
Yazmak /Sabah Sayfaları/Ünlü Yazarların İlginç Alışkanlıkları
29 Ağustos 2023 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde yazmanın ve özellikle sabah sayfaları metodunu uygulamanın hayatımızı nasıl olumlu yönde etkilediğini konuşuyoruz. Ünlü yazarların ilginç rutinleri de bize ilham olabilir.
Transkript
Merhabalar, yaşama, insana dair pek çok şey bulabileceğiniz Ben Saati'ne hoş geldiniz.
Ben Elif. Geçen bölümde yazımızın karakterimizi, duygularımızı, yeteneklerimizi, özetle iç dünyamızı yansıtan ve belki de farkında olmadığımız birçok potansiyelimizin
ipuçlarını bulabileceğimiz yardımcı bir araç olduğunu konuşmuştuk.
Bunun analizini yapan İbrahim Oktay hocam gibi uzmanlar var elbette ancak biz bilmiyorsak bu ilmi yine de yazarak yazıyorsak da buna devam ederek kendimize yardım
edebiliriz. Sözün uçtuğu yazının kaldığı bir dünyada yaşıyorsak aslında ses de kaybolmuyormuş onu sonradan öğrendik ama biz insanlar olarak Dünyayı terk edenleri,
onların varlığını, hayata katkılarını, bir zamanlar onların da burada yaşadıklarını nasıl anlıyoruz?
Yazdıklarıyla. Demek ki bundan yani bundan dediğim M.Ö.
yaklaşık 3200 yıl önce tahmini Sümerlerden biri demiş ki yeter artık ölüm hak ama biz kaybolmayalım.
Bir zamanlar var olduğumuz bilinsin, kendimizi görünür kılalım diyerek çizdikleri, oluşturdukları şekillerle biz de vardık diyorlar.
Ve sonra bu süreç ilk kitapların yazılması, matbaanın bulunması gibi gelişmelerle ilerleyip ve günümüze kadar...
Peki neden yazmalıyız ve ne yazmalıyız?
Bu soruların cevabını birlikte arayacağız ama önce değinmek istediğim başka bir şey var.
Yazmaktan kastım sosyal medyada paylaştığımız fotoğrafın altına iki cümle yazmak değil ya da aktif olarak Twitter'da durum güncellemesi yapmak.
Ne bileyim birilerinin paylaşımlarına yorum yazmak da değil.
Yani sadece orada kendimizi biraz ifade ediyoruz.
Evet ancak bu kadarcık yazmayı, bu kadarcık kendimizi anlatmayı yeterli bulmamalıyız.
Aslında dikkat ettiniz mi günlük hayatta kullandığımız ifadeler gittikçe kısalıyor.
Sosyal medya ile tahammül ya da bir şeye odaklanabilme seviyemiz azaldıkça kitaba, kaleme, elimizin değme süresi de azalıyor sanki.
İşin tarihçesi, edebiyatı, psikolojisi değil beni bu kadar etkileyen.
Evet o taraflar da çok kıymetli.
Ancak durup bir düşünelim istiyorum bu eylemi.
Bunu bize beynimiz yaptırıyor.
Biz görünmeyen bir şeyi yazımızla görünür kılıyoruz.
Zihnimizden, işte beynimizden geçen düşünceleri diğer taraftan duyuyoruz.
bir nevi ete kemiğe büründürüyoruz.
Aksi halde düşünen bir varlık olduğumuzu ilk önce kendimize nasıl inandırırdık?
Makineden farkımız ne kalırdı o zaman?
Düşünebilen bir varlık olduğumuzu ispatlayan bir eylem bu.
Bir şeylere inandığımızı, değerlerimizi, duygularımızı, dış dünya ile ilgili düşüncelerimizi hep yazıyla somutlaştırıyoruz.
Ve bunu yaparken yani yazarken ama sağ elimizin işaret parmağı kalemi şöyle tutacak, sol elimizin yüzük parmağı klavyenin R tuşuna şöyle basacak gibi ıvır zıvır detaylara
girmeden beynimiz bize otomatik olarak yazdırıyor.
Bu bana çok büyüleyici ve mucizevi bir şeymiş gibi geliyor.
Hatta gibi değil bunun böyle olduğunu düşünüyorum.
Peki neden ve ne yazacağız sorularına geri dönelim.
Mesela rahmetli dedem bu konuda bana güzel bir örnekti.
Çok çalışkan bir adamdı.
Çiftçilik yapardı köyde.
