
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta konuğumuz sevgili Sinan Canan. Bu bölümde kendimizi tanımanın neden hayatımızdaki en önemli mesele olduğunu ele aldık. Dış dünya ile kurduğumuz ilişkinin derin, dengeli ve kaliteli olabilmesinin yolu olarak kendi var olma şeklimizi nasıl anlarız? Bunun için neler yapabiliriz? Sinan Canan’la bu keyifli sohbetimizde bize eşlik etmeye ne dersiniz?
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne, hoş geldiniz.
Ben Elif. Bugün çok özel bir konuğum var.
Sevgili Sinan Canan hocam bizlerle birlikte.
Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk Elif'ciğim.
Merhabalar. Teşekkür ediyorum. Nasılsınız?
Çok şükür her şey yolunda.
Çalışıyoruz, konuşuyoruz.
Ben çok konuşuyorum ama şikayet tutmaya vaktimiz de olmuyor.
Gerek de yok. Her şey olması gerektiği gibi.
Çok güzel. Çok teşekkür ederim.
Podcast davetimize icabet ettiniz.
Bu bölümü sizinle birlikte hazırlıyoruz.
Çok teşekkürler. Ben teşekkür ederim.
Şimdi hocam Sinan Canan'a ne soralım diye bir anket hazırladım.
Sosyal medyada, sayfamızda, Ben Saati Podcast sayfamızda.
Sohbetimize bu sorularla başlayalım istiyorum.
En çok sorulan sorulardan bir tanesi şuydu.
Bilinçaltını dönüştürebilir miyiz?
Yani bunun üzerine çok fazla video görüyorum, çok fazla insan konuşuyor, spritüel taraftan da konuşan var, başka taraflardan da konuşan var.
Bir de bir sinir bilimi uzmanına soralım dedik.
Bilinçaltımızı dönüştürebilir miyiz?
Vallahi bir şeyi altı diye niteliyorsak, bir şeyin altındaysa önce üstündekini kaldırıp herhalde öyle bir işlem yapmak gerekecek.
Bir şeyin altına gizlendiğine göre bir hikmeti vardır.
Birçok şey yapılabilir.
Beyin ameliyatı da yapılabilir ama evde mutfakta yapılmaz.
Onda belli şartları koşulları uzmanlığı var.
Dolayısıyla evet bu evrende hiçbir şey taşa yazılmış değildir.
Her şey değişebilir, değiştirilebilir, modifiye edilebilir.
Ama işte o bilinçaltı dediğimiz şey daha ne olduğunu bile doğru dürüst bilmediğimiz sadece bir...
kavram olarak dilimizde gezen bir hikaye.
Biz nörobilimde ya da nöropsikolojide bilinç altı yerine bilinç dışı kavramını daha çok tercih ediyoruz.
Bu da aslında bizim zihnimizin esas bu buzluğanın altındaki görünmeyen kısım var ya, öyle bir kısmına tekabül ediyor.
Yani bizim bütün kararlarımızı, inançlarımızı, korkularımızı, arzularımızı, her şeyimizi yöneten arka planda o bilincimize görünmeyen kısım.
Biz zaten yaşadıkça her şey dönüşüyor.
Bu da dönüşüyor ama öyle belli bir yöne doğru dönüştürmek için belli kurallar, belli yöntemler ve belli bir ısrarlı süre boyunca uygulanması gerekiyor.
Onun dışında yok işte şurana dokundum, şöyle bir şey yaptım, üfledim, bilincin dönüştü falan.
Onlara ben şahsen pek itibar etmiyorum.
Ama çok da gelen konuşmayayım.
Belki elinde mucizevi değnek olan birileri vardır bilemeyeceğim.
Bu değersizlik inançları, kıtlık bilinci falan deniliyor.
Bunları dönüştürmek için olumlama, telkin yollarıyla insanlar kendi seslerini kaydedip gece yatmadan önce onu dinleyerek dönüştürmeye çalışıyorlar.
Yani bunun bir aslı asları var mı?
Bu işe yarayan bir şey mi?
Bir yöntem mi? Bu konuda ne dersiniz?
Şimdi şöyle söyleyeyim.
Bunu bir genel olarak şifa başlığı altında toplayacak olursak.
Buna bir şifa bulma dersek eğer.
Şifa bilimsel bir konu değildir genellikle.
Bunu çok söylüyorum. Şifa sanatsal bir konudur.
Bir şey size iyi geliyorsa iyidir zaten.
Onun nasıl olduğunu sorgulamanız, yöntemini ya da mekanizmasını bilmeniz çok çok elzem değildir.
Ama şifanın bir de şöyle bir özelliği vardır.
Son derece kişiseldir.
Mesela tıpta biz birinci sınıfta öğretiriz.
Öğrenci dördüncü sınıfa gelmeden unutur ama.
Tıbbın temel prensibi hastalık yok, hasta vardır diye bir prensiptir.
Yani her kişi ayrıdır, her kişinin durumu farklıdır.
Onun şifası ona özeldir.
O yüzden böyle kutulara koyduğumuz ilaçları milyonlarca insana satarak şifa veremiyoruz zaten.
Yani sadece ağrılarını kesiyoruz, biraz ızdıraplarını belki azaltıyoruz.
O da her zaman değil bazen.
Dolayısıyla hani bunu bir şifa meselesi olarak düşünecek olursak...
Bazen bundan da şifa bulan olabilir.
İngilizce diyorlar ya, whatever works for you.
Yani sizin için ne işliyorsa aslında sistem budur.
Ama beyin için, beden için, şimdi ben böyle her konuda konuşuyorum ya, hoca senin işin ne diyorlar.
Ben fizyoloji uzmanıyım.
Bedenin nasıl çalıştığını incelemek ve anlatmak bizim işimiz.
Ve bedenin bu işleyiş mekanizması içerisinde bildiğimiz temel bir kural var.
