
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Yola çıktığında sadece şehir değişmez; bakış açısı, duygular, benlik de değişir. Bu bölümde, seyahatin içimizde açtığı pencereleri, “yeni”nin bizi nasıl büyüttüğünü ve neden iyi geldiğini konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Küçükken evdekilere kızdığımda başımı alıp gideceğim görürsünüz siz derdim.
Ben ergen asiliğimi böyle yansıtıyordum o dönem.
Üniversiteyi başka bir şehirde okumak benim için bu yüzden çok mühimdi.
Gerçekten de bunun için çabaladım.
Hep uzaklara gitme isteği vardı içimde.
Belki de daha önceki bölümlerde anlattığım o aidiyet arayışının bir devamıydı bu.
Anneannem rahmetli, senin iki kaşının arasındaki boşluk çok uzun.
Seni biz çok daha uzak bir dağın ardına gelin ederiz derdi.
Yani sen uzaklara gidersin demek isterdi.
Şimdi onlardan biraz uzakta bir sürü dağın ardından başka bir şehirde bu bölümü yapıyorum.
Ve gelin olmadım henüz.
Üniversiteyi arzuladığım gibi başka bir şehirde okudum.
Ama işler ilk başta pek de hayal ettiğim gibi gitmedi.
Alışamadım. Küçük bir yerden çıkıp gidiyorsun.
Kaygılar, belirsizlik, yalnızlık hissi bu böyle 6 ve 8 ay arası sürdü.
Konfor alanından çıkmak için can atan ama oradan çıkar çıkmaz panikleyen biri.
Evet bu ikisi aynı anda ben olabiliyormuşum.
Fakat dönüp baktığımda o şehir bana o kadar çok şey öğretmiş ki.
Çünkü bazen yolculuk dediğimiz şey bavulu böyle kapıya koyup gitmek değil.
Kendimizin farklı bir haline doğru yürümek.
O halimizle yolda karşılaşmak gibi.
Aslında bu bölümde anlatmak istediğim tam olarak bu.
Yola çıkmak, başka sokaklarda yürümek, başka mutfaklarda yemek yemek, başka diller duymak ve bütün bunların insanın iç dünyasında açtığı pencereler.
Lisede yabancı dil sınıfındaydık ve sadece 7 kişiydik.
Böyle özel sınıf gibi ama tabii öğretmen lisesi mezunuyum.
Devlet okulunda okudum.
Öyle denk geldi. Belki de az kişi olmanın etkisiyle biz birbirimize çok daha dikkat ediyorduk.
Çok daha fazla şey paylaşıyorduk.
Ve nedense hepimizde bir yurt dışı merakı vardı.
E şimdi yabancı dil okuyorsun, kitaplarda, videolarda bunları görüyorsun.
Haliyle ilgini çekiyor.
Bizim de farklı kültürleri gördükçe içimizde bir kıpırtı oluşuyordu.
Şimdi o sınıftan 3 kişi başka ülkelerde yaşıyor.
Biri Belçika'da, biri Balkanlarda sanırım, biri Portekiz'de.
Ben ise bütçem el verdiği kadarıyla böyle küçük küçük keşfetmeye devam eden tarafta kaldım.
Üniversite bittikten ve çalışma hayatına başladıktan sonra insan biraz yerleşiyor ya, benim o çekip gitme isteğim yerini yeni yerler görme heyecanına bıraktı.
Doğuda çalıştığım yıllarda Doğu ve Güneydoğu'nun birçok şehrini gezdim.
İyi ki de yapmışım. Artık şimdi gitmeye kalksam biraz zor geliyor.
Ama orada yakınken daha kolay oluyor bu işler.
Bazı şehirleri böyle sadece coğrafya dersinden biliyordum o zamana kadar.
20'li yaşlara kadar.
Muş'a atanınca açıkçası ufak bir kültür şoku yaşadım.
Kışın sertliği, yalnızlık, küçücük bir şehir zordu.
Çok gençtim, küçücüktüm.
Tek başımaydım ve üstelik isteyerek gelmemiştim.
Ama sonra şöyle bir noktada kendimi yakaladım.
Ya madem buradayım bunu avantaja çevirebilirim.
Ve öyle de yaptım. Çevre ileri gezmeye başladım.
Dediğim gibi Doğu ve Güneydoğu'yu epey dolaştım.
