
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde yürümenin yaşamımız için neden önemli olduğundan bahsediyoruz. Ben Saatini instagramdan da takip edebilirsiniz.
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, yaşama, insana dair pek çok şey bulabileceğiniz Ben Saati'ne hoş geldiniz.
Ben Elif. Bundan yaklaşık 2600 yıl önce adamın biri çıkıp meydana insanlara demiş ki yürüyün modern dünya bizi alabildiğince oturtacak şekilde tasarlansa da ben size bugün
yürümenin yani belki de yapmayı en iyi bildiğimiz şeyin yine aynı modern dünyada keyifle yaşayabilmek için ne kadar önemli olduğunu anlatacağım.
Başlayalım mı? 8 aylıkken öğrendiğimiz bir şey yürümek.
Yüzyıllardır bu eylemi gerçekleştiriyoruz.
İnsanoğlu haber taşımak, sıcak iklimlere ulaşmak, göçmek, seyahat etmek, kilo vermek, sağlıklı yaşamak.
Bazen de sadece kafadaki sorunlardan biraz uzaklaşabilmek için yürümüş ve yürümeye devam ediyor.
Biz bu hareketi otomatikleştirdiğimiz ya da içselleştirdiğimiz için üzerine düşünmüyoruz.
Sanki doğduğumuz andan beri biliyoruz yürümeyi ve bu çok sıkıntılı.
Sıradan bir şeymiş gibi geliyor artık bize.
Ama geçmişte bu eyleme çok önem verilmiş insanlar.
Yürüyüş ritüelleri varmış birçok kültürün.
Bir örnek vereyim. Efsanelere göre sıcak taş veya közlenmiş kömür üzerinde insanlar çıplak ayakla ateş yürüyüşü yaparmış.
Bakın özellikle Hint Yarımadası, Çin, Yeni Zelanda gibi farklı bölgelerde dinsel törenlerde bir gelenekmiş bu.
Şimdi niye bunu yapmış insanlar?
Ateşin üstünde yürüdüklerinde kişi ruhunu temizlermiş ya da o sene iyi bir hasat alırmış.
Buna inanırlarmış yani.
Yürüme ile bu inançlarını birbirine bağlamışlar ve bir ritüel ortaya çıkmış.
Antik Yunan'da da birçok düşünür, yürümeye övgüyle yaklaşır.
Sokrates bir sokak filozofuydu.
Çıplak ayakla sokaklara düşüp gerçeği ararmış.
Gerçek bilgi nedir diye insanlara soru sorup saatlerce yürürmüş.
Hiç uzaklara gitmeye gerek yok.
Kendi kültürümüze, Türklerin tarihine bakarsak biz göçebe bir topluluktan geliyoruz.
Bizim bu artık DNA'mızda var.
Atalarımız su kaynağı bulmak, avlanmak, yeni yaşam yerleri keşfetmek.
Yani... yaşayabilmek için yürümüşler.
Ama beni en çok etkileyen bilgi şu olmuştu araştırmalarımı yaparken.
2600 sene önce bize yürüyün diyen adam var ya işte o kişi Hipokrattır.
Yani modern tıbbın atası.
Yürümek en iyi ilaçtır demiş.
Ve yapılan araştırmalara, incelemelere bakınca da sadece beden sağlığı için değil, ruh sağlığımız için de bu sözü söylediğine inanıyorum ben.
Ateş üzerinde yürüyenler de bana katılabilir aslında.
Şimdi yolda kime sorsan yürümek kötüdür demez ki.
Genel kanı onun bize iyi geldiği yöndedir.
Hani deriz ya ben hava alıp geleyim.
Çıkıp bir dolaşayım bastılar bana.
Bu şekilde içsel olarak yürümeye, kendimizi sokağa atmaya yönelmiyor muyuz?
Bu konuyu anlatmaya bile ben yürürken karar verdim.
Sonra biraz literatüre baktım.
Bu konuyla ilgili bir sürü kitap yazılmış biliyor musunuz?
Yani birilerinin dikkatini çekmiş konu.
Ben bu podcast için 3 tane kitabı inceledim ve 3'ü de birbirinden farklı ele almış konuyu.
Anlatılanlar da böyle Google'da ya da YouTube'dan edindiğimiz hap bilgileri sunmuyor bize.
Konuyu daha derinlemesine ele almışlar.
Felsefesini bile yapmışlar.
Onlardan da bahsedeceğim birazdan.
Peki sen neden bu konuyu seçtin diye soranlar olursa.
Şöyle anlatayım.
