür demiyorum.
Benim de böyle dizilerim vardı.
Ben doğudayken artık orada çok bunalmışken ve sıkılmışken beni böyle sev diye bir dizi vardı galiba TRT'de.
Öyle hatırlıyorum. O diziyi izlerdim sık sık.
Aslında kaç kere bitirdim ama iyi hissederdim o diziyi izlerken.
Hem de İstanbul'da çekiliyordu.
İstanbul'da sevdiğim için. Şimdilerde yabancı dizilerde de öyle.
Gilmore Girls gibi böyle sevdiğim diziler var.
Kasaba dizileri falan çok hoşuma gider.
Yani kafamı yormayan. Ama sonunu başını her şeyini bildiğim için de güvende hissediyorsun.
Yani o tanıdıklık hissi, onu daha önceden izlemişliğin nedense güvendesin.
Her şey yolunda sinyali veriyor.
Aynı şey gibi rutinlere devam edelim dedim ya.
Hani aynı onun gibi. Bu da benim zor zamanlar kitimde.
Açtığım diziyi bazen izlemiyorum bile.
Yani kafam nerelere gidiyor benim.
Ama yine de açıyorum. Yine de o birkaç böyle saat böyle çalıyor arkada.
Yemek yaparken falan da bunu yapıyorum.
Pek çok kişi de zaten yapıyormuş.
Şimdi yürüyüşten bahsettik.
Nefes egzersizleri.
Benim belki iki sene elimden tutan bir şey oldu arkadaşlar.
Belki daha önce bahsetmişimdir.
Gerçekten iyi olmadığım dönemlerde ben nefes egzersizleri öğrendim.
Nefes terapilerine gittim ve öğrendiklerimi her gün 15 dakika sabahları uyguladım.
Ve bütün enerjimi, içsel dayanıklılığımı...
o psikolojik sağlamlık dediğimiz rezilyansımı o dönem ben bu nefes egzersizlerine borçluydum.
Ki hala ara ara yaparım.
Gerçekten de bir şekilde beni toparlıyordu nefes egzersizleri.
Bir sürü nefes egzersizi var.
Lütfen YouTube'dan araştırın, bulun kendinize.
Zaten yoga yaparken de bir şekilde nefesinizi toparlıyorsunuz.
Yürüyüş yaparken de nefes almak zorunda kalıyorsunuz.
Nefes bizi en hızlı toparlayacak şey bu dönemlerde.
Zaten doğru nefes aldığımızda beynimize de artık bir şekilde o beyin kimyamızı etkileyeceği için.
Şimdi bir şekilde o beynimizi de doğru çalıştıracak.
Yani dengeli bir şekilde, düzgün bir şekilde çalıştıracak ve biz artık sağlıklı düşünmeye başlayacağız.
Çok fazla da esnerdim, böyle gözümden yaş gelirdi nefes egzersizlerinde ama sonra açılırdım.
Hatta böyle nefes darlığı yaşadığım, burnumun tıkalı olduğu hasta dönemlerimde bile bu nefes egzersizleri bana çok iyi gelmiştir.
Benim zor zamanlar kutumda, kitimde...
Mutlaka nefes egzersizi vardır.
Hiçbir şey olmaz. 10 dakika bunu yaparım.
Eğer böyle zorlu bir ortamdaysam, evimde değilsem, konfor hissetmiyorsam hemen nefesime odaklanırım.
Bunu da bir hocam vardı o dönemde.
Öğretmişti bize. Ama illa kursa gitmenize gerek yok.
Milyon tane zaten nefes egzersizi var.
Mutlaka siz kendinize göre bir tanesini bulursunuz.
Bu vagus sinirini yatıştırma, onu tetikleme, dürtme...
Bunun üzerine yapılan nefesler falan var.
Yani zihni sakinleştiren.
Bunlara bakabilirsiniz. Sıcak duş.
Yani nöbet günlerimde, yorulduğumda, kafamı toparlayamadığımda duşa girmek de bence bizi sakinleştiren bir şey.
O suyun fazla elektrik üretiyoruz ya düşünerek de sinir enerjisi üretiyoruz ve o su bizi bir şekilde nötrlüyor.
Topraklıyor da diyebilirim.
Öyle gibi hissediyorum.
Doğada zaman geçirmek hepimiz için mümkün olmasa da bence bu da.
Elbette ki bizi rahatlatacak bir şey.
Eğer bütçemiz varsa seyahat etmek.
Herhalde beni en güzel toparlayan, zor zamanlar kitimin bir numarası seyahat diyebilirim.
New York'a da böyle bir dönemde gitmiştim.
Daha doğrusu New York'a gitmeden önce...
6 ay önce fena bir ayrılık yaşamıştım ve iyi hissetmiyordum.
Yani hiçbir şey beni mutlu etmiyordu.
Yani yaz dönemi bilirsiniz zaten vedalar bizi büyütüyor ama biraz da böyle yoruyor.
O dönemde hiçbir şey beni mutlu etmezken dedim ki yani ben ne yapayım, ne yapayım?
Seyahat edeyim. Birkaç böyle şey gözümün önüne geldi.
