
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Dr. Gabor Mate‘in yaklaşımıyla ve “Travmanın Bilgeliği” belgeselinden yola çıkarak travmanın ne olduğunu ve hayatımızı nasıl etkilediğini konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne, hoş geldiniz.
Ben Elif. İnsanın yaşadığı neredeyse tüm acıların temelinde çözülmemiş travmalar vardır diyor Dr.
Agabar Maid. Bugün herkesin korkup ürktüğü travmalarımızı konuşalım istedim.
Travmalarımız diyorum çünkü yaşayan herkesin böyle şeyleri var arkadaşlar küçük ya da büyük.
Yok deyip cool cool takılanlar onları mutluluk perdesiyle kapatıyor ya da bastırıyor olabilir.
Dr. Gabbermaid diğer uzmanlardan oldukça farklı biri.
Çünkü kendisi tıp doktoru olmasına rağmen hasta olan insanları kanserden tutun kronik migrene kadar bu rahatsızlıkları olan kişileri sadece ilaçla müdahale ederek tedavi etmiyor.
Bunun tek başına yetersiz olduğu.
hastalıkların kök nedeni olan asıl meselenin travma olduğunu dile getiriyor.
Şimdi burada olayı en baştan ele alalım istiyorum.
Travma nedir? Bu konuda çok fazla bilgi kirliliği var.
Ben travmanın insanların başına gelmiş korkunç şeyler olduğunu düşünüyordum.
Mesela küçük yaşta anne baba kaybı.
Taciz, saldırı, işkence çekmek, işkence şiddet görmek gibi şeyler.
Gazze'de yaşanan şeyler iyi bir örnek.
Geçen sene ülkemizin yaşadığı büyük deprem ve acı kayıplarımız.
Bunlar çok zor ve can acıtıcı şeyler.
Dr. Gabbermaid diyor ki, Travma başınıza gelmiş olayın kendisi değildir.
Yani bu saydığım olaylar, evet çok korkunç olaylar.
Ama travma bu olayların sonunda, bizde oluşan şeydir.
İçimizde oluşan ruhsal acıdır.
Dediğim gibi olayın Durumun kendisi değildir travma.
Onu nasıl gördüğümüz, içimizde bir yerde onu nasıl anlamlandırdığımızla ilgilidir.
İki kardeş kötü bir saldırı yaşar.
Biri travmatize olurken diğeri olmaz.
Ya da birisi üstesinden gelirken diğeri gelemez.
Sürekli korku yaşar, tek başına bir yere gidemez, kapalı alanlarda duramaz.
Bu gibi şeyler yaşayarak hayatı zorlaşır.
Neden ikisi de aynı olayı yaşarken, ikisi de aynı ölçüde travmatize olmaz?
ikisinin de olayı değerlendirme şekli çok farklı.
Onun üstesinden gelme gücü farklı.
Yaşananlara beyninde, zihninde verdiği anlam farklı.
Peki aynı olayı, bu iki beyin ya da zihin neden farklı algılıyor ve değerlendiriyor dersiniz?
Bu yorum farkı neden?
İşte bu kısım çok acayip.
Olayın gizemli tarafı da burası bence.
Anne rahmine yeni düşmüşken orada yaşadığımız ve dünyaya gözlerimizi açar açmaz karşılaştığımız ilk deneyimler.
Neler bunlar bize gülümseyen, mutlu olan ya da üzülen, kızgın yüzler, bize bakım verenlerin yansıttığı iyi duygular ya da olumsuz duygular.
Bunlar işte bizim ilk deneyimlerimiz.
Anne karnındayken annenin içinde bulunduğu durum.
Hal, doğumdan sonraki bizim ilk çevremiz, dış dünyadan aldığımız ilk tepkiler bunlar.
Sevildik mi, kabul gördük mü yoksa yeterince görülmedik mi?
İşte bu ilk deneyimlerle bizim kendimize, hayata, kimliğimize bakışımız oluşmaya başlıyor.
Dünyadaki yerimiz, insanlarla ilişki kurma şeklimiz.
ve ilişki kurma becerimiz hatta insanlara güvenme derecemiz tüm bunların ilk tohumları orada atılıyor.
Şöyle düşünebiliriz bunu.
Bu ilk tecrübelere bakarak beynimizin oluşturduğu şablon bir gözlük oluyor.
Bir fitre yani. Onu alıp takıyoruz.
