
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, Akdeniz’in renkli incisi Barselona’yı konuşuyoruz. Antoni Gaudí’nin büyüleyici eserlerinden Sagrada Familia ve Park Güell’in masalsı dünyasına, La Rambla’nın cıvıl cıvıl enerjisinden Gotik Mahalle’nin tarih kokan ara sokaklarına… 5 günlük yalnız seyahatimde neler yaşadım, neler keşfettim? Barceloneta Plajı’nda denizin tadını çıkarırken, flamenko ritimleriyle gecelere nasıl veda ettim? Hepsi bu bölümde.
Tek başına seyahatin özgürlüğünü, kendimi yeniden bulduğum anları ve Barselona’nın ruhuma dokunan hikayesini bu bölümde paylaşıyorum. Serinin bir sonraki durağı neresi olsun? Fikirlerinizi yorumlarda merakla bekliyorum.
Transkript
Herkese merhaba, ben Zahattin'e.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Normalde her hafta yeni bir bölümle karşınızdayım.
Ama bu kez kısa bir ara vermiştim, dinlendim, tazelendim ve şimdi iyi bir enerjiyle karşınızdayım.
Paylaşmak için sabırsızlandığım şeyler var.
Üç yıldır yolculuğuma tanık oluyorsunuz.
Birlikte büyüyoruz, keşfediyoruz, öğreniyoruz.
Bu beni çok mutlu ediyor.
Temmuz ayı başında...
4-5 günlük harika bir seyahat planım vardı.
Sosyal medyada paylaştım.
Öne çıkan hikayelerimi de görebilirsiniz.
Bu bölümde tek başıma seyahat ediyorum.
Serimizin ikinci durağı Barcelona'yı anlatacağım size.
Serinin ilk bölümünde New York'u paylaşmıştım.
Hatırlayanlar olacaktır.
O kaotik ama büyüleci şehir.
İlk yalnız yurt dışı deneyimimdi.
Yaklaşık 10-11 saatlik uçuş beni başta korkutsa da üstesinden geldim.
Hatta oraya bayılmıştım.
Sizinle de paylaştım.
Bu kez rotamızı Akdeniz'in renkli, sanat ve tarih kokan şehri Barcelona'ya çeviriyoruz.
Bu seyahatte neler yaşadım, neler gördüm, neler keşfettim?
Hazırsanız başlayalım.
Neden Barcelona?
Önce bu sorunun cevabını vermek isterim.
Benim bütçem ve vaktim 5 günle sınırlıydı, hatta 4 günle sınırlıydı.
Günü saymazsak dört gün diyebilirim.
Birden fazla şehir gezmek yorucu olacağından tek bir şehri böyle sindire sindire keşfetmek istedim.
Barcelona renkli atmosferi, Akdeniz plajları, tarihi ve kültürel zenginlikleriyle benim hep radarımdaydı.
Akdeniz insanlarının rahat, sakin mizacı da beni çekti açıkçası.
YouTube videoları da merakımı iyice körükledi.
Seyahatlerimde gitmiş olmak için gitmeyi sevmiyorum.
O yer bana heyecan vermeli.
Öğrenme ve keşfetme isteği uyandırmalı.
Mesela Lyon'u da çok merak etmiştim.
Fransa'nın üçüncü büyük şehri ve bir arkadaşımla orayı da gezmiştik.
O benim kadar etkilenmedi ama ben büyük bir heyecanla gezmiştim.
İşte Barcelona için de aynı şeyi hissettim.
Nedense içim kıpır kıpır oldu.
Herkes Barcelona 3-4 günde gezilir dese de yani okuduğum izlediğim yerlerde böyle yazıyordu.
Yetmedi en az bir hafta lazım belki daha fazla.
Yani turistik yerler bile bitmiyor 3-4 günde.
Çok hızlı bir seyahat olur o zaman.
Tarih, kültür ve yaz turizmi iç içe bir yer çünkü orası.
Mart ayında gitmeyi planlamıştım ama İspanya'daki elektrik kesintileri haberini duymuşsunuzdur.
Biraz tedirgin oldum ve ben Temmuz'u erteledim bu seyahati.
İyi ki de öyle yapmışım.
Tabii günler daha da uzun oluyor, daha fazla vaktim oluyor.
Ve şehir zaten beklediğimden çok daha büyüleyiciydi.
Tarihi hakkında pek derin bir bilgim yoktu açıkçası.