Hayat boyu dönüşen bir sistemimiz var ama bazı dönüşümler hatta hemen hemen tüm dönüşümler için tekrarlı ritüel benzeri devamlı hareketlilik, devamlı bir aktivite lazım.
Bu bizi dönüştürüyor. Rutinler gibi.
İlaç içerek, böyle mucizevi bir olay yaşayarak falan.
Tabii rutinler. Rutinler, egzersizler, terapi seansları falan bunların hep tekrarlı olmasının bir nedeni var.
O tekrarat olmadan dönüşemiyoruz.
Mesela bize sevgili Elif Mutlu, psikiyatrist Elif Mutlu söylemişti bir gün.
Ben onu bayağı bir kullandım bu sözü daha sonra.
Ağrımızı, acımızı ve sıkıntımızı hızlı bir şekilde geçiren her şey bağımlılık yapar ve bunlar da şifa olmaz.
Yani hızlı bir şekilde iyileştiren hiçbir şey şifa vermez bize.
Zamanla, doğal olarak ve gerçekten topikün dönüşerek iyileşme diye bir şeyden bahsediyoruz.
Bu genel kriteri koyayım ama kimsenin de yöntemine durduk yerde bir şey söylemeyeyim.
Yani dediğim gibi herkes bir şeyler yapıyor.
Mesela başlangıç düzeyinde belki bir takım telkinler dinlemek falan iyidir ama o telkinlerin gereğini yapmaya başladığınızda esas olarak.
Hayat değişir. Anladım hocam.
Çok güzel bir cevaptı. Yani hipnoz da var tabii bu işin içinde ama onu da belki teknikleri kendince olacağı için işe yarayabilir, yaramayabilir.
Yani hipnoz için özellikle şunu söyleyebilirim.
Biz hipnoz meselesini biraz medyada yansıdığı şekli aslında yanlış biliyoruz.
Hipnoz uyku gibi falan bir şey değil.
Hipnoz çok ileri düzey bir dikkat durumu.
Yani zihnimiz... aslında çok keskin bir dikkat durumuna geçtiği için hipnozda telkinleri çok güzel alabilir hale geliyor ve hipnoz Birinin sizi soktuğu bir durum değil.
Sizin girebildiğiniz kişinin kendisinin girdiği bir haldir.
Biz hipnotizöre ya da hipnoterapiste bu konuda güvenerek yetki veririz.
O da bizi yönlendirir adım adım.
Yani aslında bizim zihnimize rehberlik eder hipnoza girmesi için.
Hipnoz çok etkin bir tekniktir.
Özellikle tıbbi hipnoz çok mucizevi sonuçları olan bir şeydir.
Ama yine ihlallerde yine uygun yöntemlerle ve yerli yerinde uygulandığında gayet güzel sonuçlar verir.
Hepimizin derdi kendiyle hocam.
Zaten birçok uzman kişi de şunu söylüyor.
İnsanın en önemli ilişkisi kendiyle kurduğu ilişkidir.
Peki insanın kendiyle olan ilişkisini güçlendirmek için ne yapmalı?
Evet belki de ana soru bu hayatımızla ilgili.
Kendini bilmekten daha önemli bir iş yok bu dünyada.
Yani sonuçta bizim ana işimiz insanın kendisini bilmesi.
Bu arada bütün diğer bilmeleri de hakikaten değerli kategoriye çıkaracak olan şey insanın kendisini bilme miktarı.
İnsan kendisine ne kadar yönelebiliyorsa, ne kadar kendisiyle sohbet edebiliyorsa aslında...
dış dünyada onun başına gelen her şeyin onun dış dünyaya gönderdiği sinyallerin kendisine yansıması olduğunu yani dünyanın bir nevi onun aksi olduğunu fark ediyor.
Bu çok enteresan bir tecrübe.
Anlatıldığı zaman insanlara böyle ezoterik, şiirsel ya da romantik bir şeymiş gibi geliyor ama bana sorarsanız iyi anlaşıldığı takdirde nörobilim ve nöropsikolojinin de doğal bir sonucu bu.
Biz ta işte batı düşüncesinde Descartes'in koyduğu, düşünüyorum öyleyse varım sözünü bile çok çalışmıyoruz.
Yani bu söz ağır bir söz. Yani gerçekliğinden emin olabileceğiniz tek şeyin kendi zihniniz olduğunu fark ettiğinizde ki Descartes bunu çok uzun süreçler sonucunda fark etmiş.
Neticede sadece gerçek olan bir şey var elinizde.
O da sizin o işte zihinsel neyse ruhsal ne derseniz adına o varlığınız ve o varlık aslında evrende size ne olup bittiğini çok belirleyen özellikler içeriyor.
İşte bu kendiyle tanışma, kendiyle konuşma, kendiyle halleşme meselesi insanı en çok dönüştüren unsurların başında geliyor.
Bunun mekanizmasını falan saatlerce konuşuruz ama ben bunun kadim bir örüntüde bize anlatıldığını da düşünüyorum.
Sıklıkla örnek veririm.
Peygamberler, azizler, evliyalar, düşünürler, filozoflar kimi biliyorsak tarihte hemen hemen hepsinin hikayesinde enteresan bir ortak örüntü var.
Bu insanlara hiçbir zaman parlak fikirler ya da aydınlanmalar, çarşı pazarda alışveriş ederken ya da işte ne bileyim barda...
İşte kafede yiyip içerken gelmiyor.
Bu insanlar mağaralara, kuyulara, zindanlara, dağlara bir yerlere çekiliyorlar ya da düşüyorlar neyse.
Ve orada bir süre kendileriyle baş başa kalıp bir erginleşme ya da iç dinleme sürecinden geçtikten sonra bir takım aydınlanmalar yaşayıp sonra da bunu insanlarla paylaşıyorlar.
Bence bu ortak görüntülerdeki hikayeler sadece onlara özel bir şey anlatmıyor.
Hepimize diyor ki arada bir kendinizle sohbet edecek izole zamanlar oluşturun ve kendi kendinizle...
sohbet yeteneğinizi geliştirin.
