
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde “ Ne Yersen O ‘sun,” belgeselinden referans alarak beslenmenin hayatımızdaki etkisini ele alıyoruz.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Ben Saati'ne, hoş geldiniz.
Ben Elif. Yediğin içtiğin senin olsun, bana gezip gördüğün yerleri anlat derdi rahmetli babaannem.
Her seyahat dönüşü bana bunu söylerdi ama ben yediklerimi de içtiklerimi de anlatırdım.
Çünkü yeme ve içme gördüğümüz şeylerden ya da gezdiğimiz yerlerden ayrı değil bana kalırsa.
Onun bir parçası hatta yemek bir kültürdür.
Yabancılar bizi şiş kebabımızdan ne bileyim baklavamızdan da tanıyorlar değil mi?
Baklava Yunanlıların değil bizimdir kusura bakmasın kimse.
Dediğim gibi bu bir kültürdür.
O yüzdendir ki yeme içme üzerine çok fazla belgesel program ve içerik var.
Mesela Ayhan Sicimoğlu'nun gezi videolarını izleyebilirsiniz.
Çok renkli bir kişilik olduğu için de pek çok gezilecek yeri ve buraların lezzetlerini bize çok eğlenceli şekilde anlatır o.
Ama bir de beslenme üzerine bize detaylı bilgi veren, yayınlan içerikler var.
Geçenlerde bir sitede bunlardan birine denk geldim.
Şöyle bir başlığı vardı. Ölmeden önce izlenmesi gereken yemek belgeselleri.
Ve bir ineğin de resmini koymuşlar kapak olarak.
Merak ettim. En çok önerilen belgesel hangisi ise onu izledim.
Ve 4 mini bölümden oluşuyor bu belgesel.
Adı da şöyle Ne Yersen Osun.
Belgeselin ismini görür görmez hemen en sık yediğim şeyleri aklıma geldi.
Patates ve yumurta.
Hadi. Ben şimdi buna biraz takıldım.
Siz de bir düşünün bakalım. En çok...
Neyi tüketiyorsunuz? En çok neyle besleniyorsunuz?
Şu düşünceden yola çıkılıyor belgeselde.
Hastalıklarımıza bakınca yaşlanma da dahil buna.
Belki de sorun DNA'mızda değildir.
Yediğimiz akşam yemeğimizdir.
Düşündürücü değil mi? Neticede beslenme konusunda, diyet konusunda çok fazla bilgi kirliliği var.
Ve bazı yiyecekler ülkece bizim kırmızı çizgimizdir.
Kebap gibi. Öyle her bilgiyi de kabul edemeyiz yani biz.
Getirdiğimiz bir gelenek var.
Belgeselde birden çok beslenme uzmanı bu alanda uzman kişinin de görüşlerine yer veriyorlar ve şöyle bir iddia öne sürülüyor.
Ağzına attığın her bir lokma sadece bedenini değil hayatını da şekillendiriyor.
Patates ve yumurta benim hayatımı nasıl şekillendirebilir ki?
Buna takılmayıp devam edince izlemeye aslında kafa açıcı birçok bilgiye rastlıyor insan.
Yani şeker hastalığım var bu ırsi ya da bizim ailede kanser hikayesi vardı.
Alzheimer'dı babam ya da dedem.
bu bizde de olabilir gibi endişelerimiz varsa, bu hastalıklar genetik diye bunlara maruz kalacağımıza düşünüyorsak ve kendimizi korkutuyorsak artık bunu yapmayı bırakmalıyız.
Bir kere buna inanmak bile bize verilmiş yaşam şansını, yaşama şansını yok saymak demektir.
Ya da dezavantajlı olarak geldik dünyaya, düşüncesine kadar gider burası.
Benim için belgeseldeki en vurucu nokta şuydu.
Biz aslında Irsi hastalıktan ölmüyoruz.
Genetiğimiz, genetik DNA'mız değişmez.
Tamam, okey. Ama bunu kontrol edebiliriz.
Bunu önüne sürüyor belgesellik uzmanlar.