Şuraya mı gitsem, buraya mı gitsem? Hiçbirisi beni heyecanlandırmadı.
Sonra dedim ki benim işte Amerikan vizem de yeni çıkmıştı.
Dedim ki ben New York'a gideyim.
Param falan da yoktu o dönemde ama bir şekilde biriktirdim.
Yaptım, ettim, çalıştım ve oraya gittim.
Gerçekten de o bana ayrı bir enerji verdi.
Çok hızlı toparlandım diyebilirim.
Tebdilli mekanda ferahlık vardır.
İlla o kadar uzaklara gitmeye de gerek yok.
Başka bir ilde bir arkadaşımız oturabilir.
Belki hafta sonları işten izin alıp da ya da hafta sonları bir şekilde yer değişikliği yapabiliriz.
Ben bazen Eskişehir'e gidiyorum.
Buradan hızlı trenle 2 saat zaten öğrenciliğimin geçtiği yer.
Orası benim güvende hissettiğim bir yer.
Bu yüzden böyle hayatımla ilgili kararlar alacağım zaman Bir şekilde karar veremiyorsam iyi hissettiğim, güvende hissettiğim etrafımda böyle yerler varsa benim için Eskişehir.
Çünkü iki saat yani benim için yol o kadar uzun değil.
Zaten buradan İstanbul'da karşıya geçmek bile kaç saat sürüyor.
Güvende hissettiğim yerlere gidip yürüyüş yapmak, orada zaman geçirmek kendimi iyi hissettiriyor.
Ve şöyle dönüp baktığımda birkaç tane radikal kararım oldu hayatımda gerçekten de.
Önemli kararlardı bunlar.
Ben o dönemlerde hep Eskişehir'e gitmişim.
Öğrencilik yaşadığım, orada iyi hissettiğim yerlerde tekrar dolaşmışım.
Dönüp baktığımda bunu hatırlıyorum, bunu anlıyorum daha doğrusu.
Biz de belki şehrimizde, semtimizde bize böyle iyi gelen yerlere çıkabiliriz.
Zaten yer değişikliği dediğim gibi her şekilde iyi gelir.
Altını çizdiğimiz kitaplar vardır, başucu kitaplarımız vardır.
Benim de uzun süre başucu kitabım...
Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler kitabıydı.
Altını falan çizmiştim.
Böyle çıkamadığım bir döngü vardı hayatımda.
Sürekli o kitabı okuyordum ya belli yerleri, satırları çizmiştim.
Hatta çok paylaşım yapıyordum ben saatinde de.
O kitap bana bayağı iyi gelmişti o dönem.
Şu an tabii değişiyor. Yani yaşımıza ve döngülerimize göre zor zamanlar kitimiz, oradaki araç, alet, edevat değişiyor sevgili dostlar.
İhtiyaçlarımız değişiyor çünkü.
O dönem ki Elif'in duygu dünyası başka, başka bir şey.
Belki önceden işte film izlemek, dizi izlemek iyi gelmiyordu.
Şu dönem bana iyi geliyor.
Belki yazmak o dönem iyi gelmiyordu.
Şu dönem iyi geliyor. Yani bunları aslında biz biraz değiştirebiliriz.
Kendimizi keşfederek değiştirebiliriz.
Bazı şarkılar, playlistler, motivasyon konuşmaları.
Ben açar açarım izlerim.
Beni böyle gaza getiren, toparlayan.
özellikle kadın konuşmacılar varsa, kadınların hikayeleri varsa, kitapları varsa mutlaka onlara elim gider, bakarım.
Ya da böyle bir defterim vardı önceden, şu an tutmuyorum ama kitaplardan böyle kalbime dokunan, bana güç veren cümleleri yazardım önceden, onlara falan bakardım.
Şimdi az önce de bahsettim, bazı zorluklar yaşanmak zorundadır.
Bazı şeylere çare bulamayız.
Bazı kayıpların çaresi yoktur.
Ya biz kalmak zorundayız, ya onun gitmesi gerekir.
Ölüm gibi, kaybediş, iflas, her türlü kayıp.
Hepsi zor. Bazı şeylerin çaresi o dönemde yok gibidir.
Paran da yoktur, terapiye gidemezsin.
Her zaman böyle bir lüksümüz de olmuyor.
İşte öyle zamanlarda bence ihtiyaç duyduğumuz şeylerden bir tanesi maneviyat.
Hiçbir şey yoksa o içimizdeki o manevi değerler bizi...
Bizim elimizden tutabilir.
Artık neyse bizim değerlerimiz, inandığımız güç neyse herkesin kendine göre vardır.
Yani bu konuda şöyledir böyledir diye bir şey söylemiyorum.
Herkesi ayakta tutacak, içinde bir güç vardır zaten, manevi bir güç vardır.
Bazen de ona dayanmakta.
Aslında bazen demeyeyim, çoğu zaman belki ona dayanmak gerekiyordur.
Ama dediğim gibi...
Hiçbir şey kalmadığında elimizde böyle bir şey de var.
Zaten biz millet olarak da değerleri yüksek insanlarız.