Son günlerde sağlık problemlerinden kaynaklı doktor tavsiyesi üzerine rutinlerime yürüyüşü ekledim.
Yani reçeteyi. Yürüyüşü yazan doktorlar da var işte.
Bazen parkta 20 dakika bazen sahilde 1 saat yürüyorum.
Ve bu rutinlerden sonra yürüyüş rutinimden sonra modumun pozitif yönde değiştiğini daha iyi hissettiğimi.
Geceleri sık sık uyanan birisiyken artık hiç uyanmadan uyuduğumu, derin bir uyku çektiğimi fark ettim.
Dengesiz salgılanan kortizol yani stres hormonumun etkileri azaldı.
Yani daha da huzurlu hissetmeye başladım.
Sonra da sorguladım. Faydacı yanım benim illaki sorgular.
Nasıl iyi geliyor? Neden iyi geliyor?
Ya da bunun süresi, hızı?
Ne olmalı gibi? Bunların cevaplarıyla bu eylemi hayatımızda daha farkındalıklı, daha kalıcı ve yapıcı hale getirebiliriz.
Bugün dünyada ölüm en çok kalp damar hastalıklarına uğruyor.
İşte yürümek ilk önce kalp sağlığı için önemlidir.
Kalp hastalığına yakalanma riskini %20 oranında azalttığını söylüyor araştırmalar.
Ve bunun için haftada 5 gün 30 dakika yürümemizi öneriyor doktorlar.
Toplumuzda artan şeker hastalığı için de yürümek birebir.
Yemekten sonra bir rehavet ağırlık çöküyorsa üstünüze kan şekeriniz hızla yükseliyordur.
Koltuğa uzanmadan önce hemen kalkıp böyle 10 dakikalık kısa bir yürüyüş yaparsak o ağırlık yani insülün direnci oluşmayacak.
Böylelikle biz diabetten de korunacağız.
Ve düzenli yürüyüşün meme kanseri riskini de ciddi oranda azalttığı artık biliniyor.
Bu konu üzerine çok araştırma yapılmış, çok çalışma yapılmış.
Bunlar açıkçası bilmenizi istediğim temel ve hayati bilgiler.
Peki yürüme hızımız nasıl olmalı?
Hız arttıkça kalp hızı da artıyor ya kalp atış hızı da.
Yani nefes nefese mi kalmalıyız?
Öyle bir yürüyüş mü olmalı?
Yoksa çok rahat mı? Etrafa böyle sallana sallana bakarak mı yürümeliyiz?
Prof. Dr. Murat Aksoy'dan dinlediğim bilgilere göre yürümeye yeni başlayan biri orta derece hızla yürümeli.
Bu ne demek? Bunu nasıl ölçebiliriz?
220'den yaşımızı çıkarınca bizim kalbimizin maksimum atması gereken hıza ulaşıyormuşuz.
Orta derece yürüyüşte bunun %50'si %70 civarında oluyormuş.
Bir örnek vereyim 220'den işte 40 yaşındaysa kişi çıkardığımızda 180 %50'si nedir?
90 hızımız kalp atış hızımız 90 ya da 100 civarı da olacak.
Bunu akıllı saatle ölçebiliriz.
Akıllı saatimiz yok nasıl hesaplayacağım ben diyorsanız daha pratik bir yolu var bunun.
Onu hemen söyleyeyim.
Yürürken konuşabilmelisiniz ama şarkı söyleyememelisiniz.
Aynı anda şarkı da söyleyebiliyorsak o bir egzersiz olmuyormuş.
Yani böyle bir şey kriter var.
Ama nefes nefese de kalmayacağız yürürken.
Böyle bir hızda yürümeliyiz yani.
Bir de şu sağlık için günde 10 bin adım hikayesi var.
Onu da size hemen çürüteyim.
Bu bir iddia aslında.
1964 yılında Tokyo Olimpiyatları'ndan sonra adım sayar cihazını satmaya çalışan bir Japon şirketinin pazarlama tekniğiymiş aslında.
Ya kim her gün 10 bin adım yürüyebilir ki?
2 saat demek ve her gün bu vakti bulamayabiliriz.
Ve böyle bir eylemi rutine koymak bizi zorlayabilir.
Sürdürülebilir değil bir kere.
Harvard Tıp Fakültesi sağ olsun bu 10.000 adım tezini çürütmüş ve demiş ki günde 4.400 adım sizi ciddi hastalıklardan korur.
Ama 7.500 adımdan sonrası da ömrü uzatır.
Ne kadar çok adım atılırsa o kadar iyi.