Çünkü bizim kültürde ne diyor?
Kendini bilen Rabbini bilir.
Rab yolu gösterici demektir.
Siz kendinizi yeterince çalışır, kendinizle anlaşırsanız nereye gitmeniz gerektiğini, ne yapmanız gerektiğini ve sizin için doğru yanlışın ne olduğunu çok daha iyi anlayabilirsiniz.
Bizi aydınlatanlar her zaman kendisiyle sohbet edebilen insanlardır.
Bunlar değişik isimlerle, değişik görevlerle hayatımıza ya da tarihimize girmiş olabilir ama bence bu ortak örüntü sadece onlar için değil bizim için de çok önemli şeyler anlatıyor diye düşünüyorum.
Yani o zaman insanlar bol bol band saat yapacaklar.
Biz zaten bu ismi, bu konsepti biraz buradan yola çıkarak insanın kendiyle hemhal olması, baş başa kalması için.
Teşekkür ederim. Peki bu kendine varma olayı biraz orta yaşlarda mı oluyor?
Şimdi ben 30'lu yaşlarımdayım ve 20'li yaşlarımdaki Elif'e hiç benzemiyorum.
Bilmiyorum 40'dan sonrasında nasıl olacak ama bu kendini bulma olayı sanırım hani mezara kadar yani sona ermeyen bir şeydir.
Ama ortalama kendimizi anlamak yani bu ne zaman olur?
Şimdi bunun yerine şey desek mesela dünyayı keşfetmek ne kadar sürer diye bir soru sorsak.
Şimdi dünyayı bulmak anlık bir iştir.
Uzayda gezerken dünyayı pıt diye bulabilirsiniz ya da başınızı yere eğdiğinizde dünyayı bulursunuz.
Ama dünyayı keşfetmek dediğimizde ömürler yetmez.
Çünkü siz dünyayı karış karış gezseniz bile mesela...
Öyle birisi bir hesap yapmıştı bir ara.
Yani bir insan bütün dünyayı işte gezerek, bizzat deneyimleyerek keşfetmeye kalksa işte 70 ya da 100 yıllık hayatı boyunca dünyada görebileceği yer dünyanın %1'i bile değil.
Yani çok küçüğüz dünyanın büyüklüğüne göre.
Ve bir de şu var, siz dünyayı diyelim müthiş hızlı gezdiniz, her tarafı gördünüz bilmem ne ama Bir daha, daha önce geçtiğiniz bir yerden geçtiğiniz orası aynı yer değil.
Yani keşfetme sonu olmayan bir süreç.
Bizim zaten kendimizi bulma değil, kendimizi keşfetme ilgili bir sorumluluğumuz var.
Aynı dünya gibi, aynı her şey gibi.
Biz de her bir an değişiyoruz.
Ben 30 yaşımdaki halimle, bugünkü halim aynı isimle anılıyor.
Bebekken de bana aynı isimli anılıyorlar.
Allah'ın yıllarında daha ileride de aynı isimli anılacaklar ama bambaşka insanlarız.
Bugün kendimde fark ettiğim şeyi bugün bambaşka bir şekilde fark edebiliyorum.
Ve her gün kendisiyle uğraşmayı bilen insan için yeni bir macera.
Dolayısıyla bunun sonu bitimi yok.
Bu zaten bir yolun adı.
Yani o kendini keşfetmek, kendini bilmek bir yaşam biçimi.
Bir son durağın adı falan değil öyle bir şey yok.
Ve bir insan diyorsa ki eğer...
Kendimi anladım, kendimi bildim, ben böyleyim ve bundan sonra bununla işim bitti.
O mevzuyu hiç anlamamış demektir.
Tamamen yanlış bir şeyle uğraşıyor demektir.
Yani düşününüz sadece tıbbi olarak vücudun detaylarını incelemek için biz seneler harcıyoruz bu konuda öğrenci yetiştirmek için.
Ki kaldı ki beden bu kadar kompleks iken biraz anlaşılabilir bir şeydir insan nazarında beden.
Hiç anlayamayacağımız ruhsal, duygusal, tinsel bilmem ne donanımlarımızı özellikle içeriden gözlemleyen bir varlık olarak keşfetmek çok daha çılgın bir çaba.
Dolayısıyla bin ömrümüz olsa eğer biri bin sene sürse...
Yine de bitmeyecek bir süreç gibi gözüküyor.
O yüzden hani bu konuyu böyle ah yaptım yapamadım falan bölgesinden çıkarım.
İyi ki bu yolda gidiyorumun şükrünü arada bir düşünmekte fayda var diye düşünüyorum.
Sürekli bir hal. Ben bunu manzara treninde giderken manzara izlemeye çok benzetiyorum.
Yani bu ne zaman bitecek, en güzel manzarayı ne zaman göreceğim diye bir telaş yoktur orada.
Yani izler ve keyfine bakarsınız.
Ama biz maalesef bir kere geçeceğimiz muhteşem manzaralı bir trenle cep telefonunda Instagram'a bakan gafillere benziyoruz.
Yani o manzarayı seyretmek yerine dünyanın oyuncaklarıyla işte vakit yitirmek.
O da bizim bahtımıza düşen iş.
Biraz daha süreç odaklı olmakta fayda var.
Hep sonuca takılıyoruz yani. Bana soruyorlar hayatın amacı sizce nedir diye.
Benim için hayatın amacı uzunca bir zamandır temaşa diye bir kelimeyle ifade ediyor.
Ben sadece izlemeye geldim.
Çok bir şey değiştirmeye, alt üst etmeye falan gelmedim.
İzlemeye geldim. Biraz fazla çenem çalışıyor sadece.
İzlerken konuşuyorum o kadar.
Burası bence bunun için var.
Yani ben buranın sahibi de değilim, yapıcısı da değilim, bekçisi de değilim.
Geldim. Kısa bir süre sonra gideceğim.