Hasankeyf'e gittim. Bu benim için bir kazanım.
Benim gördüğüm yerler şimdi suyun altında.
O yüzden kendimi şanslı hissediyorum.
Sümelema Manastırı'na çıktım.
Yani o manastıra kadar çıkabilmek, onu böyle canlı canlı görebilmek gerçekten çok güzel bir his.
Şimdilerde oraya çıkılamadığını kapatıldığını duyuyorum.
Uzaktan böyle bakıyorlar. Gerçekten şanslıymışım.
Bir kültürün bir tarihin böyle tam kenarında dolaşmışım.
Bir yere gidip geri döndüğümüzde aslında aynı kişi olmuyoruz derler ya.
Ben bunu sonradan fark ettim.
İstanbul'a tayin olduğumda fark ettim.
Yani belli bir süre sonra doğudan geldiğimde ben değişmişim.
O zorluklar, o bazı konulardaki yokluk beni esnetmiş, dayanıklılık kazandırmış.
Burada herkesin yani İstanbul'da çalıştığım yerlerde herkesin dert ettiği şeyler bana böyle kolay basit şeyler geliyordu.
Ya ben neler gördüm neler yaşadım diye içimden gülüm serdim.
Sanki hani askere gitmiş gibi düşünün.
Ülkemizin her köşesi çok güzel ama çok farklı.
Çalışma şartları da çok farklı.
Size kazandırdığı şeyler de farklı.
Peki siz ne düşünüyorsunuz?
Yolculuk yapmayı, seyahat etmeyi seviyor musunuz?
Böyle benim gibi ilk başta zorunlu olarak gittiğiniz bir yer oldu mu?
Bu yolculuklar, bu zorunlu gidişler sizi ne anlamda değiştirdi?
Ya da bulunduğunuz ilin, komşu illerin, ilçelerin güzelliklerini keşfediyor musunuz?
Deneyimleriniz nasıl? Bunları da merak ettim.
İstanbul'a geldiğimde de kendime bir oyun kurdum.
Bu şehri yenmek. Hani karikatür var ya İstanbul sen mi beni yeneceksin ben mi seni yeneceğim diye bir karikatür var ya işte oradaki gibi.
Her hafta sonu bir arkadaşımla Zehra'yla İstanbul'un başka bir köşesini, başka bir yerini keşfettik.
Bu bir sene sürdü. Ve sonra dedim ki, bir süre sonra doyuyorsun.
Yalnız İstanbul'da yaşayanlardan daha fazla biliyorum İstanbul diyebilirim.
O kadar iyi gezdim yani.
Tamam artık ben başka ülkeler de görmek istiyorum demeye başladım.
Ama cesaret kısmı işte o biraz zaman aldı.
Vize, planlama, tek başına yolculuk.
Bunlar tabii biraz cesaret istiyor, zaman istiyor.
Neyse ki bir arkadaşım Katar'a taşındı.
Orada elçilikte çalışacaktı.
Ve alışamadı o da.
Gel buraya birlikte biraz vakit geçirelim dedi.
Ve bana bilet aldı.
Böyle bir jest yaptı.
Benim ilk yurtdışı deneyimim bu şekilde gerçekleşti.
Bir Arap ülkesine. Sonra Balkanlara bir arkadaşımla turla katıldık.
Tam da böyle darbe zamanları.
Biraz katılı zamanlardı.
Ama turla gezmenin de bana göre olmadığını orada anladım.
Çok hızlı, çok planlı, çok sıkıştırılmış.
Kim bilir bunu tercih edebilir.
Ben istediğim yerde istediğim kadar kalamadığımda huzursuz oluyorum sanırım.
Böyle bir şey belirdi bende.
His belirdi. Ve ardından tabii yine tek başıma seyahat edemiyorum.
Çünkü cesaretim yoktu.
Bir süre sonra dört arkadaş beraber benim başka bir hayalimi gerçekleştirdik.
Pırak, Viyana, Budapest'te.
Bunlar da bir herhalde 10 sene önce falandı.
Güzel bir geziydi ama herkesin beklentisi farklı olunca.
Gezi planlaması karıştı açıkçası.
Kimimiz müze gezmek isterken kimimiz sadece sokakta oturup vakit geçirmek istiyordu.
Burada biraz sıkıntı yaşadık.
