
Yeni Bir Dil Öğrenmek: Semih Uçar ile Kariyer Üzerine
20 Mart 2024 · 39 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde konuğumuz müzisyen, yazar ve dil uzmanı Semih Uçar ile birden fazla kariyer sahibi olmanın, dil öğrenmenin ve tercihlerimizin hayatımızdaki önemini konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bugün çok özel bir konuğum var, sevgili Semih Uçar bizlerle birlikte.
Hoş geldin Semih. Hoş bulduk Elif.
Çok teşekkür ederim. Nasılsın?
İyiyim valla. Güzel gidiyor.
Sabah kalktım biraz birkaç dil çalıştım.
Bir şeyler yazdım. Şimdi de seninle birlikteyiz.
Çok mutluyum o yüzden. Süper.
Şimdi senin çok güzel bir kitlem var.
Seni takip ediyor. Ben de seni takip ediyorum.
Ama yine de belki Ben Saati dinleyicilerinden henüz seninle tanışmamış olanlar varsa diye yaptıklarından şöyle bir kısaca bahsetmek istiyorum.
Ondan sonra sohbetimize başlarız.
Sen profesyonel olarak müzisyensin, obua sanatçısın değil mi?
Artık yapmıyorsun galiba müzik anladığım kadarıyla.
Yani 20 sene sonra bıraktım.
Zirvede bıraktın.
Aynen öyle. Ve bunun yanı sıra profesyonel bir şekilde yazarsın, çevirmensin ve...
asıl bomba geliyor.
12 tane dili aktif bir şekilde konuşuyorsun, biliyorsun.
Ve son olarak da İngilizce ve Almanca dersleri veriyorsun online olarak insanlara.
Yani diğer alanlarda da mutlaka iş yapıyorsun, bazen bahsediyorsun ama bugün biz bu kadar alandan referans alarak konuşalım istiyorum.
Sana çok belki klişe gelecek ama hep böyle sorulan bir soru var.
Bunu sana sormalıyım. Çok gezen mi?
Çok okuyan mı?
Çok dil konuşan mı bilir?
Üçü de aslında hani o meşhur bir cevap var ya kim diyordu onu?
İlber Ortaylı mı? Hani işte okur gezerken okuyan vesaire.
E bir de sen dil öğrenme boyutunu da kattın.
E tabii yani bir de gittiğin yerde o insanların anı diliyle konuşuyorsan tabii hani yine o meşhur Nelson Mandela'ya atfedilen o laf vardır ya işte anı diliyle konuşunca insanların kalbine.
hani ulaşırsınız öbür türlü zihnine yabancı dilde konuşarak biz bu sefer onu da katınca öğrenme boyutu daha da artıyor.
O duygusal öğrenme dişinin içine giriyor.
Yani aslında ne diyelim gezerken okuyan ve gezdiği ülkelerin dilini bilen kişi aslında en iyi öğrenir.
Düşündüğünüzde yani en ideal aslında şey bu olur.
Resim bu olur. Bir de son zamanlarda benim gözlemlediğim kendimde de etrafımda da birçok insan Artık işlerinden sıkılıp yeni bir kariyer yapmak istiyor.
Ama 20'li yaşların sonlarına vardığında ya da 30'lu yaşlardaysan arafta kalıyorlar.
Hani ben de bunu yaşamıştım.
Ama bir taraftan baktığımızda da insanların farklı alanlarda da becerisi var.
Bazen çekimsellikten, bazen ekonomik şartlardan, gündemden ötürü yeni bir şeye adım atarken korkabiliyoruz, zorlanabiliyoruz.
Sen bunu çok güzel şekilde başarmışsın birçok alanda.
Hem adım atmışsın hem de başarılı olmuşsun.
Şimdi bu noktada bize ne söylersin?
İlk önce meslek edindiğimiz bir şeyde uzmanlaşıp daha sonra mı onun üzerine koymalıyız?
Yoksa aynı anda da bir şekilde artık sistem kurup birkaç işte de hadi iki iş diyelim birkaç demeyelim.
Yine aynı başarıyı yakalayabilir miyiz?
Yakalarız da tabii zor. Yani şey gibi yine böyle cevaplarım hani ideal ile gerçekler arasında hep gidip gelecek.
Genelde böyle soruları biliyorsun verilen cevaplar ideal olan oluyor.
İnsanlar böyle dikkat ediyorsa hep böyle melimalı diye konuşur bizde.
Mesela birisine bir şey sorarsın.
Normalde de böyle şöyle yapmalıyım der.
Şöyleyim demez. Çünkü onu şöyleyimi hiç düşünmemiştir bile.
O yüzden ben böyle ikisini de sunayım.
Şimdi aslında bana sorarsan olması gereken bir insanın her zaman birden fazla işte olmasıdır.
Hatta benim şöyle bir şeyim var.
Yıllardır söylediğim böyle. Kitabında yazmışsın evet.
Aynen aynen. Böyle söyleyip yazdığım bir şey var.
Yani tek bir alanda kalmak her anlamda bana sorarsan hani tırnak içinde intihardır.
Çünkü birincisi finansal anlamda intihardır.
Neden? O meşhur laftır o.
Sadece bir işiniz varsa sefalete bir adım uzaktasınız demektir derler.
Birincisi o. Çünkü o işi kaybettiğiniz zaman bitti.
İşte pandemide bunu gördük. Yani o tek bir iş vardı, tek bir kanal vardı.
O kapandığı gibi her şey bitiyor.
Birincisi bunu önlemek lazım. Yani ben tek bir işte kalacak kadar rahat bir insan değilim.
Bak bu çok önemli. O biraz rahatlıktan kaynaklanıyor bence.
Çok insanların... Hayata çok fazla güven duyduğunu düşünüyorum.
Yani bu güzel bir şeydir. O hepimizin içinde olan o temel anksiyetiyi tabii ki biraz daha yatıştırır.
Güzeldir. Aslında hedefimiz de budur.
Hayata güven duymaya çalışırız falan.
Tamam ama bazen de bu insanı daha da anksiyetiye sürükler.
Yani dikkat edersen benim böyle arkadaşlarım vardı böyle okulda.
Böyle ortaokulda lisede falan. Ya Seba işte rahat ol falan derlerdi.
Şimdi ben acayip rahatım. Son 15 senede falan çok rahatım.
Onlar o kadar kötü durumda ki maalesef yani.
Hani arkadaşım üzülüyorum ama. Hani rahatlık da her zaman rahatlığı getirmez.
Hatta aksine çoğunlukla rahatlık daha fazla kaygıyı getirir.
O yüzden insanların hayata çok fazla güvendiğini düşünüyorum.
Tek bir işte kalarak. Birinciye o var.
Biraz daha sağlamca olmak gerek.
O olmazsa şu olsun. Olmazsa bu olsun.
Bir de böyle elimizde tabi böyle belli veriler var.