O yüzden sakin sakin seyrediyorum.
Başta kendimi tabii ki.
Seyredeni seyrediyorum. Bununla ilgili bir de şöyle bir soru vardı.
İnsanlar değişmekten korkuyorlar.
Değişmek zor mu diye bir soru vardı ama siz şimdi böyle anlatırken aslında biz kendimize doğru bir yolculuk yaparken kendimizin bir sürü haliyle tanışıyoruz ve aslında değişiyoruz da.
Tanıştıkça, kendimizi keşfettikçe değişiyoruz da.
O zaman değişimle kendine ulaşma, kendine varma arasında böyle güzel bir bağlantı da var diyebiliriz o zaman.
Zaten bir yıllar evvel David Peat'in bir kitabında okumuştum.
Düşünmek düşündüğünü değiştirir diye.
Çok o zaman da sarsılmıştım.
Her düşündüğümde sarsılıyorum.
Siz sadece düşünmeniz üzerine düşünerek fiziksel olarak değişen bir canlı olduğunuzu fark ettiğiniz zaman sadece biz beynine bakınca da görürüz.
Düşünmeyi düşünüyorsunuz.
Böyle rastgele bir şeyler düşünüyorsunuz.
Beyaz duvara bakıp hayatın anlamı ne diye düşünüyorsunuz.
Sadece bunu yaparken bile yapınız değişiyor.
Dolayısıyla bu çok acayip bir şey üzerine düşündüğünüzde siz devamlı değişen bir varlıksınız ve değişimin bizzat kendisi yani bu meselenin işte o Heraklitos mu demişti neydi bir nehride
iki kere yıkanamazsın diye her şeyin devindiği bir evrende zaten bir şey anladım bir şey tamam bu böyledir falan demenin yani tuhaf olduğunu düşünüyorum açıkçası.
Bir tek o değişimi fark etmek bir orkestranın müziğini dinlerken En mükemmel notayı aramak gibi bir gaflete düşmemek lazım.
O semponi bir süreçtir.
Oturur, dinlersiniz. Sevdiğiniz bölümleri olur, sevmediğiniz bölümleri olur ama bütünün içerisinde onların hepsi bir anlam ifade eder.
Hayat biraz böyle bir şey.
İnsanın kendi yolculuğu, kendi keşfetme yolculuğu böyle bir şey.
Bir müziği var, dinlemek lazım.
Yani sürece yayılmış.
Zaman boyutundaki şeyimizi unutuyoruz, varlığımızı.
Yani biz sadece üç boyutlu uzayda yer kaplayan bir bedenden ibaret değiliz.
Zamanda yayılmış bir varlığımız var.
İşte ne kadar bir ömrümüz varsa bir yerde başlıyor bu dünya hayatı, bir yerde bitecek.
O arada bir zamansal varoluş var.
Yani o bir süreç, o da bir beden.
Zamansal bir beden.
Biraz onu da işte hatıralarımız üzerinden düşünüyoruz.
Ve en güzeli de bu bedenin henüz yaşanmamış kısmını şekillendirmek için eskilerin kuvve-i hayaliye dedikleri bir şeyimiz var, gücümüz var.
Hayal gücü. Onunla baktığımız zaman onu da hayal edip şekillendirebiliyoruz.
Ben bu konuda çok romantik olmaya meyilliyim yani.
Orası bayağı bir akıllı bir konu ama güzeldir, zevklidir.
Yani dünyadaki birçok şeyin zevkini de arttıran, yani hayat çözünürlüğünüzü arttıran bir şeydir.
Siz kendinizi iyi anladığınızda dünyadaki en sevdiğiniz şeyi de daha iyi sevebildiğinizi fark ediyorsunuz.
Yani her şey daha bir kaliteli oluyor.
Diyen doğru demiş işte. Kendini bil diye adam boşuna tapınağın üzerine yazmamış.
Bence en önemli meselemiz bu yani.
Ben saatinden gaza geldim.
Çok güzel hocam.
Hiç önemli değil. Çok güzel.
Kendimizle ilişkimizle başladık.
Sizin de söylediğiniz gibi.
Kendimizle ilişkimizin aksini biz diğer insanlarla kurduğumuz ilişkide görebiliyoruz.
Tabiri caizse bir ayna gibi.
Şimdi zaten oraya deneyecektim.
Peki biz başkalarıyla olan ilişkimizi nasıl derinleştirebiliriz?
Çünkü pek çok insan günümüzde artık empati kuramıyor.
Doğru düzgün iletişim neredeyse kişiler arasında yok.
Biraz da bu dijitalleşen dünyanın da dezavantajı diyelim, olumsuz sonuçları diyelim.
Başkalarıyla olan...
İlişkilerimizde nasıl güçlenebiliriz?
Nasıl derin bağlar kurabiliriz?
Bunun için ne dersiniz? Çok çetrefilli bir soru bu.
Ben günlük hayatta en fazla eksikliğini gördüğüm bir meseleye vurgu yapayım.
Bu da koçluk eğitiminde öğrendim ben.
Enteresan. Açık beynindeki nörokoçluk süreçlerinin ilk test eğitimlerini yaparken ben de koçluk eğitimi aldım.
Gerçi çok konuştuğum için ben koç olamıyormuşum öyle dediler koçlarım.
Konuşmamız gereken. Orada mesela koştuk tekniklerinden çok güzel ilhamlar da aldım.
Yani harika şeyler vardı.
Sevgili Hakan Güneş bunların eğitimini veriyordu bize ona.
Dinleme seviyeleri diye bir şey var.
Ben günlük hayatta insanların birbirini dinlerken biraz önce bahsettiğimiz konuyla da bağlantılı olarak karşıdakini keşfetmek ya da duymak yerine adeta bir güvensizlik.
zelzelesi, bitmeyen bir güvensizlik zelzelesinin üstünde duruyormuş gibi karşı tarafa ne cevap vereceklerini, onun anlattığı şeydeki kendi yerlerini, onun anlattıklarında kendi
sorunlarının benzerlerini aramak gibi birinci seviye dediğimiz bir çok düşük bir dinleme düzeyinden insanları çoğu zaman dinliyoruz.