Hatta birinin cüzdanı çalındı.
Polise gittik. İngilizce konuşuyorum ama yine de anlaşmak zor.
Algı farklı. Burada bayağı maceralı geçti bu seyahatimiz.
Viyana'da da bir müze vardı.
Sanat tarihi müzesi. Gidenler vardır.
Ben oraya bayıldım.
Hala aklımdadır.
Henüz gidemedim tekrar.
İçeri girdiğimde böyle zaman yavaşlamıştı.
Ben büyülenmiş gibiydim.
Böyle her müzede bunu yaşamıyorum.
Sürekli müze kovalayan birisi değilim ama orası gerçekten çok büyük bir müze.
Sanat tarihi müzesi belki de Avrupa'dan en büyük sanat tarihi müzesi olabilir.
Mumyalardan eski medeniyetlere kadar böyle her şeyin eski zamanları, ilk zamanlarından kalan bir şeyler vardı ve belki bir 10 tane müzeyi hani bir arada ev sahipliği, 10 tane
müzeye ev sahipliği yapıyordu.
İçeri girdiğinizde her medeniyetle ilgili bir şeyler görüyordunuz.
Ve bir buçuk saatte ben bir günde gezeceğim yeri bitirmeye çalıştım.
Doyamadım. Çünkü grupla gelmiştik.
Ve hala dediğim gibi aklımdadır orası.
Böyle gidip rahat rahat içmesine sine gezmeyi istiyorum.
Sonra okul projesiyle Portekiz, İtalya ve İspanya deneyimimiz oldu.
Öğrencilerimi götürdüm. Özellikle Portekiz yani...
Oradan döndüğümde hani orası benim için bambaşka.
Oradan döndüğümde dünyamın ne kadar küçük olduğunu fark ettim Lisbon'da gezerken.
Şimdi dedim ki ben bunu herhalde bir 5 sene önce falan gerçekleştirdim.
O zamana kadar dedim ki böyle hep gruplarla geziyorum.
Tek başıma gezmiyorum. Kısa kısa sürelerde gidip geliyoruz.
Portekiz çok güzel bir deneyimdi.
Orada Pessoa var. Edebiyatta bilirseniz belki çok iyi bir yazar.
Fernando Pessoa. Ona ben çok hayrandım.
Evine, mezarına ve sık gittik.
Kahvehaneye bile orada ziyaret ettim, gittim.
Portu'nun küçük bir ilçesinde ağırlandık.
Böyle yemekleri Karadeniz'e benziyor.
Karadeniz kültüründeki yemeklere benziyordu.
İklim benziyor zaten. İnsanları sakindi, böyle kendileriyle barışıktı.
Emekli olmuş 70-80 yaşındaki insanlar müzik grupları kurmuş ve beraber şarkı söylüyorlardı.
Yani orada hayatı yaşamanın başka bir hali vardı.
Bunu anlatma sebebim hani şu.
Bunu anlatma sebebim aslında bu örneği verme sebebim şundan.
Benim orada anladığım bir şeyden dolayı aynı dünyada yaşıyoruz ama aynı dünyayı yaşamıyoruz.
Ve benim kurduğum dünyanın ne kadar küçük olduğunu bu gezilerde, seyahatlerde ben defalarca fark ettim, defalarca anladım.
Son iki senedir de zaten sosyal medyada takip edenler biliyordur paylaşmıştım.
Amerika'ya ve Barcelona'ya tek başıma gittim.
Bakın hep böyle aşama aşama oldu benim için.
Konfor alanından çıkmak kolay değil ama işte hayaller, hedefler olunca insan bir noktada artık yapmak istiyor.
Ve bu kadar detaydan bahsetme sebebim de şu.
Bir yerlere gitmek isteyip cesaret edemeyen dinleyicilerim var.
Onlara ilham ve örnek olmak istiyorum.
Ve biraz da cesaret vermek istiyorum.
Ve ben de böyle çok zengin, çok varlıklı birisi değilim.
Normal işte herkes gibi çalışıyorum.
Bir şekilde öncelik veriyorum bunlara.
O yüzden bir şeyleri yapabilmek, ulaşabilmek çok kıymetli.