Böyle milyonerlerin. Böyle ortalama 7 farklı gelir kaynağının olduğu söyleniyor.
7. Çok önemli.
7 farklı gelir kaynağı. Benim de aşağı yukarı buralarda falan.
Hep buna çalıştım ben. Yani çok şey rahat değilim.
İkincisi hani bu kısmı geçelim.
Daha somut kısmı o maddi kısmı geçelim.
İkincisi de işin ruhsal tarafı var.
Tek bir işte kalırsanız her denene her demek zorunda kalırsınız.
Veya her denene her demezseniz ama onun sonuçlarını da katlamak zorunda kalırsınız sonra.
İşte birden fazla seçeneğiniz olursa elinizde hiçbir şeye her demek zorunda kalmıyorsunuz.
Benim mesela öyleyim. Bana yani şimdiye kadar hiç kimse şunu yapacaksın falan demedi.
Diyemezdi, diyemeyecekti. Hani hayat bu tabii canım her şey var o ayrı da.
Ama şu anki şartları diyelim ya da son 10 seneki falan şartları söylersek.
Durum böyle. Eliniz güçlenir.
Yani hiçbir şeyi tamah etmek zorunda kalmazsınız.
Rahmetli babamın bir lafı vardı. Bu çok beni nasihat veren biri değil de bir tek onu söylerdi.
Oğlum kimsenin önünde ceket yiyip demeyin derdi.
Kimsenin önünde ceket yiyip demek zorunda kalmazsınız.
Çok basit. Bunlar çok önemli şeyler.
Yani hayatta. Tabii tabii.
Kendi fiyatınızı belirlersiniz.
Çok önemlidir. Benim mesela çalıştığım alanlardan birindeki en yakın rakibim, Türkiye'nin en büyük üniversiteden birinde hoca.
Şu an profesyonel oldu neyse.
Fiyat farkı aramızda 10 kat.
Düşünebiliyor musun herif? 10 kat.
Yani birim fiyat farkımız istediğimiz 10 kat.
Aramızdaki şeye bak. Çünkü fiyatı ben belirliyorum.
Yani muhtemelen elinde benim daha çok işim vardır ondan falan.
Yani böyle. Şeyde de böyledir.
Diğer alanlarda da böyledir.
Hani insanlar benim yaptığım bildikleri alanları söyleyeyim tabii.
Diğerleri şey değil. O alanlarda da böyledir ben.
Çünkü istemezsem yapmam çok basit.
Yani insana zorunda kalmak başka çaresi yoksa maalesef her şartta her işi yaptırır.
Ondan kurtulmak için de bana sorarsan hani bu böyle güzel bir şey, hoş bir tavsiye değil bu birden fazla alanda olmak.
Bana sorarsan hayattaki bir zorunluluk, zorunluluk, gereklilik o yüzden diyorum.
Burada benim aklıma takılan şey şu oluyor sadece.
Ben de sana katılıyorum.
Hani bazen insanlar maymun iştahlılık yapabiliyor.
Ama şunu da yapayım, bunu da yapayım derken normal aktif çalıştığı işi de güzel yapamıyor.
başarılı olamıyor. Yani böyle eline yüzüne ulaştırabiliyor.
Aslında o yüzden de sordum. Önce bir tanesini inşa edip onda iyice sisteme oturduktan sonra diğerlerine mi devam etmeli?
Ama zaten hepsinde canım.
O maymun iştahlılık kısmı o şey ya o çok yanlış bir bakış.
Yani benim dediğim şey değil ki birkaç iş yap hiçbirinde iyi olma değil.
Yani hiç kusura bakmasın da ben yaptığım işlerin hepsinde ulusal veya uluslararası çapta çok yetkimi kariyer yaptım.
Ben şeyi kastetmiyorum. Ona bakarsan o işin maymun iştahlılık kısmına gireceksek o zaman ben 20 tane iş yapıyorum derim.
Ben onları saymıyorum bile. Ben gerçekten çok yetkin olduğum yani piyasadaki böyle akla gelecek gelen birkaç insandan biri olduğum alanları söylüyorum.
Diğerlerini zaten söylemiyorum bile. Ama o dediğin zaten iş yapmak değil ki o.
Maymun iştahlılık lafına konu olan şey de ki insan iş yapmıyor ki o iş değil o.
Hem de sistem kuramamış oluyor.
Yani bu hale gelmek için aslında şunu demek istiyorum.
Nasıl bir sistem kurmalı?
Sen mesela ben bu konuda rutinleri çok önemserim.
Yapmak istediğimiz, başarmak istediğimiz işlerde hani o Atomik Alışkanlıklar kitabında da bahsediyor.
Okuduğumu bilmiyorum ama o çok güzel bir referans olmuştu benim için James Cleary'in galiba.
Orada hep rutinlerin öneminden bahsediyor.
Olmak istediğimiz kişiye götüren şeylerin rutinleri olduğunu, alışkanlıkları olduğunu söylüyor.
Sen de bununla ilgili çok güzel bir şey söylemiştin.
Ben başarmak istediğim işleri...
İbadet bilinciyle yaklaşıyorum.
Sanki ibadet ediyormuşum gibi.
Sanırım seni de hem bu başarıya ulaştıran hem de birden fazla kariyeri inşa etmekteki yöntemin bu değil mi?
Tabii tabii. James Clear'ın kitabı en tanınan ama ondan önce tabii yani.
Bunu söyleyen yazan çok kitap var.
James Allen'a götürürüz yani 100 yıl öncesi de.
Veya Angela Duckworth'un çok iyi ortaya koyduğu gibi günlük hayattaki hayatta yaptığımız her şeyin yarısı zaten.
Alışkanlıklarımızdan oluşuyor ya. Rutin dediğimiz şey de bilinçli alışkanlıklar aslında.
Bizim oluşturduğumuz alışkanlıklar rutin diyorsak eğer.
Zaten yaptığımız her şeyin yarısı bundan oluşuyor.
Öyle ama biraz önceki soruna daha somut bir cevap vereyim.
Rutinden falan da öte. Bunu nasıl yapacak insanlar?
Birkaç alanda birden. Aslında onu merak ediyorsun.
O yüzden rutin falan derim de.
O şey oldu çok yardım etmez o.
Daha daha daha hayattan şeyler söylemek lazım ya.
Şimdi benim şöyle oldu aslında. Şimdi ben konservatuvar okudum yani.
Orta birden doktora kadar.
Benim her şeyim müziktir.
Devlet konservatuvarını okudum.
Neyse Almanya'dayım. 20'li yaşların başlarında falan.
Müzik güzel gidiyor.
Neyse alanımın en iyi hocalarıyla çalışıyorum falan.
En iyi okullarında okuyorum falan. Hocalar baya ümit besliyor.
Güzel. Fakat sonra baktım şey.
Bir şey fark ettim yani.