Ve günlük tutardı.
Dedemin bir sürü kırmızı ve siyah kaplı büyük küçük not defterleri vardı.
Her gün hava durumuna bakar, o gün tarlaya ne ekilmiş, kışlık kaç kilo kömür alınmış hep yazardı.
Sonra beni yanına çağırır, gel birlikte bir bakalım geçen sene bu zamanlar neler yapmışız deyip eski günlüğünü açar.
Hava durumu nasılmış, incirler ne alemdeymiş, kaç işçi amele gelmiş çalışmış tarlada gibi.
Onun gündeminde olan şeyleri bana defterinden okurdu.
Vefat edince... Tahta bir valizi vardı onun eski usül.
Onu açtık kuzenlerle kardeşlerle.
Ne görelim? Valizin içi bir sürü eski defterle doluydu.
Beni etkileyen şey onun bu istikrarıydı.
Babaannemin pek o taraklarda bezi yoktu ama olsun dedem bu uygulamayı kendi için yapardı.
Bundan keyif alırdı.
Ve hafızası da 90 yaşlarına kadar çok iyiydi.
Ben bunu onun bir şeyleri not alma alışkanlığına bağlıyorum.
Bu örneği neden verdim?
Yazmak için illa yazar olmamız ve sadece hikayeler şiirler yazmamız gerekmiyor.
Bu işin cinsiyeti de yok.
Bilinen yazarların çoğu erkek.
Evet ancak günlük hayatta sanki erkeklerden çok kadınların bir şeyler yazdığını düşünüyoruz.
Kitaba kaleme eğilim oran olarak hem cinslerimde fazla görünüyor.
Bence bu algı da değişmeli artık.
Hatta şöyle bir şey var ki bazı erkekler kendilerini yazarak daha iyi ifade ediyorlar.
Gel yüzüme söyle ya da telefonda söyle ne diyeceksen dediğinizde orada biraz duraksama olabiliyor.
Sonra bir bakıyorsunuz ki mesaj bildirimleri peş peşe.
İsteyince bay... Veya güzel yazıyor erkeklerde.
Sonra günümüzü planlamayı düşünürsek, ele alırsak.
Mesela... Bir gece önceden ertesi gün yapılacakları not alır mısınız veya sabah uyanır uyanmaz yapacağınız işleri madde madde sıraladığınız bir not defteriniz var mı?
Yapılacaklar listesini hazırlamak da bir nevi yazmaktır.
Zihinde tuttuğumuz işleri hemen sayfaya boşaltırız hem de bir şeyleri atlamamış oluruz.
Benim sabah sayfaları rutinim var.
Bazen sosyal medyada hikayelerimi de paylaşıyorum ve sıklıkla ne yazdığımı soruluyor.
Açıkçası ben kalkar kalkmaz aklıma...
Ne geliyorsa gündemimde ne varsa onu yazıyorum.
Duygularımın volümü çok yüksekse böyle öfkeden burnumdan soluyorsam yazmak bana baya baya iyi geliyor.
Yaşadığım olayı hissettiklerimi yazıyorum.
Böyle uzun saatler değil akıllı saatimle 15 dakika tutuyorum.
Ve zaman dolana kadar aralıksız yazıyorum.
Bazen kafamda büyütün meseleyi daha yazarken yarıda bırakıp ya bunu mu kafaya takmışım ben deyip hemen o gün yapılacaklar listemi hazırlıyorum.
Yay burçları. el sallasın.
Duygu durumum dengelensin daha iyi hissedeyim diye birkaç tane o günlerde başıma gelmiş işte bana iyi hissettirmiş güzel olayları yazıyorum.
Kendimi hatırlatıyorum aslında.
Şükrettiğim şeyleri bazen birkaç maddede sıralıyorum.
Bunlar da iyi geliyor. Sabah sayfaları egzersizi sanatçının yolu isimli kitabın yazarı Cameron, Julia Cameron tarafından oluşturulmuş bir yöntemdir.
Yazar bu yöntem ile güne daha berrak bir zihin ve daha az kaygı düzeyi ile başlamamıza yardımcı olmayı hedeflemiş.
Ben kendimden örnek verdim ama bu sabah sayfaları metodu normalde nasıl uygulanır derseniz yapmanız gereken tek şey sabahları telefona bakmak, çalışmak, mailleri kontrol etmek.
gibi aktiviteleri bir kenara bırakmak önce.
Bunun yerine o an zihninizden geçen her şeyi yazmanız gerekiyor.
