
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde yaşama sevincini yeniden nasıl kazanabiliriz, bunu konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati Podcast'in ikinci sezonun ilk bölümüne hoş geldiniz.
Ben Elif. Küçükken en sık oynadığınız oyun neydi?
Hatırlıyor musunuz? Ben seksek oynamayı çok severdim.
Cebimde hep beş taş olurdu.
Toprağın, çamurun içinden çıkmazdım.
Köyde büyüdüğüm için ağaçlara salıncak kurmak, piknik yapmak bana çok eğlenceli gelirdi.
Eğlenceli gelirdi diyorum çünkü oyun oynamak çocukları eğlendiren bir şey değil mi?
Eğlenceyi de geçiyor bazen.
Çocuklar kendilerini kaybediyorlar oyunun içinde.
Peki biz oyun oynamayı ne zaman bıraktık?
Ne oldu da oynamaktan vazgeçtik ya da unuttuk?
Biz büyüdük ve kirlendi dünya Elif.
Bilmiyor musun bunu demeyin bana.
Yetişkin olmak ciddi bir şeydir.
Hiç demeyin. İtiraf etmem gerek.
Eskiden ben böyle diyordum.
Otuzuna kırkına gelip hala çocuk gibi bunlarla uğraşıyorlar diyerek kınadığım, ayıpladığım insanlar oldu.
Ne yaptıkları için kınıyordum ki sanki.
Kendilerine göre bir oyun bulup oynamaya devam ettikleri için.
Eğlendikleri, bazen fazla güldükleri, bazen kendilerine dağıttıkları, kendilerinden geçtikleri için.
Hayattan keyif almamıza engel bir durum değil yetişkin olmak.
Aslında kızdığım şey onların eğlenmeleri değil.
Benim eğlenemememdi.
Hani yaşama karşı çocuklarda olan o neşe, canlılık, merak ya da şey diyelim mi?
Heves. Bu daha doğru bir kelime sanırım.
Yaşama hevesimin, o canlılığımın çocukluğuma göre çok düşük olmasıydı asıl sebep.
Hatta olmamasıydı.
Hayata küsmüş gibiydim.
Küstüm, oynamıyorum diyen yetişkin bir çocuktum sanırım.
Bunun üzerine çok kafa yordum o dönem.
Çünkü bu sevinç, neşe bende bir zamanlar vardı.
Bir zamanlar daha canlıydım çoğumuz gibi.
Durum gittikçe kötüleşiyordu benim için.
Ne yapsam mutlu olmuyordum, olamıyordum ya da sevdiğim şeyleri yaparken de o canlı hevesi bulamıyordum.
Bir gün bir dostumla konuşurken şöyle dediğimi hatırlıyorum.
Sanırım içimin yeşili kurudu.
Laflara bak. 5-6 yıl önceki Elif bayağı drama kuyumuş ya.
Baktım böyle olmuyor, kendimle bir toplantı yaptım.
Ve kendime şunları söylediğimi hatırlıyorum.
Harekete geçmek zorundasın Elif.
Kimse senin hevesini, neşeni getirmeyecek yere.
Sen onu gidip alacaksın.
Oturduğun yerde her şeyi, herkesi mutsuzluğunun sebebi olarak görüp onları suçlayarak kurbanlığa gitmenin faydasını görmedin yıllarca.
Durumunun ve yaşamanın sorumluluğunu al dedim ve kendim için bir şeyler yapmaya karar verdim.
Ne yaparsam yaşama karşı yeniden merak duyardım.
Yaşamaya hevesli olurdum.
Ne yaparsam canlanırdım.
Uzun bir süre bu soruların peşinden gittim.
Peki neler yaptım bunun için?
Kurslara, aktivitelere katıldım, yeni insanlarla tanıştım.
Bu durumdan çıkmam epey zamanımı aldı ve bu yüzden bu kadar rahat konuşuyorum ve size aktarıyorum durumu.
Çünkü pek çok kişi benim de bir zamanlar yaşadığım gibi hayattan keyif alamadıklarını, dipte olduklarını yazıyorlar sosyal medyada.