Ancak yine de denge önemli diyelim burada.
Her türlü hormonal denge içinde yürüyüş birebirdir.
Hatta bize enfeksiyonlardan da koruduğu yapılan başka çalışmalarda ortaya konulmuş.
Gen üzerinde bile bakın DNA'mız üzerinde bile yürüyüşün etkisi varmış.
Çok ilginç bir bilgi vereyim burada.
Obezite geni olan birisi yani ailede böyle bir hikayesi olan birisi bu egzersiz yaptığında ve yürüyüşü eklediğinde o genin kişiye olan etkisi azalıyormuş.
Hatta kontrol edilebiliyormuş.
Bence bu müthiş bir şey.
Her türlü bir bilgi de benim gibi kahveseverlere gelsin.
Yine yapılan araştırmalara göre kahvenin verdiği enerjiden daha çok enerji veriyormuş yürüyüş.
Kahve diye uyandığım sabahlar yürüseydim daha fit olurdum herhalde.
Hem de daha enerjik.
Neyse. Son bir hap bilgi vereyim.
Tatlı krizi yaşayanlar, düzenli yürürseniz tatlı yeme isteğiniz de azalıyormuş benden söylemesi.
Anksiyete ve depresyona iyi geldiği, ruh sağlığı içinde çok faydalı olduğu detaylıca açıklanıyor.
Reçeteye artık az önce dediğim gibi yürüyüş bile yazan doktorlar var.
Demek ki o doktorlar hipokrat yeminin hakkını veriyorlar.
Bu kadar yeter mi yürümeye övgü için?
Yetmez tabii. Şimdi biraz da başka açılardan bakalım.
İşin felsefesine, magazinsel kısmına gelelim.
Forrest Gump filmini biliyorsunuzdur belki.
Başrol karakter Tom Hanks film boyunca hep koşuyor.
Filmin başında şöyle bir replik var başrolün söylediği dikkatimi çekmişti.
Annem insanların ayaklarına bakarak onlar hakkında çok şey anlayabilirsin derdi.
Nereye gittiklerini, nereden geldiklerini.
Şimdi herkes sık sık giydiği ayakkabıyı bir düşünsün bakalım.
Kuzey ve Güney Kutbu ile Everest zirvesine yürüyerek ulaşan ilk kaşif Erling Kage, Oslo'lu birisi, avukat aynı zamanda, yazar ve yürüme uzmanı diyelim.
Kitabında şöyle diyor.
Kişinin yürüme tarzı genetiktir.
Hayatımızın geri kalanında attığımız adımlar kim olduğumuza dair bir şey söyler.
Bir polisin yürüyüşü ile bir dilencinin, pilotun, askerin, mankenin yürüyüşünü düşünün diyor.
Hepsinin gündelik işleri birbirinden çok farklıdır.
Polisin ya da askerin işe düzeni korumak olduğu için bedeninin kontrolü, hareketleri de otoritesini yansıtır.
Şöyle bir baktığımız zaman o otoriteyi beden dilinde görürüz.
Yürürken bile dimdik yürür zaten.
Dilenciye baktığın zaman da onun o çetin ve zor hayatı duruşunu ona göre değiştirir.
Onun duruşu daha farklıdır.
Gerçek dilenciden bahsediyoruz tabii ki şu an günümüzdeki dilenciler daha farklı sanki.
Hani deriz ya yürüyüşünden belli.
Aslında bunu söylemeye çalışmış galiba Erling KG.
Pek çok ülkede polisler suçluları yürürken hareket etme biçimlerine göre tespit etmeye çalışır.
Bu çok ilginç.
kimi insanın yürüme tarzı güvensiz ve savunmasız olduklarını belli ettikleri için bu şekilde onları fark edebilirlermiş.
Amerikalı seri katil Ted Bunny kurbanı sokakta yürüme biçiminden tanırım demiştir.
Yürüyüş şeklimize bir bakalım bir gözden geçirelim bence.
Konu çok ürkütücü yerlere gelmeye başladı.
Demek ki nasıl yürüdüğümüz nasıl hissettiğimiz de yansıtabiliyor.
Dimdik mi yürüyoruz yoksa omuzlar aşağıya mı düşüyor?
dik bir duruşla yürüdüğümüzde iyi hissederiz.
İyi hissetmesek bile bir süre sonra bu duruş bizim modumuzu değiştirir.
Bir deneyin bakalım. Ancak omuzları aşağıda yürüyen birinin iyi hissetmediği yüzünden, duruşundan fark edilir.