Bu benim... Birazcık eksik tarafım diyelim bu seyahatte.
Daha fazla okuma yapabilirdim, araştırma yapabilirdim.
Bu benim seyahatimi oldukça etkilerdi.
Ama sokaklarda gezerken bile çok şey öğrendim.
Zaten Barcelona'ya sıfır bilgiyle gitseniz bile size kültürel bir hazine sunuyor.
Azıcık tarihine girersem burada eğer, Akdeniz'in kıyısında parlayan...
Parıldayan Katalanya'nın incisi Barcelona'nın tarihi M.Ö.
3. yüzyıla ta Romalılara kadar uzanıyor sevgili dostlar.
Orta çağda Katalan kültürüyle şekillenmiş burası ve 19.
yüzyılda da Antoni Gaudi'nin modernizmiyle yeniden doğmuş dediğim gibi büyülü bir şehir.
Ve bunda hiç abartmıyorum.
Ünlü mimar Gaudi'nin eserleri şehri açık hava müzesine çevirmiş.
Sokaklarda o kadar çok onun eserini görüyorsunuz ki sanki şehrin sokaklarında değil bir müzede geziyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.
Sokaklarda Katalancı sohbetler, flamanko ritimleri, tapas barlarının işte o cıvıl cıvıl enerjisi.
Barcelona hem sakin hem capçanlı bir yer.
İlk izlenimim biraz böyleydi açıkçası.
Havalimanına vardığımda içimde tatlı bir heyecan oluştu.
Temmuz sıcağı ve nemi tabii ki beni karşıladı orada.
Hemen sıcakladım.
Havalimanından merkeze geçip otele eşyalarımı bıraktım ve soluğu La Rambla'da aldım.
Burası Barcelona'nın ünlü bir caddesi.
Turistler, sokak sanatçıları ve çiçek tezgahlarıyla capcanlı bir cadde.
Oldukça geniş, oldukça ferah.
Bana biraz Nişantaşı'yı anımsattı görüntü olarak.
Ama asıl hazine bana kalırsa ara sokaklarda saklı.
Gotik mahallelerde.
Dar taş sokaklar, orta çağdan kalma binalar, küçük meydanlardaki o kahve kokusu.
Sanki böyle bir film setindeymişim gibi.
Epey bir güzelleme yapacağım ben burada galiba.
Karnım çok açtı. Ben deniz ürünlerini pek yiyemediğim için temkinli davrandım.
Yıllar önce de Kotor'da yediğim bir makarnadan midem bozulmuştu.
Sıcak havalarda yediğime ekstra bir dikkat ediyorum.
Ben de bildiğim şeylerle hani öğünümü yapmak istedim.
Pizzayla makarnayla yetindim.
Ama yerel lezzetlerden de bize yakın olan şeyleri test ettim tabii ki.
Patatas bravas diye bir şey var.
Aynı bizim patates kızartması gibi.
Onu denedim. Ve meyve kokteylleri var Sangria çok meşhur.
Bunu da içtim. Yeme içme konusunda hassas olduğum için ve tek başıma seyahat ettiğim için açıkçası önüme gelen her şeyi yemedim.
Hani yerel lezzetleri çok da fazla tatmadım.
Bu benim kendi kişisel tercihimdi.
Yaz seyahatlerimde günü ikiye bölüyorum ben.
Belki size de bir fikir olur.
Öğlen biraz dinlenip üstümü değiştiririm.
Sonra devam ederim.
ikinci bölüme. Böylece her şeye vakit kalıyor.
Barcelona'da da aynısını yaptım.
İlk iki gün mutlaka görülmesi gereken yerleri gezdim.
Günü ikiye bölerek sonra daha sakin bir tempoyla keşfe devam ettim.
Son iki öğleden sonra mı da Barcelona'nın dünyaca ünlü plajlarını da geçirdim.
Yani hem kültür turizmi yaptım hem yaz turizmi yani deniz, kum, güneş de yaptım aynı zamanda.
Barcelona denince akla ilk gelen isim tabii ki Antoni Gaudi.
Şehri bu kadar renkli ve etkileyici yapan da onun eserleri.
Zaten nereye baksanız az önce dediğim gibi onun eserleriyle karşılaşıyorsunuz.
İkinci günümde onun imza eseri başyapıda Sagrada Familia'ya gittim.
Bu Bazilika Kilise 1882'den beri yapılıyor.