Gözlüğün derecesine, camının dar, geniş olmasına göre hatta camın rengine göre biz dışarıyı o şekilde görmeye başlıyoruz.
Hani herkesin yaşadığı gerçeklik farklı falan diyorlar ya aslında gözlüğü Ve bu gözlük hayatla kurduğumuz ilk ilişkiye göre şekilleniyor.
İki kişinin aynı olayı yaşarken hissettiği şeyler, verdiği tepkiler ya da onda kalan izler bu yüzden farklı.
Buraya kadar anlattığım şeyleri Dr.
Gabormeit'in yaklaşımına göre anlattım size.
Gabormeit diyor ki çoğu kronik hastalık olumsuz duyguları.
durumları bastırdığımızda ortaya çıkar.
Vücudumuz alarm verir.
Modern tıp, yaranın kaynağına pek bakmadan hızlıca onu iyileştirmek istiyor.
Hastalık sanki hemen kurtulması gereken bir şey gibi, ilaçlar o an sorunu hızlıca çözmeye odaklıdır.
Dr. Maid ilaca karşı değildir.
Yanlış anlaşılmasın sonuçta bir hekim bu.
Ancak verilen ilaçların ki çoğunun içinde steroid yani kortizol olduğunu belirtiyor.
Biz stres hormonuyla tedavi ediliyoruz arkadaşlar.
Ve bunlar o anki acıyı yarayı iyileştirse de yara bandı gibi geçici ve hızlı çözümler.
Ona göre aslında hastalığın kaynağına ulaşıp kök sebebi bulmak daha kalıcı bir çözümdür.
Çünkü Durduk yere hastalanmıyoruz biz ya da acı çekmiyoruz.
Zihin ve beden birdir diyor kitaplarında.
Hatta bir kitabı şöyle beden hayır diyorsa diye güzel bir kitap.
Zihinde bir şeyler oluyor ki bedenin savunma sistemi çöküyor ve hastalanıyor.
İşte bu zihinde oluşan şey baş edemediğimiz o travmalar.
Hayatımızı cehenneme çeviren şeylerin çok büyük olmasına gerek yok arkadaşlar.
Bazı durumlarda hissettiğiniz tetiklenme duygusu sizin travmanızın olduğunu gösterebilir.
Geçmişten gelen kaynağını bilmediğiniz suçluluk, utanç duygunuz varsa mesela size birisi çok kötü şeyler yaşatmış olsa da hala kendinizi suçlu hissediyorsanız sizin iyileşmemiş
travmanız var demektir.
Travma bağlantılar kurar diyor Beyhan Budak bir videosunda.
Hatta bir örnek veriyor.
Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.
Sözünde olduğu gibi yaşadığı olayı tekrar yaşamaktan çok fazla kaçınır insan.
pek çok olayı, durumu daha önce yaşadığı o travmatize olduğu olayla birbirine bağlar.
Mesela kızıl saçlı birisinden zarar gördünüz geçmişte.
Hatırlıyorsunuz ya da hatırlamıyorsunuz.
O önemli değil. Nerede bir kızıl saçlı birisini görseniz bir ürperti gelir.
Geneller çünkü travma olayları.
Yine zarar görme korkusuyla tetiklenir bedeniniz.
Bir arkadaşım hastaneye girdiği an nabzı yükseliyor.
Ya bunun gibi. Mesela bazı ortamlarda konuşamazsınız, gergin hissedersiniz, tırnaklarınızı yemeye başlarsınız.
Bacağınızın biri sürekli sallanıyordur.
Belki... İnsanlara hayır derken çok zorlanıyorsunuzdur.
Sınırlarınızı koruyamıyorsunuzdur.
Ve bu yüzden de bedeniniz size sinyaller veriyordur.
İşte ağrı olarak.
Mesela sınırları koruyamayan insanların sıklıkla migren olduğu söyleniyor.
Bunun gibi şeyler yaşıyorsanız hatırlamadığınız bir travmanız olabilir.
Hatırlasanız da zaten beden yine aynı tepkiyi veriyor.
Biz bir filmden bile travmatize olabiliriz arkadaşlar.
Bu kadar kolay bir şey.
Eğer dayanıklı değilsek.
Yıllarca Jaws filmini izledik.
Oradaki köpek balığını hatırlıyorsunuzdur.
Yani o filmden dolayı denize ayağını sokamayan insanlar varmış.
Çünkü beyin izlediği şeyi film olarak algılamıyor ki.