Ve bunu örnek olmak babında da ilham vermek açısından da paylaşmayı...
seviyorum. Bunca seyahatin, gitmenin, yola çıkmanın, işte bir yerden dönmenin insanı ne çok değiştirdiğini, beni ne çok değiştirdiğini ve neden iyi geldiğini ben her defasında düşündüm.
Düşünmeye de devam ediyorum. Çünkü her yolculuk bir şeyi değiştiriyor.
Küçük, görünmeyen bir şey bile olsa.
Bakış açısı, algı, bir korkuyu yenme hali, bir cesaret kırıntısı.
Bunlar birikiyor tabii heybenizde.
Bir aa demek böyle de yaşayabiliyormuş insanlar.
Böyle bir hayatta Varmış fark edişi.
Dünya üzerinde ne kadar küçük olduğumuzu anlıyoruz.
Başka hayatları yerinde görünce sıkı sıkı tuttuğumuz hani o değişime, farklılığa, izin vermeye korktuğumuz, yaşamımızın böyle azıcık iplerini gevşetiyoruz.
Konforun bize verdiği o ipler ya da korkunun bize verdiği o sıkı sıkı tuttuğumuz ipler.
Bende böyle oluyor. Biraz esiniyorum.
Aslında kendimizi başka bir bağlamda görmek de demek seyahat benim için.
Evdeki bizle oradaki biz aynı değiliz.
Eve dönüş yolunda şunu fark ediyorum ve dediğim gibi az önce de ben artık aynı kişi değilim.
O küçük değişiklikler, o deneyimlerin benim için birer kazanç.
Eve döndükten sonra da bu kazançlar kararlarımıza, ilişkilerimize, hayata bakışımıza yansıyor.
Onları etkiliyor. Bir tesir gücü var yani.
Peki neden yola çıkmak bu kadar iyi gelir?
Biraz da bunu konuşalım. Seyahat etmenin, yola çıkmanın, yeni yerler görmenin insan psikolojisi üzerinde çok güçlü ve çok katmanlı bir etkisi var.
Aslında bunu bilimsel araştırmalar da destekliyor ama biz çoğu zaman içgüdüsel olarak hissediyoruz.
Çünkü seyahat dediğimiz şey sadece bir mekan değişikliği değil.
Bakış açısının değişmesi, benliğimizin gelişmesi ve zihnimizin yenilenmesi demek.
En güzel katkısı benim için, çok kontrollü bir insan olduğum için rutin kırılıyor.
Günlük hayat zihnimizde hep aynı yolları çalıştırır.
Aynı sokak, aynı insanlar, aynı masa, aynı düşünceler.
Beyin yeniliğe ihtiyaç duyar.
Yeni bir şehre adım attığımızda yeni kokular, yeni diller, sesler, yüzler, manzaralar beynin dopamin yani motivasyon hormonunu ve serotonin iyi hissetme hormonunun üretimini arttırır.
Bu ya içim açıldı dediğimiz hissin biyolojik karşılığıdır.
Yeni bir yere gittiğimizde beynimiz öğrenme moduna geçer.
Bu da özgüveni artırır, ben yapabilirim hissini güçlendirir, hayat enerjimizi yükseltir.
Araştırmalar seyahatin öz saygıyı yükselttiğini de gösteriyor.
Hayranlık duygusu, merak duygusu geri gelir.
Bu çok önemli. Çünkü günlük hayatta biz keşfetmeyi, merakı bunları unutuyoruz.
Ve merak duygusu insanı canlı tutar, diri tutar.
Ve enerji de verir bence.
İkinci olarak kontrolü bırakırız.
Seyahat bize şunu öğretir.
Akışa güvenebilirim.
Zaten güvenmek zorundayım.
Öngöremediğimiz bir sorun çıktığında onu bir şekilde hallettiğimizde ki halletmek zorunda kalıyoruz.
Orada kimse yok. Biz yapmak zorundayız.
Hem kendi gücümüzü fark ediyoruz hem de kontrol kaygısı bizi bırakıyor.
Mesela yeni bir şehirde metroda kaybolduğunuzda ki ben bunu çok yaşadım.
Birden şunu fark ediyorsun.
Ya ben hallediyorum korktuğum kadar çaresiz değilim.
Yani tamam biraz zamanımı aldım ama hallettim gibi.
Ya da bir hostelde biriyle sohbet ettiğinizde insanların benzer kaygıları olduğunu da fark ediyorsunuz.