Bu minvalde mesajlar atıyorlar.
Sizi pek çok açıdan anlıyorum.
Buradan çıkış var dostlar.
Hani bir şarkı var ya, abi hemen göbek atalım ya, moduna giremezsiniz.
Ama adım adım gün ışığına çıkılıyor, bana inanın.
Ancak ilk önce...
Her ne yaşıyorsanız onun içinden çıkmak için bulunduğunuz durumu kabullenmelisiniz.
Ne yaşıyorsak onu kabullenmeliyiz.
Kendimizi de suçlamayı bir kenara bırakmalıyız.
Peki yaşama sevincine geri dönersek bu neden önemli?
Bunu bizim yakıtımız gibi düşünebiliriz.
Bu olmayınca canlıyken cansızmışız gibi hissediyoruz, davranıyoruz.
Çünkü o içten gelen neşe, o rahatlık.
Hayattan memnun olma hali, yaratıcılığımızdan tutun insan ilişkilerimize, ürettiğimiz işlere, yaptığımız yemeğe kadar bizi etkiliyor.
O enerji bizim elimizden tutuyor.
Bir kere böyle insanlara daha çok çekiliyoruz sanki.
Canlı, keyifli insanlar bütün dikkati de üzerinde toplar.
Onların o pozitif duyguları bizi de rahatlatır.
Hani deriz ya aura sahibi.
Okuldaki öğrencilere baktığım zaman onları fazla tanımadığım...
bile yaşama hevesi olan çocukları diğerlerinden bir bakışta ayırt edebiliyorum.
Çünkü bu duygu bizim üstümüze başımıza kadar sirayet ediyor.
Kendimize daha çok özeniyoruz ya da daha güzel giyiniyoruz mesela.
Sesimizin tınısı değişiyor.
Yaşama sevinci olan insanların gözlerinin de içi güler.
O kişinin ışığını gözlerinden bakışlarından da anlarsınız.
Peki biz Buna yeniden nasıl ulaşabiliriz?
Neden yeniden diyorum ilk başta da bahsettim.
Bu canlılık doğduğumuzda bizde vardı.
İyi haber burası. Otantik olmak bölümünde de bahsettim.
Biz kendimizken daha canlıyız.
Zaten ne oluyorsa özümüzden ayrı düştüğümüzde, dışarıya koşullu şekilde bağlandığımızda oluyor.
Ben o dönemi atlattım diyebilirim.
Bu süreçte araştırdığım, uyguladığım, faydalı gördüğüm ve uzman desteğiyle de hayatıma kattığım birkaç şeyden bahsetmek istiyorum size.
Şimdi soruyu yeniliyorum.
Yaşama sevincimizi nasıl yeniden kazanırız?
Bunun için en güçlü silahlardan birisi mizah.
İnsanın anlam arayışı isminde çok sık duyduğumuz bir kitap var.
Yazarı Viktor Frankl.
Nazilerin toplama kampında hayata tutunmaya çalışıyor bu adam.
Üstelik psikiyatr bir de düşünün yani.
Orada hem akıl sağlığını hem de beden sağlığını korumaya çalışıyor.
Ve şunu keşfediyor.
Kitabında da bahsediyor. Diyor ki mizah insan ruhunun kendini koruması için bir silah bir araçtır.
Bazı insanlar başlarına gelen...
talihsizlikleri gülerek, kendileriyle dalga geçerek anlatırlar.
İmleniyorum böyle insanlara.
Acılarıyla gülerek baş ediyorlar.
Hayat Güzeldir filmi mesela.
Acıyı mizahla yönetmenin bir örneği.
İkinci Dünya Savaşı'nda bir baba Yahudi kampında yaşananları, oradaki dehşeti oyunlarla, şakalarla, sanki bir tiyatro sahnesindelermiş gibi yansıtıyor çocuğuna.
Yaşanan o korku dolu anları mizaha bürüyüp oğluna o dehşeti belli etmiyor.