Nasıl mı? Diğer bileşenleri kontrol ederek yani yediğimizi, içtiğimizi, hareketlerimizi, çevremizi kontrol ederek bu konuda dikkatli ve seçici olarak genetiğimiz üzerinde söz
sahibi oluyoruz. Bu iddiayı test ediyorlar, ölçüyorlar.
Açıkçası belgeselin bu kısmını izlemek çok keyifliydi, çok eğlenceliydi benim için.
Farklı milletlerden 22 tane tek yumurta ikizini ele alıyorlar.
Yani tamamen aynı gene sahip bireyler üzerinde çalışılıyor.
Özellikle çeşitlilik olsun.
Farklı milletlerden seçiyorlar ki kıyasla yapalım onların DNA'larıyla.
8 hafta onların beslenme rutinlerini egzersizlerini izliyoruz.
İkizlerin biri bitkisel yani vegan beslenirken diğeri hep çil et ve ot ağırlıklı besleniyor.
Daha çok et hatta. Deney öncesi, deney süreci ve sonrasında onların biyolojik yaşlarından kas kütlesine, kolesterolüne hatta cinsel organlarının hormonlarının fonksiyon seviyesine kadar
ölçüp öncesi ve sonrasını karşılaştırıyorlar.
Sonuçlar daha net olsun diye ikizlerin her birinin peşine birini takıyorlar.
Böyle adım adım takiplerini yapıyorlar.
İş yerlerine kadar gidip verilen beslenmeye uyup uyumadıklarını kontrol ediyorlar.
Buralar çok eğlenceli akıyor belgeselde.
Merak da ediyoruz acaba hangi beslenme türü öne çıkacak diye.
Birbirinin tıp atıp benzeyen bu kadar çok insanı bir arada izlemek de biraz tuhaf geliyor aslında insana.
Ve 8 haftanın sonunda ortaya çıkan sonuçlar...
Nasıl desem? Harika dersem bir grup üzülür ama çarpıcı diyeyim hadi.
Sadece iki aylık gibi bu kadar kısa bir sürede bile beslenmeyi değiştirerek, iyileştirerek ve hayatlarına hareket de dahil ettiklerinde insanların bedenlerindeki değişim görülmeye başlanıyor.
Hatta ölçümleniyor da.
Mesela bazı ikizlerin Kolesterol, tansiyon problemleri var.
İç yağları yüksek olan ya da hiç yağ sahip olmayan birbirinden farklı hastalık hikayesi olan kişiler bunlar.
Bunların test sonuçları özellikle bir grupta çok fazla değişiklik gösteriyor.
Ve sonuçta bitkisel beslenme yani vegan beslenme etçil beslenmenin önüne geçiyor.
Et yemeyi sevenler için üzgünüm ama arkadaşlar bitkisel beslenince biyolojik yaşınız küçülüyor.
Cildiniz parlıyor.
İç yağlanmanız azalıyor.
Ömrünüz uzuyor. Hatta cinsel performansınız da etle beslenmeye oranla 3 kat falan artıyor.
Üstüne üstü katılımcılar kendilerini daha enerjik ve daha iyi hissediyorlar.
Pek çok insan bitkisel demiyor da otla beslenmenin tadı tuzu olmuyor diyerek yemek istemiyorlar ya da sürekli bu tür yiyecekler yemek istemiyorlar.
Belgeselde buraya da değinilmiş.
Aslında bu tür yiyeceklere gerekli özen gösterilse hatta bu besinlerin ruha ihtiyacı var bile deniliyor.
Yani biraz uğraşılsa, çeşitli baharatlar eklense etçil beslenme kadar lezzetli olabileceği öne sürülüyor.
Eğer diyor işte bitkisel beslenmeye özen gösterirseniz tarifleriniz...
biraz daha ihtimam gösterirseniz bitkilerden yapılan hamburger, pizza, fast foodlar da gayet lezzetli oluyor deniliyor belgesel.
Örnek olarak da bitkilerden pizza peyniri bile üretiyorlar iyice kafayı takmışlar yani.