Bir nevi dışa vurum ile düşüncelerinizi aktarıyorsunuz.
3 sayfa kadar yazmak yeterli olacaktır.
Dün gece gördüğünüz rüya veya o gün yapacağınız önemli bir iş hakkında düşünceleriniz olabilir.
Kısacası o an aklınıza gelen her şey ama her şey buna dahildir.
Düşüncelerinizi fitrelemeden, düzeltmeye çalışmadan veya saklamadan olduğu gibi yazmanız yeterlidir.
Yani argo küfür.
Yazınızın okunaklı olup olmaması, düşüncelerinizin ayıp veya başkaları açısından gülünç olup olmadığının bir önemi yok.
Yazarken bari özgür hissedelim ya değil mi?
Sayfamızı siz dahil, yazdığınız sayfaları siz dahil kimsenin bir daha okumasına gerek yok.
Yalnızca o an aklınızdan geçenleri özgürce yazmanız yeterli olacaktır.
Aklınıza hava durumu, sokaktaki sesler, işte yapacağınız işler, ödevleriniz gibi...
Birçok düşünce gelecektir.
Benim dedem gibi gündeminizde not alabilirsiniz.
Zihin düşüncelerde gezmeyi sever.
Önemli olan sizin bunları serbestçe kağıda akıtmanızdır.
Eğer o an aklınıza hiçbir şey gelmiyorsa da yazmayı bırakmayacağız.
Şu an aklıma hiçbir şey gelmiyor cümlesini bile yazabilirsiniz.
Burada uyulması gereken tek kural mümkün olduğunca 3 adet A4 kağıdını doldurmanızdır.
Egzersizi düzenli uyguladıktan sonra düşüncelerinizin daha özgürce aktığını gözlemlemeniz mümkündür.
Bu yöntemle her sabah bir koşuşturmacının içine atlamaya ara verebilirsiniz.
Dışa vurum yöntemi sayesinde birkaç dakikayı kendinize ayırarak günün geri kalanına daha sağlıklı bir düşünce yapısıyla başlayabilirsiniz diyor yazar kitabında.
Bu uygulamayı deneyimleyen Dinleyicilerim vardı bana instagramdan geri dönüş yapmışlardı birkaç kişi.
Bu uygulamayı bir hafta yaptıktan sonra şunu fark ediyorlar.
Gün içinde daha dingin hissettiklerini, zihnen daha az yorulduklarını falan yazmışlardı bana mesaj olarak.
Bu kitabı senaristlere, metin yazarlarına ki şu an bir YouTube videosu ya da bir podcast hazırlarken edebi metin hazırlanıyor aynı zamanda.
Bir sunum için bile metin yazarlığı yapılıyor aslında.
Yazar olmak isteyenlere edebiyatla haşır neşir kişilere zaten tavsiye ediliyor.
Ancak bunun dışında...
Yazmayı meslek edinmenin yanı sıra kişiye sağladığı bir içgörüden dolayı ve psikolojik açıdan bize faydası çok büyük olduğu için bir rutin haline getirmeliyiz.
Çünkü yazı yazman.
Katarsizin yani bu ne demek?
Duygu boşalı mı demek?
İşte duyguları boşaltmanın yollarından biridir.
Yürümek podcastinde söylediğimiz gibi içinden çıkamadığımız her konuda yürüyün demiştik hatırlayın.
Aynı şeyi burada söyleyebilirim.
Tabii bir sürü argümana dayanarak bunu söylüyorum.
İçinden çıkamıyorsak bir şeyi, bir konuyu bir de yazarak o konudan özgürleşmeye çalışalım.
Amerikalı psikolog James Penbecker'ın bu konu ile ilgili yapmış olduğu araştırmalar gösteriyor ki her gün 20 dakika boyunca yazmak depresyon, anksiyete, kayga gibi pek çok alanda
iyileşme sağlıyor.
Bu yazma tekniğine de dışa vurumcu yazma adı verilmiş.
Şimdi fark ettim ki ben daha çok bu psikoloğun tavsiye ettiği yöntemi takip ediyormuşum.
Günlük hayatın, işin, ilişkilerin stresi, yaşadığımız üzücü olaylar bizi yavaş yavaş sıkıştırmaya başlar.
Kendimizi bir bardak olarak düşünelim.
İçindeki suyu da duygularımız dersek bardağın içine damla damla su akmaya devam ederken bir yandan da o bardağı boşaltmamız gerekir ki taşmayalım.