Manevi değerleri yüksek insanlarız.
Geçmişte de pek çok zorlu savaşların içinden böyle geçmişiz.
Kendi kişisel tarihimizde de bazı savaşların içinden böyle geçebiliriz.
Bazen bize iyi gelen bir manzara, bir fotoğraf da bizim zor zamanlar kitimizi oluşturabilir sevgili dostlar.
Böyle bir şey var mıydı?
Mesela ayçiçeği benim için böyle bir şey.
Bir metafor hayatımda.
Güneşe bakıyor. Her zaman gözü güneşte, her zaman gelecekte ışıkta.
Kendimce anlam yüklediğim şeyler bunlar benim.
Ama sizin de böyle bu tarz araçlarınız olabilir.
Bir de şunu ben kendime çok sık hatırlatıyorum.
Bir yıl sonra bu üzüldüğün şey hala hayatımda olacak mı?
Yaşadığım şey gerçekten...
Bir yıl sonra benim canım bu kadar sıkacak mı?
Biraz da böyle gerçekçi taraftan bakmak lazım.
Böyle kendimizle konuşmalar yapmalıyız.
O acının içinde de sürekli kalamayız neticede değil mi?
Ben önceden şunu da fark etmiyordum.
Yani zihnim savaş kaç modunda özellikle çok büyük kriz varsa bir kayıp varsa o dönemlerde o anlarda dediğim gibi nefesimi tutuyordum.
Çünkü sanki böyle eski insanların bir kaplan yırtıcı hayvan görmüş de böyle kala kalmış gibi.
Bu tepkileri biz şu anda en ufak şeyde görüyoruz.
Belki ciddi konuşmalar yapmamız gerekiyordur patronumuzla ya da işte partnerimizle.
Bunun öncesinde bile biz böyle bir kala kalıyoruz.
Savaş kaç modunda oluyor.
Bir kriz olduğunda iş yerinde filan.
Aslında orada... Burada kendimize şunu hatırlatmamız lazım.
Ben artık bunu yapmaya başladım öğrendikten sonra.
Şu an savaş kaç modundayım ama gerçek bir savaş yok, gerçek bir tehdit yok.
Kendimi telkinlerle, nefes egzersizleriyle bunu anlatmaya çalışıyorum.
En azından eskisi kadar beni yormuyor.
Otomatik olarak da zaten refleks olarak biz bunu yaşıyoruz.
Ama fark ettiğimizde, durduğumuzda, nefes aldığımızda, şöyle bir gökyüzüne baktığımızda, etrafımıza ne var ne yok diye baktığımızda çok çabuk da toparlanıyor aslında.
Yani pratik yaptıkça bunlar içinden geçilen şeyler.
Bölüm biterken benim aklıma gelenler şimdi bunlar arkadaşlar.
Yani not almıştım aslında nelerden bahsedeyim falan diye ama pek çok şeyden bahsettim.
Sizin hangi araçlarınız var?
Zor zamanlar kitinizi neler oluşturuyor?
Bunları da benimle paylaşmanızı çok isterim.
Belki telefonunuzun böyle bir not yerine böyle birkaç tane şeyi sıralayabilirsiniz kendinize hatırlatmak için.
Switch. Nefes al, bir 10 dakika yürü, hareket et gibi böyle.
İlla benim romantize ettiğim şekliyle olmak zorunda değil ama size iyi gelen şeyler vardır.
Ve bunların dışında olan şeyler de olabilir.
Yani bu insanın kendi yaşam şekline göre de değişir dediğim gibi.
Bitmeden şu da aklıma geldi.
Mesela kuaföre gitmek. Son...
Özellikle son 3-4 yılda keşfettiğim bir şey.
Ne zaman kuaföre gidiyorsam kendimi toparlamış olarak buluyorum, dönüyorum.
O kişisel bakımı da öz bakımı da destekleyen bir şey ya.
Canınız çok sıkkınsa gidin kuaföre bir manikür yaptırın, bir şeyler yaptırın.
Yani bir renk gelsin yüzünüze.
Gerçekten çok olumlu bir etkisi var.
Yani terapiye gidemiyorsak böyle güzel bir şey de olabilir arkadaşlar.
Şimdi bölüm biterken son bir şey söylemek istiyorum.
Biraz uzun tutmuş olabilirim bu bölümü.
Yaşanan her duygunun, her olayın bir son kullanma tarihi var.
Ne olursa olsun. Yeter ki biz ona tutunmayalım.
Bir misafir gibi algılarsak yaşadığımız şeyleri, olayları, geçici.
Ben de geçiciyim.
Yaşadıklarım da geçici. Bir misafir gibi algılarsak ve tutunmazsak, yapışmazsak, onunla biri olmazsak, o acı, o zorluk neyse, o günüm...
Birinde bitecek, o misafir gidecek, o son kullanma tarihi gelecek.
Lütfen sıkıntılı dönemlerinizde bu söylediğim şeyi kendinize hatırlatın olur mu?
Çok teşekkür ederim beni dinlediğiniz için, güzel paylaşımlarınız ve yorumlarınız için.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