Gerçek sanıyor. Oradaki korkuyu da genelliyor işte.
Bunun sebebi travma seçici olumsuz algılama oluşturuyor.
Yani hep o olumsuz şeyleri düşünüyor travma.
Düşündürtüyor bizi. Yoğuru da zaten genellediğimiz için üfleyip yiyoruz ya.
Travmanın... Biligeliği diye müthiş bir belgesel var.
Konuyu yaşanmış örneklerle çok güzel ele alıyor belgesel.
Mesela Dr. Gabor Meit'in kanser hastası birine nasıl seans yaptığını görüyoruz orada.
50 yaşlarında bir adam var İsmi Tim.
Kendine göre bir hayat kurmuş, işi gücü yerinde bir insan Tim.
Ama asla kabul görmemiş çocukken.
Çok öfkeli bir babanın çocuğu olarak hep korku içinde yaşamış.
Öfkesini, hissettiklerini hiç gösterememiş.
Çok tanıdık değil mi? Pek çok kişinin böyle benzer hikayesi var.
Ve geldiği noktada prostat kanseri bedeninin alt bölgesini sarmış.
Kemiğine kadar. Gabor Mate'e göre genelde kansere yakalan insanlar kendi ihtiyaçlarından çok diğerlerinin ihtiyaçlarını önemsiyorlar ve asla kimseyi hayal kırıklığına uğratmamaları gerektiğine
inanıyorlar. Yani kendilerini diğer insanlara adıyorlar.
Dinlenmedikleri ve görülmedikleri için öfkeleniyorlar ama bunu da sağlıklı şekilde ifade edecek ortamları oluşmuyor.
Seansda Dr. Tim'e sorular soruyor ama böyle hastalıkla ilgili sorular değil bunlar.
Onun duygularını anlamaya yönelik sorular.
İçinde biriken o öfkeyi yeniden ifade etmesini istiyor.
Onu bastırmak değil, görmek, onu kabul etmek.
...öğretiyor Tim'e. Ve öyle şefkatli ve anlayışlı şekilde yaklaşıyor ki hastasına.
Sanki Tim koskoca bir adam değildi.
50 yaşında bir adam değildi.
Küçücük bir çocuk oluveriyor.
Ve doktor bu çocuk hali anlıyor, onu görüyor ve kucaklıyor.
Seans sonunda gözyaşları içinde doktorla sarılıyorlar.
Hani bazen çocuklaşma ya falan deriz ya birilerine.
Çocuk gibi davranmasana.
Çocuk gibi ağlama, alınma gibi.
Aslında bu hallerimiz de normal.
Biz o çocuk hallerimizi...
Görmediğimizde, kabul etmediğimizde travmanın izleri daha büyük oluyor.
Çocukken bizim ruhsal kapasitemiz çok güçlü değil.
çevreden, eşten, dosttan, akrabadan gördüğümüz, yaşadığımız zorlu olayları ruhsal kapasitemiz kaldıramıyorsa travma denilen şey oluşuyor işte ve hayatımızı da onunla yaşamaya devam ediyoruz.
Tabii ki her travma çocukken oluşmuyor ancak neredeyse herkesin çocukluktan kalma duygusal sorunları olabiliyor.
Hatırlamadığı kötü anıları yetişkinken onu olumsuz etkileyebiliyor.
Travmaların oluşma sebebi En çok çocukken 3 ihtiyacın giderilmediğinde ortaya çıkıyormuş Dr.
Mayt'e göre. Bunların birincisi ve en önemlisi ebeveyn ya da bakım verenler tarafından gösterilmeyen koşulsuz kabul.
İkincisi duygularımızı özgürce ifade edemememiz.
Neşemizi, heyecanımızı, acımızı, korkumuzu bakım verenlerimizle rahatça paylaşamamamız ya da onların bizi dinlememesi.
Ve üçüncüsü de spontane olarak böyle materyalsiz, araçsız, oyuncaksız oyun oynamaya izin verilmemesi.
Çünkü çocuklar oyun kurarken yaratıcılıkları gelişiyor.
Beynin gelişmesi için oyunlara ihtiyacı var.
Ama oyun kurmaya ihtiyaçları var.
Yani onlar bu şekilde hem duygularını ifade ediyorlar hem de iletişim kurmayı öğreniyorlar.
Eline araçlar verince çocuklar kendi başlarına bir şey üretemiyor ve çok çabuk sıkılıyorlar.