Çünkü Kısa
Kendimizle çoğu zaman barışık olmadığımız bir tonda yaşadığımızda aslında bu kendiyle barışık olmamak, kendini doğru dinlememek bir yaşamsal ya da varoluşsal güvensizlik yaratıyor insanda.
Yerinizi tam bilemiyorsunuz, ne yapacağınızı tam bilemiyorsunuz, seçimlerinizi, algılarınızı nereye yönlendireceğinizi tam kestiremiyorsunuz ve hep tanıdık bir şeyler arıyorsunuz.
Bir takım oluşumlara, radikal gruplara, ideolojilere bağlanmak falan bile buraya kadar götürülebilir.
Yani güven arıyoruz. Böyle bir sığınacak bir yer arıyoruz.
Ve bu maalesef iletişimde de böyle.
Karşımızdakine hemen bir etiket yapıştırmak istiyoruz.
Onu kısa yoldan anlamak istiyoruz.
mesela zihniyle ilgili ona bir şama dayatıp bir de o şama üzerinden ona yardımcı olmaya çalışıyoruz.
Yani onun zihni bir alem deryayken biz kendi deryalığımızı bilmeyince karşında derya olabileceğini düşünemiyoruz çoğu zaman.
Ve ona işte tamam ben seni anladım, senin derdin bu bak şöyle yapalım diye ya çözüm üretiyoruz ya da söylediğin ne kadar saçma bir şeymiş diye dikkatimizi ona hakkıyla veremeyebiliyoruz.
Yine döndürüp aynı yere getireceğim ama kendisiyle derinlikli sohbet alışkanlığı olan insanlar bunu Başka insanlara da yapabiliyorlar.
Zira o seviye 2, seviye 3 dediğimiz dinleme basamaklarında hatta ben bir de buna seviye 4'ü ilave ettim.
Seviye 1 şu. Mesela birisi size bir derdini anlatıyor.
Siz de hemen diyorsunuz ki bu da dert mi?
Bende şöyle dert var, böyle dert var.
İçeride sistem böyle çalışıyor.
İşte seviye 2'ye çıktığınızda onun derdine mesela hemen bir çözüm bulma müdahale etme ihtiyacı hissediyorsunuz.
Seviye 3. Onu gerçekten merakla dinliyorsunuz.
Gerçekten yeni bir şey olarak.
Karşınızdaki insanın sizin için bir bilinmez olduğunu fark ederek, kendinizin ne kadar derin derya olduğunu bildiğiniz için karşınızdakinin de böyle olduğunu fark ederek onu dinlemek.
Bir de seviye 4 var. Gerçekten karşıdakiyle akorde edilmiş enstrümanlar gibi uyumlu bir salınıma girerek adeta hemhal olarak onu dinlemek.
Yani bizim eskilerin muhabbet dediği şey biraz buydu yani.
Aynı dertle dertlenmek, aynı sevinçle neşelenmek falan gibi bir rezonansa girmek diyelim.
Bu da şaşırtıcıdır.
Ben bunu en iyi atlarla insanların yaptığını gördüm.
Atların duygusal sistemleri, karşıdaki varlığı, insan olsun başka bir at olsun.
çok hızlı okuyabildiği için atlar o yüzden hani insanı hızla kendine aşık ederler.
Çok böyle sizinle senkronize hareket ederler.
Sizin ruh durumunuzu size yansıtırlar.
Siz huzursuzken onlar da huzursuz olurlar falan.
En azından bir at gibi dinlemek kastettiğim şey.
Karşıdaki insanı Bu evrende gerçekten keşfedilmeye değer, parmak izi kimseyle aynı olmayan nevi şahsına münhasır bir alem olarak görmek gibi uçuk bir şeyden bahsediyorum.
Kimin buna vakti var Allah'ını seversen?
Milyonlarca insanın derdiyle adeta bir veri trafiği içerisinde delirmiş vaziyetteyken birine gerçekten bir şey dikkat vermek çok zor geliyor bize.
Çocuklar özellikle.
Bundan çok büyük sıkıntı çekiyorlar.
Hiçbir büyüğün anne baba başta olmak üzere onları dinlemeye, onların hayallerine katlanmaya vakti yok.
Ve bu yüzden de gittikçe iletişemeyen, kendisi iletişim kuramadığı için iletişim nasıl kurulur öğrenemeyen nesiller geliyor maalesef.
Böyle bir sıkıntı.
O yüzden ben hep şeydir, bir kuralım var.
Fake it until you make it prensibi.
Yapana kadar taklit et.
Mış gibi yap. Mış gibi yapmakla başlanabilir.
Mış gibi yapılabilir.
Gerçekten bir karşıdaki insanı keşfetmek için dinlemek nasıl bir şeymiş acaba diye denenebilir.
Ve insan buna bir süre sonra çok müptela da oluyor.
Tabii ki günde bin kişiyi dinleyemezsiniz ama bir kişiyi, sizin için önemli olan bir kişiyi gerçekten gözünden ruhuna bakarak, yani çok ciddi anlamda keşfe niyetlenerek bir dinleseniz müthiş şeyler olur.
Çünkü araştırmalar gösteriyor ki haklarında en fazla yanıldığımız insanlar yakın çevremizde olan, ailemizden ya da eş dostumuzdan olan insanlar.
Niye? Onlarla ilgili önyargılarımız var.
Bunların zihninin nasıl çalıştığını bildiğimizi varsayıyoruz.
Bu çalışmalar doğruysa hakkında en çok yanıldığımız kişi kim olabilir?
Tabii ki kendimiz. En fazla önyargı kendi kendimiz hakkında var.
Dolayısıyla o tanışıklıkları arttırılınca...
İşler düzelebilir diye düşünüyoruz.