Eski bir film Hayat Güzeldir.
İzlemediyseniz mutlaka izleyin derim.
Uzmanlar ve okuduğum kitaplar bana şunu söylüyor.
Hayatı aşırı ciddiye alıyorsun.
Senin mizaha ihtiyacın var.
Biraz gülü geç, şaka yap kendine.
Sonra düşündüm ben bunu çocukken yapıyordum.
Komiktim, çok gülerdim, oyunlarım vardı.
Ne olduysa alıngan biri olup çıksın.
Yani kaşının altında gözüm var deseler kızıyordum.
O kadar yani. Kendimizle kavgamız çoğaldıkça böyle oluyor.
Ya da kendimizden uzaklaştıkça, yapmak istemediğimiz seçimler yaptıkça, bazen mecburen yaptığın işler, mecbur hissedip gittiğin yerler, görüştüğün insanlar bir süre sonra insanı
kendisinden uzaklaştırıyor.
O yüzden ilk bölümlerde hep şunu dile getirdim.
İnsanın en önemli ilişkisi kendiyle kurduğu ilişkidir.
Ben yapmak istemediğim şeyleri ki bunlar çoktu eskiden.
İşim de dahil olmak üzere azalttım.
Sıfırlayamadım tabii ki ama azalttım.
Çevremi de revize ettim.
Bana iyi gelen eğitim ya da hobi gruplarına katıldığım, işin içinden çıkamadığım anlarda...
Bazen destek aldım uzmanlardan.
Mizah konusuna geri dönersek benim mizah duygum yok demeyin.
Bu öğrenilebilen bir şey.
Bakış açısını daha esnek kullanmakla da alakalı.
Bu yüzden filmleri, talk show'ları, bazı programları izlerken bu duyguyu hissedebiliriz, modelleyebiliriz.
Üniversite 3. sınıftaydım.
Ödev yapacağım diye canımdan bezmiştim.
Ve kaldığım yurt odasından nefret ediyordum.
Gece kalkıp ödev yaparken kulağımda Cem Yılmaz'ın sesi olurdu hep.
Kendimce içinde bulunduğum durumla baş etmek için gülecek bir şeyler açıyordum, dinliyordum, arıyordum yani böyle şeyleri ve gerçekten modum çok yükselirdi.
Şimdilerde YouTube'da çok fazla video var.
O yüzden buna ulaşmak, o mizah duygusuna ulaşmak çok zor değil aslında.
Gelelim yaşama sevincini kazanmanın diğer bir yolu olan yaşama anlam katmak.
Yaptığın eylemlere, hayatına anlam katmak.
Hayata tutunacak bahaneler de diyorum ben buna.
Bir yazar şöyle söylüyor.
Bazılarımız şiirlere tutunuyor.
Bazılarımız şarkılara.
Bazılarımız filmlere tutunuyor.
Bazılarımız kitaplara.
Tutunacak şeylere ihtiyacımız var.
Yaşamdan kopmamak için.
Ve bunlar biricik, öznel, kişiden kişiye değişen şeyler.
Yaşamanıza anlam katan ya da sizi mutlu eden şeyler neler?
Küçük, mikro eylemler neler mesela?
Ben bunlara yetişkin oyunları da diyorum.
Çiçek yetiştirmek, puzzle yapmak, yeni yerler keşfetmek.
Belki atabilmek. Eğer aklınıza bir şey gelmiyorsa demek ki kendinize keşfedeceğiniz çok şey var.
Bunun için size hoş gelen şeyleri deneyin.
Kurslara gidin. Benim bir arkadaşım var.
30'undan sonra kampçı oldu.
Yaşama sevinci onun için doğaymış.
Ve bunu iki çocuk annesi olduktan sonra fark etti.
O güne kadar da yürüyüş yaptığını bile görmedim yani onun.
Nasıl keşfettiyse gerçekten çok şanslı.
Sonra bir arkadaşım tam bir kitap kurdu.
Bir arkadaşım her akşam örgü örüyor gibi.
Örnekler verebilirim size.