Çok böyle tatmin olmadığını fark ettim belli açılarda falan derken sonra etrafıma bakmaya böyle başladım yavaş yavaş.
Ne ihtiyaçlar var? Benim bütün işlerim ihtiyaçtan doğmuştur.
Yani böyle oturup bir kişisel gelişim planı ile olmaz genelde.
Başarılar genelde böyle gelmez.
Genelde bir hayatın içinden gelir.
Bir sancı. Tabii tabii.
Bir sancıdan da öyle. Tam sonuç bir ihtiyaç.
Yani insanların ihtiyaçları var hayatta ve bunu yapamıyorlar.
Ben bunu nasıl yaparım? diye bakmak lazım.
Hani bir yazımda bunu anlattım.
İki şeyi düşünmek lazım. Birincisi herkesin yapmak istediği ama yapamadığı bir şey bulmak lazım.
Ya da herkesin yapmak zorunda olduğu ama yapmak istemediği veya yapamadığı şeylere bakmak lazım.
Bu çok önemli. Ya çok çekici bir iş olacak ama kimse yapamayacak bunu.
Hemen hiç kimse yapamayacak. Veya dediğim gibi herkes yapmak zorunda olacak.
O işte siz en iyisi olacaksınız işte.
O zaman biraz önce söylediğim en yakın rakibinizin 10 katı kadar fiyat verebiliyorsunuz.
Onu yaptığımız zaman. Yani bu gözle bakmak lazım.
Yoksa hani rutinimiz olsun etsin çok şey değil.
Benim mesela en böyle verimli olduğum dönemlerde yani 6 ay içinde 8 büyük kitap boşluğunda böyle yazı projesi bitirdiğimiz zamanlarda falan düşünüyorum.
Yani ne rutini düşünüyordum ne bir kişisel gelişim planı vardı kafamda hiçbir şey yoktu.
Sadece işleri almıştım, paralarını almıştım.
Onları teslim etmem gereken bir zaman vardı.
Deadline. Çünkü hani hayatta biliyorsun üretkenliğin en iyi aracı nedir?
Son teslim tarihidir. Çok basit.
Hani insanlar da genelde böyle o eksikliği görüyorum.
Biraz bu kişisel gelişim denen alanın maalesef bilmeyen insanlar tarafından biraz karikatürize edilmesinin sebebi de bu.
Yani ortada proje yok, teslim edeceği bir şey yok ama bir sürü yıllarca onunla ilgili düşünüyor, eğitim oluyor, bir şey yapıyor falan.
Gerçek bir dünyaya bir atla, bir denize bir atla bakalım.
Yani hani onu demek isterim.
Şeye baksınlar. Herkesin ihtiyaçları var.
Bu sizin alanınızla ilgili olmak zorunda değil.
Yani benim yaptığım işlerin hiçbirinin...
Diğer hiçbirinin müzikle hiçbir alakası yok.
Onunla ilgili olmak zorunda değil.
Ama tabii ki sizin iyi olduğunuz bir alan olacak.
İşte orada da bu devreye giriyor.
Şimdi insanların çoğuna da bakıyoruz.
Gelmiş 30-35-40 neyse 50 yaşına.
Ya hiçbir şeyde mi iyi olmaz insan?
Ya hiçbir becerisi olmaz mı?
Maalesef. Çoğu insan da bu durumda.
Ha işte bunda kimse kusura bakmasın ne toplum yapar ne eğitim sistemi yapar.
Bunda insan biraz küçük yaştan itibaren kendisi kuracak.
Bir şeyde iyi olacaksın. Yani kimsenin yapmadığı, yapamadığı ya da yapmak istemediği bir şeyi sen yapmış olacaksın.
Mesela küçük yaştan itibaren atıyorum ciddi derecede kitap okuyacaksın.
Şey değil ama bizde elif biliyorsun herkes kitap okuyor da.
Evet evet. Laf yani o.
Gerçekten. Gerçekten falan bir şeyde iyi olacaksın.
Ne bileyim yani. Hiç kimse yapmadığı kadar spor yapmış olacaksın falan bir şey olacak.
Sonradan bu becerilerini tutunup yeni işler inşa etmesi kolay oluyor.
Ama ortada bir şey yoksa da her işin vasatı oluyorsun işte.
İşte senin o dediğin o maymun iştahlılık işte ayran gönüllülük derler.
O buradan kaynaklı.
O yüzden ben biraz buna da aslında üzülüyorum.
Hatta kızıyorum. Ben ne zaman bunu söylesem hemen maymun iştahlılık kozu geliyor.
Ben o değilim ki. Benim o değil.
Ben bir şey sıkıldığım için bırakmıyorum.
Hiçbir şey de bırakmadım bu arada. Benim...
Yani üst düzey yaptığım birkaç işin birden var.
Bir de bu konuda bu maymun iştahlık deyince şu düşünce yanlışını hani bağ istiyoruz ya psikolojide şunu düzeltelim.
İnsan ne kadar az iş yaparsa o kadar iyi yapar diye bir kural yok.
Aksine genelde tam tersi olur.
Genelde tam tersi olur. Tam senin meslektaşlarından bileceksin.
İngilizce öğretmenleri İngilizce çok mu iyi biliyor tek bir dilde kaldıkları için?
Hayır. Hiç de öyle değil.
Aksine çok dil bilen insanların çoğunlukla o tekil o münferit dillerde de Çok daha iyi olduklarını görürüz.
Yani hani o şeyi de atmak lazım.
Çok iş yapan işleri kötü yapar.
Öyle olmuyor ki. Hemen hiçbir zaman böyle değildir hayatta.
Tam tersi olur genelde. Yani çok iş yapan biri de tek tek işleri de genelde o işi tek sadece bir tek o işleri yapanlardan daha iyi yapar.
Evet zaten sen bunun çok güzel bir örneğisin.
Bir taraftan şöyle bir şeyle karşılaşıyorum ben.
Bu aralar onunla ilgili okumalar da yapıyorum.
Hani bu bilgisayarda bir sürü sekme açık oluyor ya.
Biz aynı anda birkaç şeye çok yoğunlaştığımızda ben aslında onu kastettim.
Yani evet bir şeyde iyi olalım, başka bir alanda da iyi olalım.
Bu bilimsel olarak.
Mümkün değil. Aynen öyle.
Hani birden fazla işi aynı anda yapmak bizi biraz burn out da yapabiliyor.
Ben aslında biraz da burasını sormak istemiştim.
O yüzden acaba birisinde iyi olduktan sonra mı öbürüne geçmeli yoksa belli zaman dilimleri ayırarak aynı anda mı götürmeli?
Yani şöyle mesela ben kendi hayatımda örnek vereyim.
Şimdi ben diğer işlere zaten başladığımda 21-22 yaşındaydım.
O zamana kadar 8-9 senedir çok ciddi bir başka işte değil mi?
Yani çalışma bir geçmişim vardı falan.