Bir duygudaşlık da oluyor.
Yalnız olan sadece ben değilmişim.
Ve başka bir güzel tarafı kim olduğumuzu tekrar görürüz.
Kendimizi yeniden tanırız farklı taraflarıyla.
Ben dönüşleri çok severim.
Giden Elif'le dönen Elif aynı olmuyor.
Ya çok değişmiş oluyorum iyi anlamda böyle gelişmiş heybemi tecrübeyle doldurmuş oluyorum.
Ya da gittiğim yeri sevmediysem döneceğim yerin yani evimin kıymetini anlıyorum şükrüm artıyor.
Evdeyken çevrenin beklentileri içindeyiz.
Aile rolü, iş rolü, arkadaş rolü.
Seyahat ise bize bunu yapmaz.
Yeni bir yerde kimse bizi tanımaz.
Bu özbenliğin yeniden görünür olmasını sağlar.
Yani gerçekten kendimiz.
Tek başımıza oradayız.
Bunu ben New York'a gittiğimde anladım.
Sanki başka bir Elif oldum orada.
Tüm rollerimden uzakta, daha eğlenceli, daha meraklı biriydim.
Tabii şehrin de etkisi var.
Yaratıcılığım da sanırım yolculuklardan sonra artıyor.
O hareket etme, başka şeyler görme, o uyaranlar beynimin demek ki farklı yerlerine çalıştırdığı için yaratıcılık anlamında da bir sürü fikir geliyor insanın aklına.
Başka olasılıkların da varlığını gördüğümüz için farklı perspektifler de yükleniyor.
Hani sanki o bizim programımıza.
Kendine dışarıdan da bakma fırsatı görüyorsun, gözlemliyorsun.
Bir söz duymuştum, nereden duydum bilmiyorum ama dünyayı gezerken en çok içimdeki dünyayı tanıdım diye.
Bir şeyden uzaklaşınca, insan böyle kendi hayatından uzaklaşınca ne kadar önemli, ne kadar yorucu, ne kadar gerekli olduğunu daha doğru değerlendiriyoruz.
Ben aslında kimim, neyi seviyorum, nasıl hissediyorum?
Bu soruların cevabı genelde yolda geliyor.
Hayatınızı bir gözden geçiriyorsunuz.
Dedim ya seçimlerinizde kadar aslında seyahatleriniz etkiliyor.
Kısa süreliğine rutin hayatımızı, sorunlarımızı geride bırakınca daha iyi bir değerlendirme yapabiliyoruz.
Bir de eğer birisiyle yolculuk yapıyorsanız yol arkadaşınızı iyi tanıyorsunuz.
Bu da güzel bir şey.
Bu anlamda da bir katkısı var.
Bir de şöyle bir klişe var.
Çok gezen ve çok okuyan mı klişesi.
Bunu da burada bir yer vereyim.
Bence ikisi birlikte olunca her şeye kafa tutabilir insan.
Açı kara fark yaratır.
Yani ikisi de bence olmalı.
Bakmadan etmeden gittiğiniz zaman, gezdiğiniz zaman sanki daha az alıyorsunuz o gittiğiniz yerde.
Hani gördüklerinizden ama biraz okuyup biraz araştırıp gittiğinizde daha fazla anlam buluyor sizin kafanıza bir şeyler.
Ve bir şeyleri kaçırmıyorsunuz.
O kadar gitmişsiniz.
Oradaki önemli noktaları da bence bilmekte fayda var.
Tarihini bilmekte fayda var.
Ben Saati''nin bu bölümünde benim anlatacaklarım burada sona eriyor.
Biraz sesim kötü hala.
Kusura bakmayın hastalık henüz geçmedi.
Sizin de deneyimlerinizi çok merak ediyorum.
Seyahatler benim ruhumda böyle şeyler açığa çıkartıyor.
Ben böyle hissediyorum. Bazı insanlar evden çıkmayı sevmiyorlar.
Seyahat etmeyi, gezmeyi sevmiyorlar.
Bunu da ben açıkçası anlayamıyorum.
Eğer aranızda böyle birisi varsa yani maddiyat dışında hani bütçemel vermiyor diyorsanız o başka ama bazıları gerçekten sevmiyor.
Merak ediyorum neden böyle hissediyorlar.
Herkesin yorumunda bekliyorum.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