Bu beslenme türüne. Sevgili dostlar artık kabul edildi ki bağırsaklar bizim ikinci beynimiz.
Huzurumuz için onlara en az yüzümüz kadar bakmamız, özenli olmamız lazım.
Bifido isminde işte bağırsağımızın florasında bir bakteri var.
Bu bakteri bizim sindirimimize yardımcı olan çok önemli bir bakteriymiş.
Bunu da o belgeselde öğrendim ve bitkisel beslenme özellikle farklı farklı bitkilerle beslenince bu bakterinin çeşitliliği artıyormuş.
Ve bu ne demek? Bizim için mutlu bir beyin demek.
Şimdi buraya kadar güzel bir deneyden bahsettim ama belgeseli izlerken sorguladığım başka şeyler de oldu.
Mesela bu kadar yediğimiz içtiğimiz yiyecekler nereden geliyor?
Çünkü dünya üzerinde et tüketimi anormal şekilde yüksek.
Özellikle işlenmiş et.
Ve diyor ki araştırmacılar bir zamanlar sigara zararlı değildi.
şeklinde reklamlar vardı, özendiriliyordu.
Onun kansere sebep olması ve diğer zararları çok sonra fark edildi ve iş işten çoktan geçmişti.
Şimdi aynı şeyi işlenmiş et için söylüyorlar.
İşlenmiş et insanlar için bilinen bir kanserojen olarak belirlenmiş arkadaşlar.
Eski bir Yunan sözü var.
Yemeğin ilacın olsun. İlacın yemeğin olsun şeklinde.
Yediklerimiz bizi ilaç kullanmaktan koruyor mu?
Ya da ilaca bağımlı mı kalıyor?
Biraz bunu düşünelim mi? Ne yersen olsun sözü buraya çok uygun düşüyor işte o zaman.
Çünkü yediklerimiz yüzünden en basitinden şekerimiz çıktığında bize ağırlık veren şeyleri tükettiğimizde bazen başımız da ağrıyor.
Bazen midemiz yanıyor.
Ne bileyim alerjimiz varsa sürekli burnumuz akıyor.
Bunlar bizim iyi olma halimizi etkiliyor, tetikliyor.
Benim başım ağrıdığında Nemrut'un biri oluveriyorum mesela.
Yani olma halimizi yediklerimiz çok etkiliyor.
Anneler şimdi söyleyeceğim şeyi çok iyi anlarlar.
Ya bizim çocuk bir hastalandı huyu değişti cümlesi.
Tanıdık geliyor mu? E biz yetişkinler de öyleyiz.
Yerken keyif veren ama bedenimize zararı olan şeyler neler?
Bence bunun bir listesini yapmalıyız.
Bazı yiyecekler içine ne koyuyorlarsa artık çok lezzetli oluyor.
Ve bağımlı gibi onu yemek istiyoruz.
İçtiğimiz şeyler de keza aslında dikkat etmezsek bize zarar verebiliyor.
Kafein her gün kullandığımız bir ilaçtır diyor Michelle Pollan.
Ve nedense pek çok kişi ona bağımlı olduğunu kabul etmiyor.
Düşünmüyor bile. Ben de bunlardan birisiyim.
Şu iddiası var bu adamcağızın.
Kafein beyni şaşırtıcı şekilde değiştiren güçlü bir ilaçtır.
Onu kullanma miktarımız ve saatimiz o kadar önemli ki bizse her şeyden bir haber.
Elimizde kahve bardağıyla böyle pelusu edasıyla geziyoruz AVM'lerde sokaklarda.
Bir örnekte benim çok sevdiğim araştırmacı, nörolog ve psikiyatr Dr.
Daniel Eymondan vereyim size.
O diyor ki safran insan beyin kimyasını olumlu yönde etkiler.
İnsanın modunu yükseltir ve bu duygu durumunu 24 saat kadar korumasını sağlar bu yiyecek.
Ve bunu pandemi döneminde test ediyorlar.