Bir şey bir olsun tabii canım.
O önemli. Hani şey çok önemli.
Bir olimpik sporcunun başka bir sporda yetkinliğe ulaşma ihtimali bizden çok daha yüksektir.
Onun gibi. Bir sporda yetkinleşirse insan diğer sporlarda iyi olma ihtimali de çok artar.
Onun gibi. Bir işte bir iyi olsun.
O tecrübeyi bir yaşasın bakalım.
Bir şey yapsın. Bu başarı, bu hissi neymiş?
Bu nasıl geliyor? Onu bir yaşasın.
En az bir ne bileyim hatta 5 yıl, 10 yıl bir yaşasın onu.
Ondan sonra. Ondan sonra tabii diğer işlere atılsın.
Bu önemli. Ama şeyi söyleyeyim.
Şimdi sen biraz önce o hani birkaç sekmenin açık olması işte o tam hani multitasking dediğimiz olay.
O ayrı. O biliyorsun aptallaştıran bir şey.
Bak bu yerinde çok güzel bir çalışma var.
Her defasında hani bir iş yaparken başka bir işe aklımızın kayması durumunda IQ'muzun düştüğüne dair çok hoş böyle çalışmalar var.
Hakikaten. Yani ben onu yapmam hiçbir zaman.
Yani gün içinde 3 iş mi yapıyorum?
2 saat birine mi çalışıyorum falan?
Zihnimin en açık olduğu zamanlar bunu yaparım.
En zor işi en başta yaparım.
Hani o kurbağayı yerim.
Evet. O kurbağayı en başta bir yerim.
Ama o sürede benimle telefonum açık olur.
Hiçbir şeyim açık olmaz. Ben zaten buna şaşırıyorum.
Yani insanlar bir iş yapıyor.
Her şey açık. Telefonlar açık.
Kapılar çalıyor. Öyle bir şey olabilir mi?
Hatta benim bununla ilgili de yazım var.
Mesela evde çalışırken. Evde başkalarıyla yaşıyorsanız.
Evde başkaları da varsa. Onlarla ne yaparsınız?
Onlara ne söylersiniz de çalışmanız bölünmez falan diye oturup on madde yazdım.
Bunları çok düşünce atletmek lazım.
Yani bu çok önemli. Aynı iş yani birkaç iş yapmak hepsini aynı anda yapmak değil ki.
Bir de şimdi biraz dil öğrenmeye gelelim istiyorum.
12 tane dili aktif olarak biliyorsun ve hikayelerinden de görüyorum.
Her gün emek vererek onları kullanıyorsun, okuyorsun.
Evet evet. Bazen de konuşuyorsun, videoların var.
Şimdi benim gözlemlediğim, ben de İngilizce öğretmenliği yapıyorum şu anda.
İnsanlarda dil öğrenmek ya da öğretmekle ilgili...
Çok büyük bir önyargı var.
Yani bazen bu önyargıyı kırmak dili öğretmekten ya da öğrenmekten daha zor oluyor.
Ve hep şu soruyla geliyorlar bana.
Yani neden öğreneyim ki? Ne işime yarayacak?
Şimdi bunu dışsal bir sebep sunduğun zaman işte atıyorum...
Mülakata gireceğim, sınava gireceğim, işte master yapacağım vesaire gibi bir sebeple geldiğin zaman bu öğrendiğin şey bana kalırsa kalıcı olmuyor.
Çünkü ben kendimden de biliyorum.
Almanca da öğrendim, İtalyanca da.
Yani 10 sene önce öğrendim.
Aktif konuştum da, anlıyordum da.
Ama ne oldu? Ben sebebi kaybettim.
hem üstüne çalışmadım hem de bir kendimden, içimden gelen bir sebep olmadığı için artık o diller şu an yaşamıyor bende.
Şimdi o yüzden şunu bir sana da sormak istiyorum.
Sen daha fazla mesai harcıyorsun.
Bu konuda daha yetkinsin.
Bir insan neden dil öğrenmeli?
Güzel soru. Önce şey söyleyeyim.
Sen benim kitaplarımı biliyorsun.
Yazılarımda gördüm falan.
Ben biliyorsun. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Muhtemelen Türkiye'de dil öğrenme psikolojisi üstünde en çok yazan kişiyim.
Dil öğrenme psikolojisi. Yani dil öğrenen kişi ne hisseder?
Dil öğrenmeyi bırakan kişi diyorum ya aslında kendisiyle verdiği o mücadeleden galip çıkamadığı için bırakır falan.
Şimdi bu kenarda bunu biliyoruz.
Yıllarında şeyde geçti hakikaten.
İşte insanların o akılcı motivasyonu sağlamaya çalışmakla falan geçti.
Böyle işte niye dil öğrenmek gerek gibi sorulara böyle sayısız cevap verdim falan ama artık şey düşünüyorum.
Biraz önce dedin ya niye öğreneyim dedi.
Zaten ben öyle bir insanla bir saniye bile aracılayacağım.
Bana ne yani? Bu çok önemlidir.
Bu çok önemlidir. Ben yıllarca bu hatayı yaptım.
Bir de insanlar şey yıllarca da kandırıldım aslında şöyle.
Çünkü aslında hiç kimse sana gelip şey demiyor.
Ben niye dil öğreneyim demiyor.
Dil öğrenmeyi istiyormuş gibi geliyor başta.
Evet. Aynen öyle.
Başka öyle geliyor. Sonra ben baktım yıllarca da böyle ya emek verdim böyle falan kendi derdimmiş gibi onların şeyine dertlendim.
Sonradan baktım ki ya insanların tek istediği ilgi.
Sana bir şeyini bir problemi sunuyor.
Bir terapiste falan gider gibi senden aslında ilgi görüyor o anda.
Ya onun için birisi uğraşıyor gibi hissediyor o an.
Onu anladım ben. Dil öğrenmek falan ilgisi yok çoğu kişinin.
O yüzden şu an var ya yani hani hiç böyle şeyleri zaman harcamıyorum, enerji harcamıyorum.
Karşıdaki kişi. kendi içinde o isteği alevlendiremiyorsa ben ne uğraşayım ki?
Ben ne yapabilirim sadece? Öğrencilerimi kastetmiyorum.
Öğrenciler zaten karar verip geliyor.
Bunun dışındaki insanlar ben ne yapabilirim?
Kendi örneğimle onların içinde böyle bir alevin uyanmasını sağlayabilirim.
Hani Daniel Miller mıydı adamın adı?
Onun da çok hoş bir lafı var.
Şey diyor.
Bir şeyi diyor sevmeden önce sevebilmek için diyor.
Önce birinin başka birinin onun çok sevişini seyretmek gerekir.
Bu çok hoş bir laf.
Ben de bunu yapıyorum aslında.
Fakat öyle somut olarak artık gidip efendim şunu yapmalısınız mutlaka dil öğrenmelisiniz falan diye uğraşmıyorum işin açığı.
