
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Sevgi nedir? Sevigiyi almak mı, vermek mi önemlidir? Bu dengeyi nasıl kurmalıyız? Sevgi ve sevgisizlik yaşamımızı nasıl etkiliyor? Sevgiyi, paylaşmak olarak da görebilir miyiz? Bu bölümde bu konuyu konuşacağız.
Transkript
Küsecek kadar sevmeli insan birini.
O gelince küsmeli.
Neredeydin bunca zaman?
Niye sevmedin beni?
Küsecek kimsem yoktu demeli.
O varken de kimseye küsmemeli.
Merhabalar, yaşama, insana dair pek çok şey bulabileceğiniz Ben Saati'ne hoş geldiniz.
Ben Elif. Haydar Ergülen'in Küs Nefes şiirinin ilk mısralarıyla başladık podcast'imize.
Bugün yaşamamızın her alanını etkileyen bir konu üzerine sizinle biraz düşünelim istiyorum.
Kaybetmekten en çok korktuğumuz şey nedir?
Soruyu biraz daraltırsak, hangi duyguyu yaşamamızda artık hissedememekten korkarız?
Buna pek çok insan sevgi diyecektir ya da çocuğumuzun, eşimizin, annemizin sevgisini kaybetme korkusu.
Yani sevdiklerimizin sevgisini kaybetme korkusu diyebilir miyiz?
Peki gerçekten nedir bu kadar kaybetmekten korktuğumuz sevgi?
Haydi bu kelimenin anlamıyla başlayalım.
Kaynaklara göre kelime anlamı olarak sevgi, insanı bir kimseye ya da bir şeye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten içsel duygu, sevme duygusu olarak
tanımlanıyor. Kuppe 6 sözlükte ise sevgi, insanı karşılık beklemeden yakın ilgi, dostluk, şefkat, bağlılık göstermeye yönelten ve
fedakarlıkları göze aldıracak kadar güçlü olabilen duygu, sevme duygusu.
Muhabbet şeklinde tanımlanır.
Arapçada mahabbat kelimesi yani günümüzde muhabbet olarak kullandığımız bu sözcük dost olma, sevme, ahbaplık anlamına gelir.
Eskilerden çokça duyarız.
Allah muhabbetinizi artırsın.
Yani sevginizi, dostluğunuzu artırsın.
Ne güzel bir temenni.
Sadece karşı cinse duyulan sevgi olarak anlatıp daraltmak istemiyorum konuyu.
Daha geniş bir açıdan değerlendirelim.
Sevgi filmlere, kitaplara hayat veren karakterleri ve onları izleyen bizler için en temel ortak kök duygulardan biridir.
Örneğin izlediğimiz filmlerde birbirine sarılan çiftleri gördüğümüzde Ya da bebeğinin saçını okşayan bir anneyi izlerken de orada ortaya çıkan samimi duyguyu biz izleyici
olarak derinden hissederiz.
Bu duygu bir insan ve hayvan arasında bile çokça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkabilir.
Mesela bir film vardı adı Haki bir köpeğin hikayesi.
İzleyenler vardır belki bilirler.
Filmde köpekle onun sahibi olan bir profesör arasında derin sevgi bağını izliyoruz.
Haki profesör her gün işe giderken ona tren istasyonuna kadar eşlik eder.
Profesör her gün işten çıkıp döndüğünde köpeğini istasyonda kendisini beklerken bulur.
Böyle yıllar geçer.
Sahibi ölünce de Haki her gün aynı saatlerde istasyonda onun yani profesörün gelmesini beklemeye devam eder.
O sahneyi izlerken sevgiyi, sadakati derinden hissederiz.
Ve köpek Haki 9 sene bıkmadan, usanmadan sahibinin gelmesini beklediği istasyonda vefat eder.
İtiraf etmek gerekirse film bittikten sonra kedime sarılıp bir süre ağladım.
Duygu bana nasıl geçtiyse artık.
Üstüne filmin Tokyo'da yaşanmış gerçek bir hikaye olduğunu öğrenince gerisini siz düşünün.
Japonya'ya yolunuz düşerse Shibumi metro istasyonunda inip etrafa biraz bakın derim.
Haki'nin, heykelin hala sahibini beklediğini görürsünüz.
Bana aynı hissi yaşatan ödüllü bir kısa film vardı.
İsmi Mind the Gap.
Onunla ilgili spoiler vermeyeyim, izlemenizi tavsiye ederim.
Ünlü sosyolog, aynı zamanda psikanalist Eric Fromm, Sevme Sanatı isimli kitabında, bu arada kitaba verilen isme bakar mısınız?
Sevmeyi sanat olarak değerlendiren kaç kişiyiz?
İşte Eric Fromm kitabında sevme anlayışını derinlemesini inceler.
İnsanların sevmekten çok sevilme amacı taşıdıklarını belirtir.
Yani odağımız sevmekten ziyade sevilmekteymiş.
Eric Fromm'un diğerlerinden belki de en farklı görüşü sevmeyi bir meslek dalı gibi görmesidir.