Oyun çok önemli. Çocukların terapileri bile oyunla oluyor arkadaşlar.
Yaşama sevincini kayıp mı ettin diye bir bölüm yapmıştım.
En sevilen bölüm olmuş şimdiye kadar hazırladığım bölümler arasında.
Orada mesela ben size şöyle bir şey sormuştum.
Sizi hayata bağlayan, neşe veren, keyif veren oyunlarınız neler?
Aktiviteleriniz neler? Neler diye.
Yetişkinlerin de oyunları olur.
Aynı çocuklarda olduğu gibi bizim de oyunlarımız var.
Bunun bize ne faydası var diye soruyorsanız.
Kendimizle bağlantımızı yeniden kuruyoruz bunlarla.
Ben saatinde yaptığımız şeyler de bu bağlantıyı güçlendirmek için.
Buna ne gerek var peki?
Dr. May, travmanın şifası olarak şunu söylüyor.
Yeniden bir bütün olmalıyız.
Travma bizi dağıtıyor.
Kendimizle bağlantımızı dağıtıyor.
Çünkü duygularımızı bastırıyoruz.
İç sesimizi, kendi sesimizi, duygularımızı bastırdığımız için duyamıyoruz.
Böylece zihin ve beden ayrı kalıyor, ayrı gayrı kalıyor.
Hastalıklar, ağrılar da buradan zaten ortaya çıkıyor.
Ama bunları bir araya getirirsek, yeniden getirirsek işte o zaman travma çözülür.
Bunu da yetişkin oyunlarımızla, hayata tutunduğumuz oyuncaklarımızla yapabiliriz.
Esas mesele kendimize yeniden nasıl bağ kuracağız?
Bunu anlayabilmek. Terapi bunun için çok önemli ya da bu konularda okunan kitaplar.
Bir de belgeselde şunu çok vurguluyor Dr.
Gabor Meit. Özellikle bir hastalıktan muzdaripsek lütfen sadece ilaca bel bağlamayalım.
Belki de yaklaşımımızı değiştirip önce hastalığı ve acıyı kabul ederek bize öğrettiği şey nedir bunu anlamaya çalışırsak durumu değiştirebiliriz.
Yani o travmayı çözebiliriz.
Şefkatli sorgulama adını verdiği bir teknik geliştiriyor Dr.
Gabor Meit. Doğru sorular sorulursa kişinin travmadan kaynaklı bastırdığı duygularının ne olduğu anlaşılır ve onunla yüzleşmesi sağlanırsa artık travmadan eskisi kadar etkilenmeyiz.
Neden bu durumu yaşıyorum?
Bana neden... Ne demek istiyor bu his, bu acı, bu ağrı, ne zamandır böyleyim, ne hissediyorum gibi sorular.
Belgeseli travmanın bilgeliği ismi verilmiş çünkü travmaya çalıştıkça kendinizde yeni şeyler keşfediyorsunuz ve travma hali insanı kısıtlayan bir şey.
Onun üzerine gittikçe, onu çalıştıkça, çözümledikçe belki daha esnek, daha uyumlu, daha neşeli, daha keyifli biri olacaksınız.
Travmaya çalıştıkça kendinizde bağlantınız güçlenecek, içgörü kazanacaksınız.
tetiklenmeleriniz azalacak bence en güzel tarafı bu çünkü herkesin yaşadığı kaygılandığı illaki bir şeyler vardır Bazen bunlar hayatımızı zehir edebiliyor.
Böyle çok sıradan şeyler bile canımızı sıkabiliyor.
Belki tiklerimiz hani böyle bir meyve görünce yaptığımız tik diyelim.
Traumatize olmuş birinin semptomlarından bahsediliyor belgeselde.
Bunu da ifade etmek istiyorum.
Daha iyi anlayabilmek için bu konuyu.
Bunlar hem fiziksel hem duygusal belirtiler oluyor.
Uykusuzluk, depresyon, kronik ağrılar, utanç hissi, öfke, bağımlılık ve şunu belirtiyor oradaki uzman.
Siz bunlardan daha ötesiniz.
Daha fazlasısınız. Hani bazı olaylara verdiğimiz tepkileri insanlar anlam veremez ya.
Siz tetikleniyorsunuzdur ama onlarda hiçbir şey yoktur.
Hatta sizi yargılayabilirler de yani.
Yaşadığınız sadece bir durum ve siz bundan ötesiniz.
O kırılmış yanınıza sahip çıkın, kabul edin.