Duygularımızı görüp sağlıklı bir şekilde dışarı atmazsak yani duygu...
Boşaltımı yapmazsak onlar dolup bardaktan taşar.
Sonra da taşkın bir ruh haliyle etrafımızı dağıtmamız mümkün.
Bir de işin şu tarafı var.
Genel olarak hissettiklerimizi, düşüncelerimizi sürekli bastırma eğilimindeyiz.
Çünkü sorun çözme becerilerimiz, kaslarımız kuvvetli değil ve sorunlarla nasıl baş edilir bilmiyoruz.
Ve sonra onları bastırıp yokmuş gibi davranıyoruz.
Üzüldün mü? Bastır.
Korktun mu? Bastır.
İçin şişiyor sonra. Sabah sayfaları adı üstünde sabah uygulanıyor.
Ancak bunu gün içinde de yapabiliriz, uygulayabiliriz.
Herkes rutinine, günlük planına göre yazmayı alışkanlık haline getirebilir.
Bu metot için yazar Julia Cameron bazı ipuçları paylaşmış kitabında.
Şöyle söylemiş. İlk olarak günlük tutun.
Rüya günlüğü tutanlar var.
Bazı kişilerin rüyaları Game of Thrones dizisini aratmıyor maşallah.
Çok heyecanlı, karışık, böyle tuhaf, haberci falan diyorlar.
Bu şekilde rüyalar görüyor insanlar.
Ve bu konu üzerine Jung'un bilimsel çalışmaları var.
Jung'a göre rüyanın kaynağı bilinç dışıdır.
Bilinç dışında bulunan arketipler rüyada sembollere dönüşürler.
Rüyaların içeriğini anlamak için de bu sembollerin anlamlarının iyi bilinmesi gerekiyor.
Ve bunların analizini yapıp bilinçaltımızda neler dolaşıyor anlayabilmemiz için de bunları bir not almamız gerekiyor düzenli olarak.
Bir önceki bölümde yazımız bilinçaltımız hakkında bize fikir verirken şimdi rüyaların böyle bir fonksiyonu var diyoruz.
Aslında yaşamımızdaki her şey bize kendimizle ilgili bilgi veriyor.
Yine bu konuyla ilgili kitaplar var.
Yazar Meltem Reyhan rüya atölyeleri yapıyor.
Orada insanların rüyalarını analiz ederek içinde bulunduğu durumla ilgili tespitlerde bulunuyor.
Ben de böyle bir çalışmada bulunmuştum.
İşin ilginç tarafı da şu.
Bazı rüyalarda kişinin o dönemde yaşadığı sorunlara çözüm yolu da geliyor.
Yine rüya aracılığıyla.
Bakın bunu bilinç dışınız ya da bilinçaltı diyorlar.
Ona rüya yoluyla yani mesajla bize çözümü gösteriyor.
Tabii fark edersek. Rüya günlüğü tutmak ilgimizi çekmiyorsa tamam normal günlük tutabiliriz.
Ben ergenlik yıllarımda böyle 14 yaşlarında falan sanırım günlük tutardım.
Ne yazdığımı da pek hatırlamıyorum şimdi ama annem hep bulurdu günlüklerimi.
Sinir oluyordum. O yüzden yazmayı bırakmıştım.
Ve hatırlıyorum zor bir ergenlik geçirdim.
Belki de bana iyi gelen bir şeydi yazmak veya o özel zaman dediğim o özel alan bana iyi geliyordu.
Ama maalesef annemin sabote etmesiyle beni günlüklerime atmıştım.
90'lı yılların ebeveynlerinin kafası biraz karışık ve hayatla ilgili korkuları fazlaydı bence.
Bu da yetiştirdikleri çocukların hayatına yansıyor haliyle.
Onları aşırı kollayarak sınırlarını aslında bakarsınız biraz ihlal ediyorlardı.
Evet içimi de döktükten sonra devam edebiliriz.
Başka alanlarda sanat icra etmiş kişilerin de hep elinin altında bir not defterinin olduğunu biyografilerden okuyoruz.
Picasso not deftersiz sokağa çıkmazmış.
Gördüğü hoşuna giden objeleri ilgisini çeken şeyleri not alırmış.
Yani o kadar güzel eserler tabii ki...
Bir gözlem sonucunda ortaya çıkıyor ama bunların da işte hepsini kafada tutamazsın.
İlla ki not alman gerekiyor.
Frida Kahlo da öyle. Günümüzde bir sürü icat edilmiş şeyi kullanıyoruz biz.