Sonuçlar gayet pozitif.
Yaklaşık 3 aydır ben de safran tüketiyorum ve kendimce test ediyorum bana etkisini.
Gerçekten daha iyiyim ve pozitifim diyebilirim.
Ben bunu okuldakilere anlatınca öğrencilerime onlardan birisi hemen şöyle söyledi.
Hocam safran pahalı bir şeydir.
Ben de dedim ki onun küçük bir yaprağı bile zaten çaya çorba yetiyor.
Dışarıda 2 kere latte almayıp 2 kere kahve almayıp 2 gram safran alırsanız Size 5-6 ay yeter dedim.
Şimdi konuya başka bir yerden bakalım istiyorum.
Ne yersek oyuz.
Tamam buraya ikna oldum araştırmayı da izleyince.
Ama bence bir yemeği nasıl yediğimiz, hangi duyguyla masaya oturduğumuz da önemli.
Yemeği haldır huldur hızlı mı yiyoruz?
Her bir lokmadan keyif alarak yavaşça mı çiğniyoruz ağzımıza attığımız bütün besinlere?
Bir bölüm yapmıştım. Duygusal Akupuntur EFT bölümü.
Orada size kendi hikayemi anlatmıştım.
Ben makarna, ekmek gibi gluten ürünleri tükettiğimde cildimde, yüzümde, kollarımda egzama oluşuyordu.
Ve çok kötü görünüyordu gerçekten.
Çünkü bir şekilde ben o tür yiyeceklerle başıma gelen kötü olayları ya da kötü duyguları birbirine bağlamışım.
Negatif duyguları yani. Bunu beyin yapıyor aslında.
O bölümde detaylıca anlattım.
Ve ilaç kullansam da iyileşememiştim.
Defalarca doktora gitmeme rağmen.
Ama bir şekilde kurduğum bağlantıyı fark ettiğim için beynimin o negatif kodunu değiştirdim.
Ve ondan sonra kötü hissettiğim anlarda yemek masasına oturmadım.
Yine bir yiyeceği o kötü duyguyla, negatif duyguyla beynim kodlar diye hep dikkat ettim.
Benim bu anlattığım olayı destekleyen bir araştırma var.
Ohio Üniversitesi'nde iki grup tavşana aynı kimyasal açıdan zararlı yiyecek veriliyor.
Ve bir süre devam ediliyor buna.
Sonra bir bakıyorlar ki birinci grup tavşan yüksek kolesterol hastalığına yakalanıyor.
Ama diğer grup tavşanda sorun yok.
Bunun sebebine bakıyorlar neden böyle oluyor diye.
Çünkü birinci gruba yemek veriliyor.
Başka hiçbir temas yok. İkinci gruba yemek verilirken tavşanlar öpülüyor, okşanıyor, seviliyor, güzel sözler söylenilmiş onlara ve onlar da bu rahatsızlık görünmemiş.
Hastalıkların DNA'mızla ilgili olduğu kadar duygusal beslenmemizle de duygularımızla da bağlantısı var.
Bedenimizi sağlıklı besinlerle ve duygularımızı da güzel düşüncelerle beslemeliyiz.
Yani beslenme...
Tek taraflı değil arkadaşlar. Bugüne kadar ben rutinlerden çokça bahsettim.
Bunları değiştirdiğimizde ya da hayatımıza dahil ettiğimizde yaşamamızda mutlaka olumlu yönde bir değişim, bir gelişimin olacağını söyledim.
Defalarca ne yaparsanız olsunuz diyen Aristo'yu çokça andım.
Sadece eylemlerle değil düşündüklerimizle de kimliğimizi, rollerimizi, şekillendirdiğimizi söyleyip durdum.
Bir de yeme içme mevzusu da buna hizmet ediyorsa bence hayatı tek bir yerden okuyamayız arkadaşlar.
Siz ne düşünüyorsunuz peki konuyla ilgili?
Yediklerimiz bizi ne kadar etkiliyor?
Bölüm sonrası yorumlarınızı bekliyorum.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