Çocuklarda terapi bile oyunla oluyor.
Oyunlarla kendilerine kimlik veriyorlar çocuklar.
İletişim becerileri de...
gelişiyor. Duygusal dayanıklıkları da.
Bizim için de bu böyle aslında.
Bizim de hayatın içinde ara ara değiştirdiğimiz güncellediğimiz oyunlar olmalı.
Üç çocuklu bir baba da olsanız anne de olsanız bir sürü sorumluluğunuz varsa ki vardır elbette haftada bir iki size neşe veren bir şeyler yapabilirsiniz.
Erkekler halı saha maça gidiyor sıklıkla.
Aslında buna hizmet eden bir şey bu.
Yani onların oyunu bu.
Ya da Halk eğitime giderdi annelerimiz eskiden.
Boyama, nakış, kırk yama öğrenirlerdi.
Mesela bir arkadaşım çok yoğun çalışıyor ama haftada bir halk oyunlarına gitmeye zaman ayırır.
Çok yorgun gidiyorum iş çıkışı işte kursa gitmek beni çok zorluyor ama dans etmeye başlayınca o halk oyunlarına bir girince her şeyi unutuyorum diyordu.
Aynı çocuklar gibi.
Ben İstanbul'a ilk geldiğimde her hafta sonu bir yerlere giderdim.
Farklı bir yerine giderdim İstanbul'un.
Keşfe çıkardım. Pek çok kişinin bilmediği güzel yerleri, mekanları, kuytu köşeleri biliyorum şu anda.
Ve buraları sanırım 8 sene önceydi.
En dipte olduğum zamanlar keşfettim.
Yani o size bahsettiğim, en başta bahsettiğim o kötü zamanlarımda ben...
O işin içinden çıkmak için birçok şey denemiştim.
Bunlardan bir tanesi de gezmekti.
Yeni şeyleri keşfetmekti, yeni yerleri keşfetmekti.
Benim için keşfetmek canlılık demekti o dönemde.
Şunu da vurgulamak isterim.
Yaşama sevincini biz biraz yanlış da anlayabiliyoruz.
Modern ve kapitalist dünyanın bize servis ettiği şeylerden dolayı huzuru, neşeyi, mutluluğu biz dışarıdan alınacak, edinilecek şeyler gibi algılıyoruz.
Gülmek bölümünde anlattığım gibi.
Eğer mesele para pul olsaydı zengin depresyonu diye bir şey olmazdı değil mi?
Yani zenginler de depresyona giriyor.
Aksi takdirde onların hiçbir sorunu olmazdı.
Evet bazı şeyleri denemek için biraz bütçe ayırmak durumunda kalabiliriz ve buna çok değiyor.
Ama yine de her şeyi ekonomiye bağlarsak akıl sağlığımızı korumamız pek mümkün değil.
Spinoza diye bir filozof arkadaş var felsefede.
Hollandalı bu arkadaş. İşte bu adam o kadar mutluymuş ki birileri rahatsız olmuş ve Spinoza'nın sevinci nereden geliyor şeklinde kitap bile yazmışlar.
Spinoza'nın zannedilenin aksine çok elim bir hikayesi var.
Ama hep mutluymuş bu adam.
Öldüğünde de mutlu öldürü söyleniyor ve odasını topluyorlar.
Cenazeyi kaldırmak için işte o odadaki birkaç parça eşyasını satıyorlar.
Ve o birkaç parça eşyada şey sandalye ve kar yolası yani.
Onları satıp cenazesini o şekilde kaldırıyorlar.
Bu adam aforoz edilen birisi.
Düşüncelerinden dolayı.
Her şeye rağmen yaşadığı bu zorluklara rağmen ne yaşarsa yaşasın diyelim.
Hep mutlu, yaşama teslim olarak.
Olana olmayana hep kabulde bir yaşam sürdüğü için insanlar tarafından tepki almış.
Mutluluğu dış koşullarda.
Şurları asla bağlamamış.
Yaşadığı her andan dediğim gibi olandan da olmayandan da keyif alabilmiş.