Sizce onların denenme ya da ortaya çıkarılma süreçleri bir yerlere kaydedilmemiş, not alınmamış olabilir mi?
Sanmıyorum. İkinci olarak el yazısı tavsiye ediliyor.
Bu şekilde düşüncelerimizi takip etmemiz kolaylaşırmış.
Sonrasında dikkat dağıtıcılardan kaçınmalıyız.
Bu metot bir öz bakım yöntemi.
Yani sabah sayfaları. Baya baya öz bakım yöntemi.
Yani aslında tam bir band saati rutini.
Yazma sürecinde telefona bakmak, televizyon izlemek veya konuşmak dikkatinizi dağıtabilir.
Kendimizle baş başa olmalıyız.
15 dakikaysa 15 dakika.
Madde 4. maddede rahat olun deniliyor.
Yazdıklarınız size ait düşüncelerden başka bir şey değil.
Kimsenin okumasına veya görmesine gerek yok.
Zaten göstermeyin de. Burası sizin güvenli alanınız neticede.
Ve güvende hissedin ki...
Rahatça yazabilirsiniz.
Sonraki madde ise şöyle devam ediyor.
Sabah saatleri zihnimizin uyaranlara en az maruz kaldığı saatlerdir.
Zaten o yüzden telefona işte maillere bakmayın deniyor ya.
Mümkün mertebe uyandıktan hemen sonraki bir saatte başlayın yazmaya.
Zaten işin püf noktası da metodun adı da buradan geliyor.
Kendinizi sansürlemeyin.
Yazma süreciniz boyunca düşüncelerinizi fitrelemeden aktarmanız önemlidir.
Yazım kurallarını unutun.
Bir kitap veya makale yazmıyoruz.
Yazdıklarınızın anlamlı, kurallı olması beklenmiyor.
Yani o mükemmelliyetçi arkadaşlar lütfen yazarken rahat olsunlar.
El yazınızın okunaklı olup olmadığı da hiç önemli değil.
Önemli olan düşüncelerinizi özgürce aktarmanız, akıtmanızdır.
Bunu bir rutine bağlayabilirsiniz.
Mesela ben filtre kahvemi hazırlıyorum sabahları.
O demlenene kadar 15 dakika tutup bu uygulamayı hemen gerçekleştiriyorum.
Çünkü sabah kalkınca bunu yapmazsam eğer öğlen ya da akşam yapmıyorum.
Yani sabah benim için daha kolay oluyor rutinlerimi gerçekleştirmek.
Peki işi yazmak olan kişiler ne yapsın?
Onlar sürekli yazıyorlar.
Artık bu ben saat rutinden çıkıyor yazmak.
İşleri çünkü o. O insanların da tabii ki yazmalarına katkı sağlayan, ilginç hatta bazen tuhaf diyebileceğimiz rutinleri var.
Bölüm bitmeden sizinle onlardan birkaçını paylaşayım.
Magazinsiz olmaz çünkü.
Tarih boyunca ünlü yazarlar açık havaya atmışlar kendilerini.
Vahşi doğaya ya da şehrin sokaklarına.
Bu yazarlardan biri de Yürümek Podcast'inde adından bahsettiğim gibi Charles Dickens'tır.
Edebiyatın babalarından biri olarak anılan yazar.
Günde 32 kilometre yürüyor.
Bir de o kadar çok hızlı yürüyormuş ki Londra sokaklarında ona rastlayanlar...
Önemli bir randevusuna yetişmeye çalıştığını falan düşünürmüş.
Düşüncelerindeki tıkanıklığı açmak için saatte 7 kilometre gibi bir etkileyici hızla adımlarını atarmış.
Yürüyüşten sonra metninde takıldığı yerleri kolaylıkla açtığı ve sayfalarca yazdığını dile getirirmiş.
Bu güzel bir rutin, yürümek.
Bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle söylüyordu ikaz.
Dün bir şeyler yiyip içmeden önce yazı masamı olağanüstü zevk ve sadelikle düzenledim.
Mobilyalarımın yerini değiştirdim.
Dickens'a katılıyorum. Evet önemli bir şey yapacaksam benim de temizlik yapasım tutar hemen.
Önce bir etrafı toparlayıp işte masamın falan yerini değiştiririm.
Kitaplığı düzenlerim.
Sizde de böyle bir alışkanlık var mı?
Nerede kalırsa kalsın ister evde ister uzakta Charles Dickens çevresini İhtiyaçlarına göre düzenlermiş.