Ve hala bitmemiş.
2026'da Gaudi'nin ölümünün 100.
yılında tamamlanacağı söyleniyor.
İnanılmaz bir yapı.
Yani o kadar söyleyeyim.
Renkli vitralerden süzülen ışıklar böyle adeta bir gökkuşağı yaratıyor.
Basilika'nın kilisenin içinde.
Zaten içeri adım attığınız anda sanki...
Bir masal dünyasında gibi hissediyorsunuz.
Mimarisindeki o detaylar inanılmaz, çok etkileyici.
2 saate yakın her açısından baktım, her açısını seyrettim.
Biletimi zaten 10 gün önce zor zar zor bulmuştum.
Erken rezervasyon yapmak gerekiyor.
Orası gerçekten harikaydı.
İsterseniz bir Google'a yazın bir bakın ya da benim paylaşımlarıma bakabilirsiniz sosyal medyada.
Bu eserleri incelerken Gaudi'nin önceden duyduğum bir hikayesi daha bir anlam kazandı.
Çünkü yerinde görmek gerçekten başka.
Gaudi üniversiteden mezun ederken hocaları şöyle demiş ya biz buna diploma veriyoruz ama deli mi dahi mi onu anlayamadık demişler.
Bu eserleri görünce Sagrada Familia, sonra Casa Vincent, Casa Mila, Casa Batio, Casa Ev demek İspanyolca'da.
Yani bunlar hep birer ev.
Kiliseden sonra bahsettiklerim, Sagrada Familia'dan sonra söylediklerim ev şeklinde.
Bunları görünce sokakta tabii hepsini tek tek ziyaret ettim.
Gerçekten de hayran kaldım Gaudi'ye.
Ama Park Güell'i görünce, onun diğer büyük eserini görünce dedim ki bu adam delirmiş.
Yani yok böyle bir şey. Ertesi gün sabahtan Park Güell'e geçtim zaten.
Gaudi'nin Güell ailesi için tasarladığı büyük bir park burası.
Cennetten bir bahçe gibi.
İnanılmaz güzel. Mozaikaplı kertenkele heykeli, renkli seramik banklar, kıvrımlı yapılarıyla.
Yani bir sanat cenneti.
Bu manzarayı seyrederken...
Bir taraftan da Barcelona'nın kırmızı kiremitli çatıları işte ayaklarımın altında uzanıyordu.
Çünkü yüksek bir tepe burası.
Büyük bir park ve içi Gaudi'nin eserleriyle dolu.
Ya iyi ki gelmişim dedim yani.
Görmeye değermiş.
Ve insan düşünmeden de edemiyor.
Bu adam 100-150 yıl önce çok mu zengindi de bu kadar şey inşa edebildi, tasarladı, eleman buldu, çalıştırdı falan.
İşte burada o dönemin zenginlerinden Guell ailesi ona finansörlük yapıyor.
Yani tek başına yaptığı şeyler değil aslında.
Kendi dehasını tabii ki ortaya koymuş ama finansörlüğünü de Guell ailesi üstlenmiş.
Başarılı olmak için çoğu zaman doğru yerde doğru insanlarla birlikte olmak çok önemli.
Bence Gaudi'nin en büyük şansı onlarla tanışması ve bunca farklı çeşitli özgün sanat figürlerini mi tarzını mı diyeyim bunları sergileme cesaretini ortaya koyma cesaretini göstermesi
onu gerçekten büyütmüş.
Park Güell'i görünce dedim ki tam bir win-win ilişkisi yani kazan kazan ilişkisi.
Bir taraf lüksünü, zenginliğini estetik bir ortamda yaşama fırsatı bulurken Gaudi de becerisini ortaya koyma fırsatı bulmuş.
Tek başına seyahatin zorluğu...
Güzel manzaralarda fotoğraf çekimini bazen yapamıyor olmamız.
Hırsızlık uyarıları yüzünden tripodumu her yerde açamadım, kullanamadım.
Ama bazı yerlerde şansım yaver gitti.
Profesyonel kameralı, fotoğraf makineli birini gördüğümde hemen rica ettim orada.
Ve benim çekebileceğimden çok daha güzel kareler yakaladılar.
Bu yönüyle şanslıydım açıkçası.
Sosyal medyada yalnız...
Seyahat etmekten sıkılmıyor musunuz gibi sorular geldi.