Belki de mesele sadece budur.
Dünyanın en uzun ömrünü yaşayan insanlardan bahsetmiştim bir bölümde.
Bu insanların yaşadığı yerlere mavi bölgeler diyorlar.
Belgeseli de var. Mutlaka izleyin derim.
Bu bölgelerde 100 yaşını geçiyor insanlar.
Bunu araştırıyorlar ve bakıyorlar ki insanların ölünceye kadar meşgaleleri var, uğraşları var.
Her gün boş geçirmeden çalışıyorlar.
Yaptıkları işleri asla değersiz görmüyorlar.
Kimileri bahçıvan, kimileri terzi, kimisi gönüllü yardımsever.
İşe yarama hissi de onları diri tutuyor.
Yaşadıklarını hissediyorlar.
Şimdi aranızda mutlaka şey diyecek vardır.
Ben de her gün çok çalışıyorum ama neden böyle hissetmiyorum?
Niye dipte hissediyorum?
Niye depresif hissediyorum?
Dediğim gibi bu durumu etkileyen çok faktör var.
Elif çok acı çekiyorum, hayatım alt üst, ben buradan nasıl çıkayım gibi bir yerdeyseniz...
aklıma yine o Nazi kampı örneği geliyor.
Çünkü orası çok uç bir örnek bizim için.
İnsan acının içinde de anlam bulabilirse mutlu olabilir diyor Viktor Frankl.
Yani bu adam işte o kamplarda yaşamış ve o kamplardan sağ salim çıkmış bir adam bunu söylüyor.
İnsanlar acının içinden nasıl geçmişler peki?
Yani herkes kurtulmamış tabii.
Açlığa, psikolojik baskıya, dayanamayanlar, yaşamını yitirmiş olanlar da var.
Kurtulanlar o acı içinde bile yaşamlarında anlam bulmuşlar.
Alice Herzlomer bunlardan birisi.
Daha önce yine ondan bahsetmiştim.
Piyano çalarak o ölüm kamplarında delirmeden oğluyla birlikte kurtulmuş.
Ve 104 yaşına kadar da yaşamıştı galiba.
O yaşına kadar hala piyano çalıyordu.
Aslında bu bir nevi acının içinden geçmek oluyor.
Nitekim... Nietzsche'nin de dediği gibi seni öldürmeyen acı güçlendirir.
Belki büyük dertlerimiz yok ama biz bir kaşık suda bile boğuluyorsak o halde acıya ve güçsüzlüğe bakış açımızı, filtrelerimizi değiştirelim.
Hayattaki her hal aslında geçici.
Diş sıkarak geçirmeyelim tabii ki.
Bunu kastetmiyorum. Sadece o acı dediğimiz şeylere de daha fazla gömülmeye gerek yok.
Onun dramasını sabah akşam oynamaya da gerek yok.
Üçüncü olarak duygusal dayanıklılığı güçlendirmeliyiz.
Ki benim gibi kaşının altında gözüm var diyenlere takılmayalım.
Bunu nasıl yapacağız? Sadece bunu anlattığım bir bölüm var.
Buradan sonra hemen ona geçebilirsiniz.
Çok detaylı şekilde konuyu anlatmıştım size.
Dördüncü olarak ise öz şefkat.
Ve bu öz şefkat meselesi duygusal dayanıklılığı da destekleyen bir şey.
Bunu da detaylı olarak bir bölümde anlatmıştım.
Lütfen onu da dinleyin olur mu?
Özellikle bu dört madde yaşama sevincini tekrardan kazanmak için oldukça önemli.
Ama bence bunlara ek olarak ve devamı olarak da aynı şeyi vurgulamak istiyorum.
Biz bir zamanlar çocuktuk.
Oyun kuruyorduk.
İçimizde hala o çocuk duruyor.
Ve o aslında hala bizimle oyun oynamak istiyor.
Bölüm biterken ben de size sorayım.
Sizin oyuncaklarınız neler?
Tutunduğunuz şeyler neler?
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