Bir de bu dil öğrenme işine artık şu açıdan bakıyorum ben.
Hep böyle dil öğrenmeyi isteme üzerine konuşuyoruz.
Fakat ihtiyaç boyutuna gelmezse.
Aslında hani sen dışsal ihtiyaçları gönderme yaptın ama bu içsel bir ihtiyaç haline de gelir.
Öyle bir ihtiyaç halinde değilse...
Zaten öğrenmiyor insanlar. Yani ben hep şey söylüyorum.
Dil öğrenememe diye bir şey yok aslında.
Öğrenmeme var. Yani dil öğrenme işi kendi alanım ama başkaları gibi kendi yaptıkları işi büyütmek için böyle yaptıkları işi çok abartan insanlar olur.
Öyle yapmayacağım. Kuantum fiziği falan değil bu.
Beyin cerrahisi falan da değil.
Değil mi? O kadar da abartıldığı kadar.
Dünyanın en basit işidir aslında.
Konu itibariyle hele. Hani başarı kısmını söylemiyorum.
Üstüne konuştuğumuz materyal itibariyle dünyanın belki de en kolay işi.
Yani ön muhasebe bile bundan zor olabilir.
Hakikaten. Bu durumdayken bile insanlar şey yapmıyorsa, sebat etmiyorsa zaten istemiyordur.
Dediğim gibi istemiyorsan ben senin annen miyim, baban mıyım, bana ne?
Şunu insanlar unutuyor.
Ya bizim hayatımız şeyle geçmedi mi?
İçimizde bir isteğimiz vardı ve öğretmenlerimiz o isteği öldürdü.
Çoğunlukla böyle olmadı mı?
E ben niye? Şimdi böyleyken yani şey düşünüyorum ben bir insanın içinde bir istek varsa bütün toplum, bütün dünya, aile, öğretmenler, herkes, bütün çevre ona karşı gelse bile direnç
gösterip onların hepsini böyle bir alaşağı edip ilerlemesi gerekmiyor mu?
İlerlemez mi? Böyledir. Aslında sorumluluk yani.
Ben de mesela hep şunu söylüyorum öğrencilerime.
Buradaki yaptığın...
Ve yapmadığın her şey senin sorumluluğunda.
Ve bunun sonucunu sen yaşayacaksın.
Yaptığında da sen yaşayacaksın.
Bu dili öğrendiğinde de. Yapmadığında da sorumluluğunu sen alacaksın.
Bir de şey oluyor yani fırsatlar hazır olana geldiği için.
Sen bunu bildiğinde birçok fırsatı kaçırmayacaksın.
Tabii tabii çok doğru. Aynen öyle.
Elif şey oldu. Şimdi aklıma geldi böyle konuşurken.
Böyle birlikte bir kitap yazdık.
Sen de tanıyorsundur.
Tuğba Akbey ile Tuğba Hanım.
Evet evet. Çok seviyorum. Çok değerli böyle bir şey.
Tuğba Hanım ile bir kere böyle bir konuşma yapıyoruz bir yerde.
Sonra Tuğba Hanımlarında bir kitap okuma kulübü varmış.
Hala var mı bilmiyorum. Toplanıyorlar işte belli kitapları tahliye ediyorlar falan.
Çok güzel bir şey falan. Oradan sonra biri şey dedi.
Ya beni dedi şeyim yok kitap okuma alışkanlığım yok kitap okumuyorum ama hani şey yapayım.
Ben de katılmak isterim sizin böyle şey grubunuza dedi.
Tuğba Hanım da beni çok şaşırtan ama çok da etkileyen bir şey söyledi.
Ben öyle bir şey diyemezdim mesela o zamana kadar.
Ve çok hoşuma gitti o çok doğru çünkü.
Dedi ki sağ olun ama dedi biz kitap okuyanları alıyoruz dedi.
Bu muhteşem bir şey.
Artık benim için de bir dönüm noktası aslında oldu bu.
Hiç kimsenin onun kendisi için uğraştığından daha fazla uğraşmamak gerekiyor.
Çünkü bunun ne kıymeti bilinir ne de bir sonuca ulaşır bu.
Zaten bu yola girmiş.
Zaten ben ne olursa olsun dil veya diller öğreneceğim diyen insanlarla ben artık konuşmak istiyorum.
Bir de şimdi yazdığın kitaplara da dönmek istiyorum.
Aslında yazdıklarınla hem sosyal medyadaki paylaşımlarında hem de yazdığın kitaplarla da bize motivasyonda diyebilirim, ilhamda diyebilirim.
Çok güzel örnek oluyorsun.
Şu anda elimde kendimden uzaklaşıyorum.
Sonra tekrar kendime kavuşuyorum.
Şimdi içerisinde çok fazla makale tarzında.
Senin kendi tespitlerin var, günlük tespitlerin var.
Bazı olaylara karşı yorumların var.
Kendinde ortaya koyduğun şeyler var.
Gerçekten çok güzel. Mesela özgüven üzerinde çok güzel yazılar yazmışsın.
Ben bazen öğrencilerimle falan da paylaşıyorum.
Bu isim biraz benim dikkatimi çekti.
Neden bu isim bu kitaba başlık olarak verildi?
Orada şeyde yazılardan birini...
Dikkatini çekmiştir. Kendimden uzaklaştım nasıl anlıyorum 10 madde diye.
Aslında biraz oradan çıktı.
Biraz da tabii genel bir mesele bu.
Yani o bütün yazıları ben...
O uzun yıllardır aslında 20'li yaşların başından beri yaptığım o ruhsal inşaatın bir parçası olarak görüyorum.
Çünkü başkalarına söylediğimiz şeyler en nihayetinde kendime söylediğimiz şeylerdir ya aynı zamanda.
Bir de hani Toro'ya atıfla insanda hani en iyi kendini bilir.
O yüzden de hani kendinden konuşmalı aslında en çok.
Kendinden konuşarak aslında bütün insanlığa bir yol açarız.
Yani bu çok önemli.
Ben o yüzden böyle kitaplarda güya mütevazıl kılıfı altında böyle kendilerini hiç bahsetmeyen insanların kendinden kaçtığını, kendilerini maske ettiklerini düşünüyorum ve düşünüyorum ve biliyorum.
Onu o yüzden ben kendimden bahsederim, kendi üstüme düşünürüm.
Çünkü dediğim gibi en iyi bildiğim şey budur.
En iyi bildiğim şey budur.
Bu şekilde de bir şekilde başka insanları da hani Goyte'nin o insanda insanlığı tanımak şiarı uyarınca falan.
başka insanlara ışık olmaya bir şekilde çalışır artık ne kadar oluyorsa.
O da hani o yazıyı da, bütün o yazıları da o sürecin bir parçası gördüğüm için kendimden uzaklaşıyorum ve tekrar kendime kavuşma çabamın aslında bir ürünü, bir sonucu diyelim ya da olarak
gördüğüm için öyle bir başlık. koyduk.