İlla bir katilin kurbanı olmaya gerek yok.
Depresyonda olduğumuzda ya da kaygılı, huzursuz, tedirgin olduğumuzda da yürüyüş şeklimizden bunlar anlaşılabilirmiş.
Buradan yakalayalım kendimizi.
Uzun yürüyüşlerde eğer farkında olmadan Duruş şeklimiz söylediğim gibi değişiyorsa hani omuzlarımız düşüyorsa böyle biraz kamburlaşıyorsak iç dünyamızda gezinen
o duygulara bizi rahatsız eden düşüncelere bir bakalım.
Hazır konu duygulara gelmişken işin bir de şu yanı var.
Bazı arkadaşlarım çok hızlı yürüyor benim.
Sahilde yürürken hani tempolu yürüyelim diye çıkıyoruz ama sanki böyle koşa koşa önden gidiyor.
İş hayatında da böyle.
Bu tür kişiler iş yaparken de hızlı, hareketleri hızlı, yürüyüşleri hızlı.
Bu hızlı adımlar ve hareketlerin duygularımızdan kaçmakla ilgili olduğunu söylüyor uzmanlar.
Kendimizden kaçmak, o andan ya da o anda bir acı çekiliyorsa ondan kaçmak için.
Bir dönem kardeşimde vardı bu hız olayı.
Her şeyi böyle çok hızlı yapardı, hızlı yürürdü.
Çok yavaş bulup bütün işleri kendisi hızlı hızlı yapardı.
En son isyan etmiştim.
Çünkü bu sefer de insan kötü hissediyor.
Çok yavaş olduğunu düşünüyor.
Düşüncelerden kaçmak için yürürüz demiştik.
Bu kötü bir şey mi? Aksine psikologum bana öfkeyle baş etmek için bol bol yürümeyi tavsiye etmişti.
hem de şöyle hışımla atacaksın adımlarını böyle sallana sallana değil demişti.
O zaman beni yoran duygularla bedenim sıkışmazmış ve sakinleşirmişim.
Burada söylemek istediğim şey belki düzenli yürüyüş ile kendi bedenimizi takip edebilmemiz, edebilmemizin önemi.
Bakın kuzey kutbuna yürümüş adam bu az önce bahsettiğim early kage de buna ilaveten seri adımlarla yürüdüğümde Pek çok duyguyla aramda mesafe oluşuyor sanki.
Yavaşladığımdaysa geri dönüp yaklaşıyor o duygular bana demiş.
Yürürken bir yandan hayatımın merkezi haline geliyorum.
Bir yandan da kendimi tamamen unutuyorum der kitabında.
İşte bu. Tam bir akış ve anda kalma hali bence.
Belki de yürürken bize iyi gelen şey tam da bu.
Ben saatinin amacına hizmet eden bir eylem yürümek.
Ama andan kaçarak değil, belki telefona bakmadan, belki kendi hızımızda yürüdüğümüz, bastığımız yeri, yerdeki taşı, uçan kuşu, etraftan gelip geçenleri görerek bedenimizin
bu düzenli devinimleri ile içsel bir keşif yolculuğuna çıkabiliriz.
Hani yeni gittiğimiz bir şehri sokaklarından yürüyerek keşfetmek gibi düşünebiliriz bunu.
Kendimizle ilgili bilmediğimiz çok şey var.
Onları keşfetmek için bile birkaç adım atabiliriz.
Bir de şu var hatırlamak için yürümek.
Unuttuğumuz bir şeyi hatırlamak için eğer yürüyorsak eğer o hani aklımda takıldıysa unuttuğumuz o hatırlamaya çalışırken o şeyi yavaşlarız biz.
Bir düşünün yani fark edeceksiniz böyle bir.
hareketlerimizin yavaşladığını adımlarımız yavaşlar ve bir süre sonra gerçekten o unuttuğumuz hatırlamaya çalıştığımız şeyi hatırlarız.
Hangi işi yaparsak yapalım yürümek bizim yaratıcılığımıza çok iyi gelen onu çok besleyen bir şey.
O yüzden herkesin bildiği edebiyatın işte babalarından biri olarak anılan Charles Dickens günde 32 kilometre yürüyormuş.
Düşüncelerindeki tıkanıklığı açmak için bunu yapıyormuş.
Yürüyüşten sonra da metninde takıldığı yerleri açtığı ve sayfalarca yazdığını dile getirirmiş.
Sonra Haruka Mukarami var.
Yine çok iyi, başarılı ve hala yaşayan bir yazar.
Sahilde Kafka gibi kitapları var.