Çok güzel bir noktaya değindik hocam.
Şimdi birazcık konunun yönünü değiştirelim.
İlişkiler dedik, iletişim dedik.
Biraz da bu dijitalleşen dünyada teknolojinin de avantajları kadar, teknolojinin bize sunduğu avantajlar kadar dezavantajını da yaşıyoruz demiştik.
Bunlardan bir tanesi de kaygı, stres.
Biz bu konuyu Azra Kohen'le de konuşmuştuk.
Hani yoga, nefes, egzersizler gibi çalışmaların stresi.
baş ederken yetersiz kaldığını vurgulamıştı.
O daha çok beslenmenin kalitesinden içtiğimiz suyun kalitesinin bizim için hani o dengeyi stresle kaygıyla daha dengeli bir ilişki kurmamız için daha fazla yarar sağlayacağını söylemişti.
Bu noktada beyin kimyası konusunu açarsak beyin kimyasını nasıl dengeli bir şekilde çalıştırabiliriz?
Bu konuda ne diyorsunuz, ne düşünüyorsunuz hocam?
Beyin kimyası dediğimiz şey İçeride olan biten süreçlerin çoğu zaman sonuçlarıyla ilgilidir.
Yani onlar neden olmaktan ziyade sonuçtur.
Şöyle söyleyeyim, çok sık verdiğim örnek belki sen daha önce rastlamışsındır ama ilk defa duyanları ilgilendirebilir.
Buzdolabından aldığınız buz gibi bir limonu bıçakla kestiğinizi...
Ve bu kocaman sulu limonu ağzınıza sıkarak suyunu büyük bir keyifle içtiğinizi yuttuğunuzu düşünün.
Şu anda ağzınız sulanmış olmaya başlamalı.
Zira sadece limonun var olması gerekmiyor.
Limonun düşüncesi bile sizin ağzınızdan fiziksel bir sıvı çıkmasına neden olabiliyor.
Şimdi bu fiziksel sıvı yani tükürük salgısı aynen hormonlar falan gibi dikkat ediniz bir düşüncenin sonucu.
Düşünce zihnimize geldiğinde bedenimiz hareket ediyor.
Bu çok büyüsel bir şey ve bu çok ciddiye almadığımız ama çok ciddi bir konu.
Azra'nın söylediğine katılıyorum.
Bazı pratikler bize stres yönetme konusunda yardımcı olsa da esas kaynağı kurutmak konusunda çok fazla yardımcı olamıyor.
Çünkü kabul etmek istemesek de insanın yaşadığı sorunların, sağlık sorunlarının hemen hemen hepsi...
Psikolojik kökenli ama bunu laf olsun diye söylemiyorum.
Psikolojik derken şunu kastediyorum.
Bizim dünyamızı inançlarımız şekillendirir.
Mesela enginar ya da kereviz biliyorsunuz.
Seven vardır, sevmeyen vardır.
Özellikle kereviz topluluğu üçe bölüyor.
Bir kısmı bayılıyor, bir kısmı nefret ediyor, bir kısmı da fark etmez diyor mesela.
Bunun kerevizle ilgili olmadığı çok açıktır.
Kereviz bir bitkidir. Ama bazısına kerevizle ilgili geçmişte ne olduysa kerevizi duyunca tüyler diken diken olur.
Kereviz kokusundan belki tiksinir.
Evet ben kokusunu sevmiyordum.
Bazı ağzının suyu akar olsa da yasak falan der.
Bu farklar nereden geliyor?
İnsanların yaşamda kereviz gibi nesnelere yükledikleri etiketlerden, onlarla ilgili yaşadıkları duygusal deneyim belleklerinden kaynaklanıyor.
Şimdi mekanizmayı çok kısaca...
Şöyle özetlersem sanırım anlaşılır olacak.
Bizim algılarımız, duyu organlarımızdan gelen bilgiler beynimizde algılanıyor.
Ama biz sadece bir bilgisayar gibi algılamakla yetinmiyoruz.
Her bir algımıza duygusal bir değer atfediyoruz.
Bu iyidir, bu kötüdür, bu iğrençtir, bu tatlıdır, bu arzu edilebilirdir, bundan nefret ederim falan gibi bir şeyler diyoruz.
Ve bu bilişsel değerlendirme yani inanç katmanındaki bilinçli değerlendirmeden sonra Bununla ilişkili olan duyguyu yaratıyoruz.
Yani bizim inançlarımız duygularımızı yaratıyor.
Ondan sonra duygular Allah'a her türlü hormonu, nöro kimyasalı sinir dallarını, katmanlarını hepsini faaliyete geçiriyor.
Mesela işte siz şimdi bir sınıfta olduğunuzu düşünün.
Hoca dedi ki çıkarın kağıtları sınav yapacağım.
Yani daha soru gelmedi bir şey gelmedi.
Bir anda bu lafı duymak zart diye vücudunuzun bütün stres sistemine girmesine sebep olur.
Hoca biraz sonra şaka yaptım yok öyle bir şey falan diye pıs diye rahatlarsınız.
Bakarsanız fiziksel olarak hiçbir şey olmadı ama vücudunuzda bir ölçecek olsa hoca sınav yapacağım dediği anda adrenalin fırlar, testosteron düşer bilmem ne bütün o vücudu savaşmaya, kaçmaya hazırlayan sistemler gereksiz
yere coşar ve bunun sebep olan sadece bir sözdür ya da bir düşüncedir.
Neticeyi kelam beyin kimyamızı.
iyi olma yönünde değiştirmeye çalışmak yerine beyim kinyağımızı kötü hale getiren düşünce kalıpları ve inanç kalıplarıyla uğraşmamız lazım.
Ve bu mesela meditatif yaklaşımlarda çoğu zaman insanlar bunu teskin edici olarak kullanıyorlar.