Dünyanın en uzun kitap başlığı şey ismi.
Evet. Biraz uzun geldi.
O yüzden de merak ettim.
Aslında o dediğin yazıyı da okumuştum.
Kendine yaklaşmak için tekrar yazıya koşuyorsun anladığım kadarıyla.
O yazı da çok beni etkilemişti.
Ben de sabah sayfaları egzersizi yapıyorum.
Ki güne başlamadan önce zihnimi boşaltmak için.
Ama tabii senin kastettiğin biraz daha üzerinde çalışılmış yazılar da olabilir.
Birazcık bölümün sonuna gelmeden önce sana dört tane soru soracağım ve tek kelimeyle cevaplamanı isteyeceğim.
Ne gelirse.
Bilinç altından neler çıkacak.
Çok korkuyorum.
Şimdi okumak, yazmak, konuşmak.
Bunlardan birinden feragat etmen gerekirse hangisi olmadan yaşarsın?
Okumak, yazmak, konuşmak.
Hepsini yapıyorsun aktif bir şekilde.
Hangisi olmayacak?
Onsuz yaşayacaksın.
Yani şey söyleyeyim. Okumaksız tabii hiç olmaz.
Hani sadece bir tanesi deseydin okumak derdim.
O kalsın derdim. Ama diğer ikisi kalınca şey yani hani yazmasam çıldıracaktım değil mi?
O Said Fahin aslında orijinal deli olacaktı falan diyorlar.
Tabii bazen öyle hissettiğimiz dönemler oluyor da gerçekleri söyleyeyim.
Yazmadan da bir şekilde yaşamaya da alışmışızdır herhalde.
Her gün konuşmuşumdur ama hayatta yazmadığım günler olmuştur herhalde.
O yüzden hani gerçekçi olalım.
Hayal satmayalım. O yüzden şey diyeyim okumak ve konuşmak.
Tamam. Şimdi senin öğrendiğin dillere bir göz atmıştım.
Birini seçmen gerekirse Sırpça mı Japonca mı?
Çok güzel soru. Şey tabii duygusal olarak ben biliyorsun duygusal terminatörüm.
Duygusal terminatör. Duygusal olarak hatta o kitapta da yazı var dikkatini çekmiştir.
Yani öğrendiğimiz dillerle mutlaka duygusal bir bağ kurmamız gerekiyor.
Yoksa çok zor yani o kadar süre sebat etmek.
Sırpça tabii çok şey bende.
Çok ayrı bir yerde.
Çok emek verdim ben Sırpça, Boşnakça'ya.
Bir de hayatımın o dönemi de böyle biraz çalkantılı bir dönemdi falan.
O yüzden çok bağım var.
Hala böyle bazen Sırpçayı'dan böyle koptuğum oluyor mesela.
Bir iki hafta hiçbir şey okumamışım falan dinlememişim.
Tekrar böyle dönünce böyle bir duygulanıyorum falan.
Çok garip. O yüzden hani o yüzden Sırpça derim.
Ama ilginçlik bakımından, edebiyatı bakımından, zenginliği bakımından dersen tabii ki Japonca canım.
Ama kişisel olarak Sırpça derim.
Sırpça. Tamam. Eğer Türkiye'de doğmasaydın, ana dilinin ne olmasını isterdin?
Ana dilimin ne olmasını?
Tabii şeyi düşünmeden o hangi ülkede yaşamak isterdin sorusu değil bu andım kadarıyla.
Yok. Evet sen dillerle uğraştığın için.
Aynen. O ülkeyi düşünürsen cevabım değişebilir çünkü.
Ana dilimin ne olmasını isterdim?
Aslında ben mutluyum Türkçe ana dilim olduğu için.
Neden? Şimdi bakıyorum.
Şimdi ben atıyorum bir İtalyan olsaydım mesela.
İtalyan bir poliglotum. Şimdi mesela Luca.
Luca Lampariello değil mi? yeni Türkçe öğrenmeye başladı.
14. dili falan.
Steve Kaufman'ın 20 dilden sonra falan bu doğunun 3 dili Arapça, Farsça, Türkçe'ye eğildi.
Hatta Türkçe'yi bıraktığı gibi şey şimdi Arapça, Farsça falan böyle.
Yani muhtemelen ben şimdi Türkçe bilmiyor olurdum.
Yani bu çok önemli. O yüzden de diyorum ki iyi ki Türkçe ana dilim olmuş.
Çünkü dili öğrenmek benim için çok büyük bir sorun değil.
Ama en azından Türkçe de Türkçe gibi ilginç.
Öyle herkesin de öyle çok da ölüp bitmediği işin açığı dünyada.
Çok da gözde olmayan da. Ama çok da ilginç değil mi?
Değişik bir dil olan Türkçe de bir şekilde cepte olduğu için de çok da mutluyum.
Yani hani Türkçem ses bayrağım diyor ya dağlarca.
Onun gibi dilimiz.
Çok seviyorum. Ben de böyle bir Azerbaycan Türkçesine falan eğiliyorum.
Türkçenin böyle lehçelerine falan çalışıyorum.
Yani Türkçeyi de bir yabancı dil gibi.
Durmadan öğreniyorum, geliştiriyorum, devam ediyorum.
Yani bir hobi Türkoloğu sayılırım falan.
O yüzden de o açıdan mutluyum aslında.
Yine Türkçe olurdu yani.
Herkesin çok rağbet etmediği bir dil olsun isterdim.
Yani şey demem. İspanyolca, Almanca, İngilizce, Fransızca demem.
Onları öğrenirdim zaten. Ama mesela normalde öğrenmeyeceğim.
Belki bir Svahili falan bir Afrika dili olabilir.
Mesela bu olurdu. O da cepte olurdu.
Hani öyle bir şey isterdim. Ya da Moğolca falan.
Moğolca evet. Aa Moğolca.
İlginç olur. Yok ya hiçbir şeyim yok, bağım yok.
Sır attım yani. Son sorumuz.
Tutkun ne? Bu hayattaki tutkun ne?
Valla bir laf vardır.
Bir insan bir şeyi nasıl yapıyorsa diğer her şeyi öyle yapardır diye.
Benim de böyle bir hastalığım var.
Benim genel bir tutkulluk halim var.
Ben çok fazla tutkuluyum.
Yani bu şey bu. Bunu iyi bir şey olarak söylemiyorum ama.
çok yani öyle. Benim her günüm şeyle geçer.
Tutku hani çok şey bir laf ya romantik bir laf.
Tutkudan benim anladığım şu. Bir insan bir işi en az 10 senedir her gün her ne olursa olsun yapıyorsa ona tutku duyuyor.
Ben onu kastediyorum. Yoksa şey kastetmiyorum.