Bu adam önce barmenmiş.
Hayatını okumuştum, biyografisini okumuştum.
Sonradan yazar olmaya karar veriyor ve o yazma hayatına artık yazı hayatına giriyor.
Bunun için de önce işte barını kapatıyor, hayatına bir çeki düzen veriyor, rutinlerini düzenliyor.
Gününü ikiye ayırırmış.
Her gün yazmış ve koşmuş.
Koşmasaydım yazamazdım diye bir kitabı var yazarın.
Gerçekten de yürüyüşlerle koşuya evrilen o düzenli rutini sayesinde üretken bir yazar olmuş.
Nietzsche'nin hayatına baktığımızda onun hayatı çok ızdıraplı ve hastalıklarla geçmiş.
Gözleri de iyi görmüyormuş Nietzsche'nin.
Ve yürümeyi... bazı acılarını hafifletmek için kullanmış.
Hastalıklarından dolayı yaşadığı acıları biraz daha hafifletebilmek, hayatı biraz daha çekilir hale getirebilmek için yürümüş.
Eserlerin de bunun sayesinde yazabilmiş aslına bakarsanız.
Çok sıkı çalışırken Steve Jobs bazen teknolojiye işte ara verip stratejiler geliştirmek için yürümüş.
Hatta yürürken toplantı falan yapıyormuş yani.
Öyle bir adammış. Albert Einstein da çalışmaları arasında düşüncelerini yavaşlatıp toparlamak için o da yürürmüş.
Yürümek hayatının büyük bir parçası olmuş.
Israrla şunu söylemiş kitabında.
Aklımda hızla akan düşünceler ben yürürken başkalaşıp berraklık kazanıyor.
Yürüyüşün başında her şey kaos halinde ama varacağım yere yaklaştıkça her şey düzene girer.
Biz her yere metro ile veya arabayla otobüsle giderken bu nasıl olacak?
Nasıl bizim zihnimiz berraklaşacak?
O vasıtalarla varacağımız yere o kadar hızlı ulaşıyoruz ki daha evdeki hayatımızdan henüz uzaklaşamadan işe veya ofise artık ne...
Oraya varıyoruz iş yerimize okulumuza yürüyerek gittiğimizde belki çok büyük işte ya da heyecanlı bir şey yaşamıyoruz ama dikkatimizi ilgimizi çeken bir şeylere illaki denk gelebiliyoruz
ve orada bir alan açılıyor evden yani bıraktığımız.
O hayatı kafamıza taşımıyoruz artık işe giderken.
Sonra işe vardığımızda belki de zihnimiz berraklaşıyor, resetlenmiş oluyor.
Nihan Kaya'nın şu satırlarını sizinle paylaşmak isterim.
Çok hoşuma gitmişti. Yürüdüğümüzde sadece bedenimiz yürümüyor.
Zihnimiz, bilincimiz, hatta bilinç dışımız da yürüyor bizimle.
İçinden çıkamadığımız durum.
içinden çıkamadığımız ilişki, içinden çıkamadığımız aile, içinden çıkamadığımız kural, hafız olduğunu hissettiğimiz bir zihniyet varsa ki mutlaka vardır, yürümek bedeni ruhla
temas etmesi üzerinden bunların içinden çıkabilmek adına bir kapı aralıyor bize.
Ve bu kapıdan geçerken biz dünyamızı, düşüncelerimizi keşfediyoruz.
Bunun için yalnızca yürümek gerekiyor.
Elimize telefon, kitap, başka bir şey almadan sadece dışarıya ve kendimize odaklanarak böylelikle zihnimiz de rahatlayacak ve oradan çıkmanın yani o hapsolduğumuz
durumdan çıkmanın bir yolunu mutlaka bulacağız.
Erling Kage'ye sormuşlar.
Güney kutbuna nasıl yürüdün diye.
O da önce bir ayağımı öne uzattım sonra diğerini.
Bunu yeterince tekrarlayınca dünyada dilediğiniz kutba ulaşabiliyorsunuz demiş.
Aslına bakarsanız çok basit gibi görünen bu cevapta Büyük bir gerçek gizli.
Bugünden itibaren yürümeye başlayalım mı?
Kendinizi iyi hissetmiyorsanız yürüyüşe çıkın.
Ruh haliniz düzelmezse tekrar yürüyüşe çıkın diyen Hipokrat'ı dinleyip düşünmek, iyileşmek, yaratmak, bulmak, keşfetmek, affetmek, esnemek,
dinlenmek adına yürüyelim mi?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