Meditasyon, özellikle mesela bu budist kaynaklı bir basana falan gibi yöntemler bildiğim kadarıyla ben sanki böyle çok uygulayıcısıymış gibi söylemeyeyim ama teorik olarak zihninizdeki akışları izleyebilme
ve kompülsif ya da dürtüsel bir şekilde zihninizden geçen her emre cevap vermeden ya da bir yargı koymadan onları fark edebilmekle alakalı.
Bizim zaten kaderimizde maalesef bu garip dürtüsellik çiziyor.
Aklımıza bir şey geliyor hemen yapıyoruz.
Mesela masada kurabiye durunca ağzıma atıyorum.
Ama farkındalık çalışmasını çok yapan insanlar kurabiyeye uzanacakları zaman bunu yemeye gerçekten ihtiyacım var mı diye düşünüp vazgeçiyor mesela.
Her düşünceye dürtüsel olarak bir karşılık vermeye.
Fiziksel karşılığı kastetmiyorum sadece.
Her düşünceye Allah beni kahretsin gene bu aklıma geldi.
Ya da işte ah keşke şu olsa da yapsam falan filan diye.
Her düşüncesini düşünsel olarak veya aksiyon olarak bir sonuca bağlama alışkanlığı bizi hiç düşünmeden dürtüsel davranan canlılara dönüştürüyor.
Ve bunu yıllar evvel izlediğim bir videoda mesela çok...
Basit bir şey ama çarpıcı bir şekilde beni etkileyen bir sonucu var.
Geçmişte pişman olduğumuz tüm davranışlarımızın, irili ufaklı tüm olayların gerçekten bir tane ortak özelliği var.
Bunların hepsi düşünmeden davrandığımız, dürtüsel hareket ettiğimiz durumlarda ortaya çıkan pişmanlıklar.
Düşüne taşına, yani bilinci kullanarak yaptığımız seçimlerden pişman olmuyoruz.
Yanlış yapsak da öğreniyoruz.
Buna öğrenme deniyor. Ama pişman olduğumuz her şeyde...
Keşke öyle olmasaydı, keşke öyle yapmasaydım gibi bir ortak plan var.
Çünkü o zaman zamanda geri dönsek, düşünsek aynı durumda o tepkiyi vermezdik.
Başka bir tepki verirdik ya da onun yönünü değiştirebilirdik.
Dolayısıyla o işte dürtüsel davranma alışkanlığını kırmak, beyindeki o kimyasalların da bizim işimize yarayacak bir kombinasyona dönmesinin aslında anahtarı.
Yine geldik efendim kendi üzerinde çalışma dediğimiz o bölümden.
Aynen öyle. Orası çok çok bilim bence.
Ya bu söylediğiniz şey çok zor hocam.
Çünkü kendi düşüncelerinle özdeşleşmeden, kendini biraz geride bırakarak izlemek.
Ama pratikle yapanlar var ki bize bunu tavsiye ediyorlar.
Ya işte burada bak mesela şurası çok önemli.
Buna başlayacaksın.
Bu çalışmayı yapmaya zor olduğunu göreceksin.
Evet. Şimdi biz genellikle zoru sevmiyoruz.
Ağrı kezciyi tercih ediyoruz.
Bana bir şey ver sustur beni bir dokun bilinçaltımı temizle falan gibi.
Halbuki mesela spor salonuna giden herkes ya da gitmeyen de bilir genel kültür olarak.
Kasınızı geliştirmek istiyorsanız tekrar tekrar yoracak şekilde onu zorlayacaksınız.
Başka türlü bir kasın gelişme imkanı yok.
Mesela şimdi... Ben de ilk başlarda öyleydim.
Meditasyonu böyle bir anda kafayı boşaltmak falan gibi.
Böyle bir şey yok. Kafa boşalmıyor yani böyle bir mekanizmaya.
Fakat işte nefese odaklan diyorlar.
Tamam nefesine odaklan. Bir, iki, oh güzel ne güzel nefes alıyorum.
Peki bir süre nefeste kal.
Sen diyorsun ki ne var nefeste kalmakta?
10 saniye sonra kafan bir anda geçen yaz tatilinde olmuş bir hadiseye gidiyor.
Ya da haftaya kredi kartı ödemesi var diyorsun.
Zihnin oraya gidiyor falan. Ve çoğu insan, ben de öyleydim, kendine kızıyorsun.
Dağılıyorsun, bir nefeste duramıyorsun.
Sinirle tekrar nefesine dönmeye çalışıyorsun.
Halbuki, yine spor salonu örneğini verelim.
Kaslarınızı geliştirmek için bir dumbbellı, halteri elinize alıp böyle tutuyor musunuz?
Hayır. Açıyorsunuz, kasıyorsunuz.
Açıyorsunuz, kasıyorsunuz.
Böyle bir alternasyonlu zıt bir hareket silsilesi var.
Burada da zihnimiz dağılacak.
Çok şükür, iyi ki dağıldı.
Onu nazikçe tekrar dikkat etmemiz gereken yere çekeceğiz.
O dağılacak ki ben onu geri getirme kasını çalıştırabileyim.
Yani aslında istenen bir şey zihnimizin uçup gitmesi.
Uçup gitsin ben onu çekeyim, uçup gitsin ben onu çekeyim ve bir süre sonra gerçek hayatta, normal günlük hayatımızda dikkatimi bir yere vermek istediğimde bu kas benim işime yarasın.
İnsanlar sanıyor ki böyle bir şalter var, kapatınca...
Kafa 1500. Onu yapan kimyasallar var.
Tavsiye etmiyoruz efendim. Böylece odaklanma gücümüz de bayağı güçlenmiş oluyor aslında bu pratiklerle.
Söylediğimiz pratiklerle. Hocam şimdi bölümümüzün hızlı soru cevap kısmına geçiyoruz.
Ben size bir soru soracağım.
Siz de aklınıza gelen ilk cevabı göndereceksiniz.
İlk olarak aşk deyince Sinan Cahan'ın aklına ilk ne gelir?
Yaşam. Yaşam.