Ama onun yüzünden de insanların size yaklaşımlarına kulak asmayın.
Hani moraliniz bozulmasın.
Bir arkadaşım var neredeyse 10 dil biliyor ama araba kullanmayı o kadar böyle zor öğrendi ki.
Herkesin bir şeyleri deneyimleme şekli farklı.
Hayatınızda tekrar eden şeyler varsa ben neden böyle davranıyorum ve neden böyle hissediyorum?
Az önce bahsettiğim şefkatli sorgulama olayına tekrardan bakarsak bu soruları kendimize sorabiliriz.
Mesela bu ortama girince benim niye başım ağrıyor?
Niye nefesim daralıyor?
Kızarıyorum, konuşamıyorum gibi.
Neden bu tarz hoşuma gitmeyen hislerim ve davranışlarım ortaya çıkıyor diyerek kendimizi...
Sorular sorarak durumu tespit edebiliriz.
Bazen tetiklendiğiniz duyguların sebebini mantığınız bile almıyor olabilir.
Çok saçma gelebilir belki sebepleri ama his hafızası diye bir şey varmış arkadaşlar.
Beden bu hisleri kayıt tutup depoluyormuş.
Yani yanlış anlayabilirsiniz ama yanlış hissedemezsiniz.
Durduk yere insana bir şey batmaz.
Bazı insanlar travmalarının farkında olmayıp travmanın hayatlarını zorlaştırmasına da izin veriyorlar.
Çok basit gibi görünen şeylerde bile bu var.
Mesela benim yıllarca su korkusuyla İzmir'de büyümeme rağmen bir de neredeyse hiç denize gitmemem gibi.
Suya işte elimi ayağımı sokamamam gibi.
Benim hayatımı oradan alacağım zevki o kadar çok kısıtlamış ki bu korku.
Ya travmanın üstüne gidince anladım ben bunu.
Travma çözeceğiz diye de geçmişi aileye yüklenmeye, onlardan nefret etmeye de gerek yok.
Hiç böyle bir şeyde girmeyelim.
Nasıl bir ailede, çevrede doğduk, nasıl muamele gördük?
Bunlar geçmişte kaldı.
Yani geçmişi şu an değiştiremezsin.
O zamanlar belki dinlenmedik, görülmedik, korktuk, duyulmadık.
Koşulsuz olarak kabul edilmedik.
Yani travmanın en büyük sebeplerinden bir tanesi bu.
Bunu belki yaşayamadık.
Hoş belki anne babamız da kabul görmedi ve bize gösteremedi bunları.
Farkındalığı yoktu. Bunları bir tarafa bırakıp şu anda kendimiz için ne yapabiliriz?
O zamanlar farkında değildik ve yaşadığımız korku, öfke, kaygı, endişe ne varsa bunları ifade edemedik.
Bu yüzden kendimizde bağımız koptu.
Parçalarımız dağıldı.
Yani bağlantımız koptu.
Dr. Gabor Meit'in söylediği gibi.
Duygularımızı bile hissedemiyoruz hakkıyla.
Bastırdık onları. Savunma mekanizmamız aşırı çalıştı ve hissetmek bile bazı durumlarda zor geldi bize.
Ama şimdi ifade edebiliriz.
Başkasının duymasına gerek bile yok.
Kendimizi biz dinleyebiliriz.
Tabii ki en güzeli bir terapistle yürümek bu yolu.
Ama böyle bir destek alamıyorsak arkadaşlar ne yapabiliriz?
Madem şifası kendimizle bağlantı kurmak, o ifade bulmamış duyguları ifade etmek, o acıyla yüzleşmek.
Bunun için kendi başımıza neler yapabiliriz?
Bunlara bakacağız. Kendimize daha fazla vakit ayıracağız.
Kendimizle konuşacağız.
Ben neden burada bu hissi yaşıyorum?
Neye ihtiyacım var?
Öz şefkat sorusudur bu.
Burada benim neye ihtiyacım var?
Artık çocuk değilim, yalnız değilim.
Ben bu ihtiyacımı kendim karşılayabilirim.
Ve bu şekilde kendimizle yüzleşeceğiz.
Bölüm burada sona eriyor arkadaşlar.
Umarım faydalı bir içerik olmuştur.
Travmalar üzerine siz neler düşünüyorsunuz?
Sizin deneyimleriniz neler?
Bunları benimle sosyal medya üzerinden paylaşırsanız çok mutlu olurum.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