Arkadaşlarla gezmenin de keyfi ayrı.
Ama seyahatte herkesin ritmi, dinamiği birbirine uymayabiliyor.
Tercihleri birbirine uymayabiliyor.
Kimi deli gibi yürür, kimisi yorulmak istemez.
Hani eşle gezmek, yani partnerinize gezmek belki daha uyumlu olabilir, daha keyifli olabilir.
Ama yılda bir iki kez tek başına seyahat etmek bana özgürlük hissi veriyor.
Gündelik hayatta başkalarına uyum sağlıyoruz.
Ama böyle anlarda kendi ritmimi takip etmek bana daha iyi geliyor açıkçası.
Yalnız seyahatlerde ben kendimi daha net, daha iyi gözlemliyorum.
Adeta otomatikten çıkıyorum.
Yurt dışı seyahatleri küçük dünyamdan çıkıp beni başka dünyalara götürerek o dünyaları görmemi sağlıyor.
Ve bunun bana çok fazla katkısı var.
İlham veriyor, ruhumu besliyor.
Yeni fikirler, farkındalıklar geliyor bu seyahatlerde.
Hepsini not alıyorum. Kendi başıma bir şeyler başarmak, güçlü olduğumu, işte hedeflerime ulaşabileceğimi de hissettiriyor.
Dördüncü gün bu gezide pek bilinmeyen ama benim dikkatimi çeken gitmek istediğim bir yere daha gittim.
Turistik yerlerden uzak, daha çok işçilerin yaşadığı bir mahallede dünyanın en güzel halk kütüphanesi varmış.
Ben de gelmeden bir ay önce bir yerde denk geldim.
Bir videoda galiba. Ama çok bilinen bir yer değil çünkü sadece bir sene önce açılmış ve benim gibi kitap kütüphane merakı olmayanlar için ilk etapta tabii ki tercih edilmeyecektir zaman kaygısından
dolayı. Burası Gabriel Garcia Marquez Halk Kütüphanesi.
Neden Meksikalı Latin Amerikalı yazarın adını İspanyollar böyle bir halk kütüphanesine vermişler diye sorarsanız Marquez uzun yıllar siyasi sebeplerden dolayı kendi ülkesine alınmamış ve burada yaşamış
ve çok fazla da eser vermiş.
Hatta eserlerini İspanyolca yazmış.
Bu şehri çok sevdiğini, ondan beslendiğini, ilham aldığını da hep belirtmiş.
İspanyollar da onun adını bu şekilde onurlandırmak istemişler.
Ve onun ismini vermişler kütüphaneye.
O kadar güzel bir kütüphane ki.
Yani bayıldım tek kelimeyle.
Çok estetik, ferah, ahşap mimarisiyle insanı gerçekten etkiliyor.
Videosunu çekmiştim.
Sosyal medyadan da göz atabilirsiniz, görebilirsiniz.
Öğleden sonra da Barcelona'da plajında yürüdüm.
Burası çok meşhur bir plaj.
Denizin, güneşin, kumun açıkçası tadını çıkardım.
Tek başına seyahatin en güzel yanı az önce de bahsettiğim gibi kendi ritmini belirlemek.
Plajda kitap okudum, bir şeyler içtim.
Kendimi dinledim.
Denizi seyrettim, insanları seyrettim.
O dinginlik bana her şeyi unuturdu.
Akşamüstü çok meşhur bir tepe var orada.
Montjuic tepesine çıkacaktım.
Böyle şehrin panoramik manzarasını görmek istedim ama o an canım istemedi.
Dedim ki sokaklarda dolaşmak bana daha keyif verecek.
Bazen öyle olur. O an canın orada başka bir şey yapmak ister.
Ben de planımı bu şekilde değiştirdim.
İyi ki de değiştirmişim.
Çünkü geceyi de sokakta denk geldiğim bir flamenko gösterisiyle taçlandırdım.
O tutkulu dans ve gitar sesleri çok güzeldi, çok keyifliydi.
Barcelona'ya veda etmenin daha güzel bir yol olamazdı bence.
Açıkçası Barcelona kalbimde güzel bir iz bıraktı.
Siz de yalnız bir yolculuğa çıkmayı düşünüyorsanız korkmayın.
Merakınızı yanınıza alın.
Gerisi dilini bilebilmesiniz kendiliğinden geliyor.
Beni dinlediğiniz için teşekkürler.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