Herkes bizde her şey tutkulu da lafta.
Onu kastetmiyorum ben. Hani falan.
Benim yani böyle yaptığım birçok iş var.
Bir de her gün mesela şey olur. Bir şey televizyonda bir şey görürüm.
Derim ki dün bile o iki defa yaşadım onu.
Acaba hayatımı buna mı adasam?
Hakikaten şaka gibi ama benim kafam hep böyle çalışıyor.
Mesela bir İspanyolcu bir flamenco belgesi izliyorum.
Acaba dedim böyle en son yazın Arjantin'de falandım ya böyle çok iyi böyle flamenco örnek izliyorum.
Acaba dedim ben ciddi ciddi oturup flamencoya mı odaklansam önümüzdeki 10 sene falan.
Sürekli böyle bir enerjiyi bir kanalize edecek bir şey ararım ben.
Yani o yüzden...
Beş yıllı bir. Evet yani mesela o yüzden tutkun nedir diye soruyor.
Ben genel olarak fazla tutkulu ve fazla heyecanlı biriyim galiba.
O yüzden bunun çok böyle bilhassa Türkiye'de çok cezasını çektiğim de oldu.
Yani çünkü bizim gibi tabii o kitapta yazdım bir yazıda.
Bizim gibi ülkelerde bunlar iyi alamet değildir.
Sevilen şeyler değildir. Mesela şöyle bir laf vardır.
Bu çocuk fazla heyecanlı derler falan.
Mesela bu hoş bir şey değildir bizim gibi ülkelerde.
Almanya'ya gittiğimde ilk 17 yaşında orada anladım.
Bunların iyi hasletler olduğunu.
O zaman bana bir özel bir şey, vaka gözüyle baktılar.
Bizim burada da tamam burada da sağ olsunlar.
Ben sınıf atladım mesela liseyi iki senede bitirdim.
O ayrı. Ama burada böyle sanki bir şey varmış gibi.
Bende bir kusur var da, gizlemem gereken bir şey var da falan varmış.
Öyle hissediyordum. Almanya'da ise tam tersi.
Onu göstermem gerektiğini böyle bana hep hissettirdiler.
O yüzden sivrilen örnekler, sivrilen kişiler Türkiye gibi ülkelerde bastırılır.
Gelişmiş ülkelerde ise öne çıkarılır.
Öne açılır. Tutkuya da bu gözle bakabiliriz.
Tutkunun bir derece ötesi de nedir?
Dehadır. Dehadı kime deriz aslında?
Mesela 30 sene bir işi her gün yapanı deriz.
Mesela aklıma kim geliyor?
Benim hemen Kant geliyor. Yani Königsberg'dir değil mi?
Büyük filozof. O Königsberg yolu vardır onun.
Yani hiç yaşadığı o küçük köyden, kasabadan hiç çıkmadan her gün aynı işi yapmak.
Aynı saatte kalkıp...
Aynı işi yapmak işte bu dehadır.
30 senede bunu yaparsanız işte size dahi diyorlar.
Yani o yüzden benim genel bir öyle tutkulu halim maalesef var.
Zaten ben her zaman öyleyim diyorsun.
Yani ben hani gözünün önüne bir şey gelecek mi acaba diye düşünüp söylerse öylemez.
Şimdi baktığında şey diyebiliriz canım.
Okumak. Şimdi yılda 1200 ila 1500 kitap alıyorum.
Şimdi bu az bir şey değil. Herhalde tutkudur o.
Evet. Yani bu kadar dil öğreniyoruz.
Bir de ben biliyorsun hani bir dilde üst düzey bir kitap okuduysam biliyorum diyorum.
Yoksa konuştuğumu söylesem o 20 yaşar.
O şey değil ki. İnsanlar bir iki kelime konuşuyor dil biliyorum diyor.
Onu kastetmiyorum. Hani gerçekten ciddi anlamda o dilin böyle o edebiyatının ciddi örneklerini okuyabiliyorsam dili biliyorum.
Bu da tutku değil mi? Tabii ki.
Yani bazen insanda şey de oluyor dediğim gibi.
Hepsini sen zaten çok güzel yapıyorsun ama böyle ilk aklına hani en böyle En içeride, içeriden bir yerden.
Hani sana şey demişler ya, 10 yıl önce mi sormuşlar, işte 5 yıl sonra ne yapacaksın diye.
Gözünün önünde bir masa gelmiş ya, o şekilde hani yazmaya odaklanmışsın, onun gibi bir şey.
Ama belli oluyor ki sen zaten şu anki hayatın, hayatını tutkulu şekilde yaşadığın için bence bu çok güzel zaten.
Aynen. Gözünün ne bir şeye gelmesine gerek yok.
Sen zaten yaşıyorsun bunu.
Tabii tabii. Peki bu kadar mesai harcıyorsun birçok alanda.
Ben saatinde kendini ayırdın.
Özel zamanlarında neler yaparsın?
Yani dil dışında artık okumayı da iş olarak görüyorsan onu da çıkartalım.
Birazcık magazin kısmı olsun.
Günde ya da haftada ne kadar saat kendine ayırıyorsun?
Ya da bu süreyi nasıl değerlendiriyorsun?
Zor bir soru. Bunu düşündüm bir.
Dün bu ben saati meselesi üstüne konuştuk ya biraz.
Ben saati ben onu nasıl algılıyorum diye düşündüm.
Benim biraz buna cevap vermem zor.
Neden? Ben aslında şu an şöyle bir lükse sahibim.
Ben yani yapmak istemediğim hiçbir şey yapmıyorum ya şu an.
Aslında. Bu tabii bir lüks.
O yüzden o konfor alanından da çok konuşmak istemem.
Ama sonuçta benimle ilgili konuşuyorsak ben de kendi hayatımdan örnek vereceğim.
Aslında benim düşündüğüm hakikaten kendim için bir şey yapmak diye bir mefhum yok bende.
Çünkü sürekli kendim için bir şey yapıyorum aslında.
İşin açığı. Hani şey gibi o.
Tim Ferriss'in meşhur lafıdır.
Mesela diyor nasıl iyi tatil yaparım.
Nasıl tatil yaparım falan diye düşünmek değil.
tatil yapmaya ihtiyaç duymayacağımız bir hayat kurmaktır diyor önemli olan.
Benim mesela aklıma hiç tatil yapmak gelmiyor.
Zaten tatil gibi yaşıyorum hep.
Çok önemli. O yüzden o birkaç iş yapma meselesi çok önemlidir o yüzden.
Ne yaparım? Buna rağmen bütün bu söylediklerimizin yanında her gün mutlaka bir yürümeye gayret ederim.
Şimdi ben böyle bir araba kullanmıyordum.
Karşıydım hatta. Hiç kullanmayacağım falan diyordum.
Her zaman da tabii tutarlı olmadığımız için kullanmaya başladım.
Aldığım zaman bir iki ay oluyor.