Diğer sorunu da geçelim o zaman.
Hayattaki en büyük korkunuz nedir hocam?
İki günümün aynı olması.
Çok politik bir cevap oldu ama kabul ediyoruz.
Bu gerçekten korku.
Aynı kalmaktan nefret ediyorum.
Devamlı bir şeylerin değiştiği bir hayat olmadıktan sonra iki günü yaşamanın ne anlamı var?
Bir sayılır onlar.
Dolayısıyla bu kötü bir şey. Doğru.
Diğer sorumuz. İnsan beyninin yüzde yüzünü kullanılırsa ne olur diye bir klişe var.
Hep böyle duyuyoruz, okuyoruz.
Böyle bir şey mümkün mü hocam?
Siz bir nörobilimci olarak.
Çok mümkün çünkü ben mesela beynimin %100'ünü kullanıyorum.
Ama sen de beyninin %100'ünü kullanıyorsun.
Yani beynin zaten %100'ü çalışıyor ve %100'ü bu.
Fiziksel olarak beynin çalışmayan hiçbir yeri yok.
Fakat bu en kolay anlatabildiğinden tam bir bilgisayarın var diyelim.
Bilgisayarını açtığın zaman biliyorsun bütün çalışan bilgisayarlar gibi bilgisayarın her yeri çalışıyor.
Ama senin bilgisayarında...
Sadece bir tane işte kelime işlemci dosyası var.
Onu açıyorsun, araba yazıyorsun, kapatıyorsun.
Şimdi bu bilgisayarın kapasitesini ne kadar mı kullandın yani?
Biz böyle biraz bunun için kullanacağız.
Evin önünde Ferrari var, arka sokağa ekmek almaya gidiyoruz sadece Ferrari ile.
Onun gibi bir durum bu yani.
Her yeri çalışıyor, onun kapasite çalışıyor ama biz bunu gerçekten hakkını vererek kullanıyor muyuz?
O ayrı bir konu. Yani kapasite sorunumuz yok, hakkını vererek kullanma sorunumuz var.
Bu çok güzel bir cevaptı. Son bir soru sorayım hızlı cevap bölümümüzde.
Size göre mutlu insan kimdir?
Bunu da dinleyenlerim sordu.
Özellikle not aldım.
Mutlu insan kime denir?
Yaşadığı hayatı bir daha dünyaya gelse aynı ile yaşamak isteyen insanı mutlu insan denir.
Çok güzel. Şimdi...
Sonuna doğru yaklaşıyoruz.
Biraz magazinsel kısma kaçalım.
Sinan Canan ben saatinde neler yapar?
Kendi özel zamanda neler yapar?
Öncelikle genelde bu aralar yani olunca bir zamandır dağınık işlerimi toparlamak için ben buna bir zihinsel abdest alma diyorum.
Dağınık işleri toparlayacak bir mini programlamayla bir vakit harcıyorum muhakkak.
Çünkü onları toparlamazsam zihnimi toplayamıyorum.
Onları toparladıktan sonra...
En yakınlarım, başta çocuklarım olmak üzere onlarla ilgili acaba bir eksiğim var mı?
Zihnimde onu bir kolaçan ediyorum.
Varsa onunla ilgili notlara bakıyorum.
Çünkü etrafınızdaki insanların sizinle ilgili iyi ve tam olmaları sizin tamamlığınıza çok etkili.
Ben bunu yaşadıkça gördüm.
Orayı bir kolaçan ediyorum. İşte babam hayatta olduğu zaman babam, işte onun vefatından sonra annem kaldı şimdi mesela onu.
Mümkünse bir kolaçane diyorum arıyorum falan.
Onları bitirdikten sonra da eğer okumam gereken, yapmam gereken acil bir şey yoksa yani tamamen ben vaktiyse söz konusu olan hiçbir şey yapmadan belli bir süre oturuyorum.
Elimden geldiği kadar ve genellikle bundan sonra zihnimin beni sürüklediği yer genelde müzik oluyor.
Müzikle ilgili bir şey yapıyorum ve sonra ben saatini kapatıyorum.
Çünkü biraz kendinizi dinledikten sonra ilham gelmesi de kolay.
Sonra oradan bir şeyler çıkıyor işte.
Beşinci parçamızı da bugün kaydettik.
Yakında Spotify'da çıkacak.
Öyle ilhamları da yavaş yavaş çektiriyoruz.
Ortalığa dağıta dağıta geziyoruz.
Çok özel bir şey yapmıyorum açıkçası.
Ama şunu söylemem lazım.
Ağırlıklı olarak şükretmekle geçiyor aslında.
Yani en önemli artımın o olduğunu düşünüyorum.
Bu egzersiz değil valla içimden geliyor.
Ben bunların hiçbirini kendim çalışarak yapmadığım için çok şükür.
Her şey çok güzel. Peki son olarak Ben Saati dinleyicilerine ne söylersiniz hocam?
Valla bizim açık beyinde uzun uzun eğitimler verdikten sonra falan bir tek cümleye geliyor her şey.
Neurobilim anlatıyoruz, kaos teorisi anlatıyoruz, hayatı anlama, işte kendini anlama.
Bu neticede söylenmesi gereken tek bir cümle var.
Çok da şey yapmamak lazım.
Bu kadar. Yani hayat o kadar da ciddiye alınacak bir şey değil.
İnsanın kendisi çok ciddiye alınacak bir varlık.
Yaşamak çok ciddi bir iş.
Ama bize denildiği gibi değil.
Biz buranın bekçisi değiliz.
Buradan geçiyoruz. Keyif almayı ihmal etmeden çok da kafaya takmamak lazım.
Çok yaşayın.
Son sözümü bir hapşırıkla...
Sağ olun hep birlikte.
Çok teşekkürler hocam.
Bugün konuğunuz oldunuz.
Ben Saati''nin konuğu oldunuz.
Ben teşekkür ederim. Ben Saati bölümü burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