Her yerde çalışma ortamının aynı tasarıma sahip olmasına çok dikkat edermiş.
9'dan 2'ye kadar her gün yazma rutinine sadık olunmuş.
Ancak çok ilginç bir tarafı var yazarın.
10 tane çocuğu var ve yazmaya başlamadan önce hepsinin odasına girip odalarının düzenini kontrol ediyormuş.
Yazardan çok asker hayatı gibiymiş hayatı sanki yazarın.
Biraz Başak Burcu havası seziyorum.
Çalışma masasının üzerine bazı objeler koyarmış ve onlarla bağ kurarmış.
Yazmaktan yorulduğu zamanlarda gözlerini kağıttan ayırıp o objeleri tek tek inceleyerek.
Gözlerini dinlendirirmiş.
Yükseleni balıklar galiba.
Engin astroloji bilgimle yorumumu da bıraktım buraya.
Benim belki yazdıklarıyla değil ama rutinleriyle biraz kendimi özdeşleştirdiğim bir yazar var ki ısrarla yazılarını, yazma eylemini kahveyle desteklemiş.
Hayatını yazmaya adamış bu yazar.
Bazılarının ta kendisi.
Ondan bahsediyorum. Bence hayatını yazmaya olduğu gibi kahveye de adamış.
Günde abartmıyorum 50 fincan kahve içermiş.
Öyle ortalamanın altı kalitede kahveleri de içmeye razı gelmezmiş.
Sırf kaliteli kahve çekirdekleri için yarım gün yol çekip böyle güçlü, aromalı Türk kahve karışımlarını tercih edermiş.
Ve daha o dönemde espresso denilen kahvenin tadını o yakalamış.
Kahvenin tarihçesini pek bilmiyorum ama bazen...
daha ince öğütülmüş ve az su ile hazırlanan kahveyi daha iyi bulunmuş.
Tabii o kadar fincan kahveyi içmek yazar kabul etmese de ona bir huysuzluk, huzursuzluk verirmiş.
Bunun dışında Virginia Woolf da Charles Dickens gibi ilhamı dışarıda bulan yazarlardandı.
O da şehirde veya kırsal bölgede uzun yürüyüşlerden hoşlanırmış.
Demek ki yazarların çoğu yürümekten hoşlanır.
Yani günlük rutinlerinin büyük bir kısmı...
Yürümekle yürüyerek gerçekleşiyor.
Jack London yıldızı sonradan parlayan yazarlardan biri.
Yaklaşık 650 red mektubu almasına rağmen yazmaya devam etmiş.
Nasıl bir duygusal dayanıklılık.
Yani etkilenmemek mümkün değil.
Bir tane kabul mektubu alınca bütün hayal kırıklığı gidiyormuş adamın.
Gerçekten nasıl inandıysa yazmaya.
Ve kendine günde en az 1000 kelime yazma kuralı koymuş.
Yaşamının ilerleyen yıllarında.
Nerede olursa olsun ister Pasifik okyanusunda bir yattayken isterse Kaliforniya'da çiftliğinde olsun.
Her sabah kalkar kalkmaz 2 saat yazma rutinini hiç bozmamış.
Sırada ilginç olan rutinlere geldik.
Ya da ritüel de diyebiliriz.
Ritüele daha çok benziyor şimdi bahsedeceğim şeyler.
Bazı yazarların tuhaf oldukça tuhaf alışkanlıkları var.
Edgar Allan Poe çok sıradışı bir yazar.
Metinlerini yazarken omzuna bir kedi tünelmiş.
ondan ilham aldığı söyleniyor.
Agatha Christie'de cinayet planlarını kurgularken kitabı için tabii ki güvetine uzanır ve orada katır kutur elma yermiş.
Bu hiç insanın aklına gelmeyecek bir şey.
Sefillerin yazarı Victor Hugo ise eserinin teslim zamanı yaklaştığında Kendisini eve kapatır.
Uzun gri örme bir şalı varmış.
Sadece onu giyermiş.
Başka hiçbir şey giymez. Ne diyelim?
Delirmiş bu yazarlar. Son olarak şunu da söyleyelim.
Yazmayı destekleyen şey okumaktır.
Yazmayı sevdiren şey de okumaktır.
Bu ikisi yani yazmak ve okumak şu modern dünya denilen karmaşa da bize iyi gelecek.
Basit ama etkili araçlar.
Bununla ilgili söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadar.
Çok sevgiler. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