Araba kullanmaya başladım. İşte araba aldım falan.
Arkadaşlarım şey diyordu işte sen alış falan bundan sonra her şeyi arabayla yaparsın falan.
Hiç hiçbir yere arabası gitmezsin.
Onunla savaşıyorum mesela.
Aslında şey yapmıyorum. Yine mutlaka her gün birkaç kilometre yürümeye çalışıyorum.
Mesela bunu söyleyebiliriz. O yürüyüş çok önemlidir.
Süper. Evet evet gerçekten.
Yani o yürüyüşü önemsiyorum.
Bir şey olarak da önemsiyorum. Hani Nietzsche'de bir kavram vardır.
Yani yürürken gelen düşünce.
Hani yürürken gelmeyen hiçbir düşünceye önem vermem diyor ya hani.
Onun gibi onu önemserim.
Orada... Genelde bir şeyler dinlerim, bir podcast dinlerim, bir şey dinlerim.
Yani yüzlerce saat bir şey dinlemişimdir.
Yani birçok dilde yürürken yaparım bunu falan.
Bazen çok yorgunsam zihnimi o gün iyi bir müzik dinlerim.
Dün mesela Mozart'ın meşhur Grand Partitasını dinledim.
Amsterdam Konsert gibi orkestrasının solistleriyle falan.
Benim de çalıştığım hocamdan biri çalıyor falan.
Öyle yaparım. Mesela yürüyüşü kendim için yaptığım bir şey olarak gösterebilirim.
Süper. Yani bu tek başına zaten gayet güzel bir aktivite.
Bu kadar zihinsel çalışan birisi için bedenini çalıştıracak bir şeyler yapmak yani gayet güzel.
Peki son olarak bölümümüzü bitirmeden önce ben sahte dinleyicilerine naçizane ne söylersin?
Aslında Edip şey söylemek istedim yani en başta söylediğim şeyi bilhassa bizim insanımızda galiba böyle kendi için yaşamayı bilmeyen bir toplumuz o yüzden bilmiyorum.
Biz böyle melimalı diye yaşıyoruz her şeyi.
Yani o çok üzücü oluyor. Böyle bir yerlere falan gittiğimde böyle konuşmaları, üniversitede falan hep onu görüyorum böyle.
Hep şöyle yapmalıyım, aslında böyle olmalıyım, şöyle olmalıyım.
Hep böyle konuşuluyor. Özel sohbetlerimde de onu görüyorum.
Ve bilhassa bir tespit yapacağım.
Bilhassa kadınlarda çok görüyorum bunu.
Imposter sendromu olabilir mi?
Imposter sendromu daha çok kadınlarda yaşandığı için mi acaba?
O gerçi şey o. Hani bu işe girdim ama acaba o kadar başarılı değil miyim?
Acaba hani benim dolandırıcı olduğumu düşünecekler falan gibi bir şeydir ya.
Yok yok bu dediğim o değil ya.
Bu dediğim şey böyle. Hep idealde yaşamak.
O benim kitaba o zaman dönelim.
Aslında kendinde değil insanlar genelde.
Kendilerini çok uzaklar. Hep böyle hani normlar var kafalarında.
O normda ne olduğunu da çok aslında ondan da çok emin değiller.
Böyle bir şeyler var falan.
O normlar üzere yaşıyorlar hep.
Hep böyle melimalı şöyle olmalı böyle olmalı falan.
Böyle diyorlar. Onu hani bir şey söyleyeceksem onu söylemek isterim.
Çok zordur ama. Bana sorarsan mutluluğun da başarının da başarıya giden yolun da ilk adımı kendine dürüst olmakla başlıyor.
Fakat kendine dürüst olmak demek kendini dövmek değil.
İnsanlar bunu karıştırıyor.
Bizde herkes kendini dövme şovları yapıyor.
Çünkü oradan mağdur edebiyatına bağlanıp onun ekmeğini yiyecek.
Kime sorsanız kendiyle uğraşıyor gibi yapıyor ama aslında şey o değil ki o.
Kendine dürüst olmak o değil.
Hakikaten kendine dürüst olmak ve kendine dürüst olmak da neyi getirir?
%100 sorumluluğu getirir.
Bütün sorumluluğu üstlenmeyi getirir.
Birkaç gün önce arabayı yeni kullanıyorum da tabii çok da şey değilim yani hızlı ilerledik.
İlk gün trafiğe çıktım falan böyle kendim ama sonuçta bu işte.
Ben çıkamamıştım. Her işte bir şey gerektiriyor falan da bazen geçen şey oldu birkaç gün önce.
Böyle bir yere girmeye çalışıyorum park edeceğim falan böyle kaldım giremiyorum.
Böyle yani ya öndekine çarpacağım arabayı arabada biraz büyük ya da arkadakine çarpacağım.
Öyle bir girdim ki hakikaten. Yani mümkün değil oradan çıkmak.
Sonra sokakta bir tane adam böyle.
O da arabasını park etti oraya.
Ben böyle biraz panik oldum falan.
Dedim ya böyle böyle ben şey yapamıyorum.
Yeni başladım kullanmaya falan.
Siz dedim şey yapsanız falan. Adam arabaya oturdu.
Çat diye öndeki arabayı bir çarptı.
Şimdi tabii kızdım yani başta ama sonradan dedim ki ya bu adam zorla mı bindi senin arabaya?
Hayır. Ben adama gittim.
Ayağına kadar baya 50 metre yürüdüm.
Adamdan rica ettim. O da aldı böyle yaptı.
Hayatta da %100 sorumluluğu almaya ulaşırsak aslında inanılmaz rahatlıyoruz.
İnanılmaz rahatlıyoruz. O mağduriyet hissinden kurtulunca aslında mutluluk geliyor.
İnsanlardan bunu fark ediyorum.
O sorumluluğu almadıkları için sürekli birilerine bir şeye, hayata, şartlara falan kızarak yaşıyorlar.
Belki de haklılar. Onu sorgulamıyorum ben.
Hepimizin haklı sebepleri var. Ama şunu biliyorum.
O ruh halinden çıkamayan insanın da pek bir yere varması mümkün değil.
O yüzden böyle... Olabildiğince ne kadar mümkünse artık %100 sorumlu kalmak.
O adamı ben çağırdım arabaya demek.
Bir yerden sonra.
Ve kendimize karşı dürüst olmayı öğrenmek.
Şu meli malları da bırakmak.
Neysem oyum ben böyle yapıyorum.
Kitap okumak iyi olduğu için kitap okuyorum değil mi?
Hayır ben kitap okumuyorum demek.
Bunu söylemek istedim.
Çok güzeldi Semih'ciğim.
Çok teşekkürler. Bugün Ben Saati''nde seni konuk aldığımız ve sen bizim davetimizi geri çevirmedin.
Çok güzel bir sohbetti. Ben Saati bu bölüm sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