Marangozluk, mühendislik gibi mesleklerde olduğu gibi sevmede de pratikte ustalaşmak gerektiğini belirtir.
Sevmede ustalaşmak.
Bu da sevmenin başlı başına bir uğraş, bir emek kaynağı olduğunu anlatır.
O zaman biz sevmenin bir sanat olduğu kadar zanaatte olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bence söyleriz.
Ona göre sevmek bir eylemdir, edirgen bir duygu değil.
Bir şeyin içinde olmaktır, bir şeye kapılmak değil.
En genel biçimiyle sevmenin etkin yapısı, sevmenin almak değil, öncelikle vermek olduğu biçiminde tanımlanabilir.
Eric Fromm'a katılan insanların olduğu gibi katılmayan da var elbette.
Ancak ben de bazı noktalarda onu haklı buluyorum.
İnsan belki eyleme, emeğe, ilgiye dönüştürdükçe kendindeki sevgiye daha çok açılıyor.
Kendinde var olanı daha fazla fark ediyor.
Yani verdikçe ama bu vermek eğilimi kendinden vermek değil.
Bunu buna paylaşmak dersek o zaman veren kişi de eksilmiyor işte.
Ne yani ben kedimi sevdikçe, ona ilgimi, şefkatimi verdikçe, onun bakımlarını düzenli yaptıkça ona olan sevgim bir yere gider mi?
Aksine bu sevgi daha güzel bir hale dönüşüyor bence.
Ondan aldığım karşılık bazen tırmalanmak, tırmıklanmak olsa da bazen yorulsam da benden eksilmiyor bir şey.
Aksine çoğaldığını hissediyorum.
Çünkü bu sevgiyle şefkatimin ve empati halimin daha da arttığını gözlemliyorum.
Yani beni besliyor.
Psikiyatrist Erwin Yalom, Eric Fromm'un bu fikirlerini atıfta bulunarak insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin çok kez yalnızlıklarını ve sınırlarını yumuşatmak için kullandığını,
bir başkasıyla birleşerek kendi benliğini yok etmeye çalıştıklarını ileri sürer.
Yani ben birey olarak yalnız yaşayamıyorsam, yalnızlıkla başa çıkmak için bir başkasına tutunurum.
İşte bu bence kendinden vermektir.
Hatta kendini vermektir.
Yalom'a göre başkasına yönelik ilgimiz eğer bencillik taşımadan ötekinin varlığına gerçek bir saygı temeline dayanıyorsa ve ötekinin gelişimiyle yakından ilgilenmeye
içeriyorsa sahici bir sevgiden söz edebiliriz fikrini savunur.
Burada öteki olarak bahsettiğimiz şeyi Arkadaşlarımız, partnerimiz, yakın çevremiz, ailemiz oluşturur.
Bu iki bilgeden de konu hakkında öğrenecek şeylerimiz olduğu kesin.
Öteki taraftan sevginin önemi ve değeri tartışılmayacak da bir gerçek.
Ancak sevgi kavramının anlamı söz konusu olduğunda görüş farklılıkları da ortaya çıkar.
Demem o ki hepimizin sevme ve sevgimizi gösterme şeklimiz birbirinden farklıysa milyarlarca sevgi türü olduğunu söylemekte mümkün gibi.
Elif Fromm'a geri dönersek, onun bahsettiği sevginin edilgen olma durumundan sevginin almak değil vermek olduğunu anlarız.
Vermek, tüccar zihniyetli ya da kişiliğini tam olarak oturtamamış bir kişi için bir şeyden vazgeçmek.
Ondan yoksun kalmak, o şeyi kendisinin azaltarak vermek olarak anlaşılır.
Ancak kişilik kavramını sağlam temeller üzerine oturtmuş biri, yani kendini bilen biri için sevgisini vermesi güçle dolu olmanın en iyi anlatımıdır.
Kişi verme eğilimi sırasında, Güç, zenginlik, mutlu etme gibi hislerle dolar.
Bütün bunlara bakınca kendini bilmenin, gerçek sevmeyi bilmenin de bir ön koşulu olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Bilmiyorum, siz ne düşünürsünüz?
Yalom'a göre sevgi belli temel ögelerle ortaya çıkar.
İlgi, sorumluluk, güven, saygı, empatik anlama gibi.
Bir arkadaşım vardı, birini çok seviyordu.
Ama bu bahsettiğim temel öğelerin bazılarını ilişkisinde göremedi, hissedemedi ve bir gün bana sevgim yoruldu galiba Elif dedi.
Aslında yazarın bahsettiği de tam olarak böyle bir şey.
Küsmeyle başladık podcast'e.
Uzmanlar küsmenin bir çocuk eylemi olduğunu söyleseler de şairlerimiz, kıymetli düşünürlerimiz, sevgilileri bir küstürüp bir barıştırmayı sevmişler.
İnsan sevdiğine kızar, insan sevdiğine küser demişler.
Dilimizde o kadar çok deyim var ki sevgi üzerine de.
Canı gibi sevmek, gözünü seveyim, yerini sevmek, bırak Allah'ını seversen, boğazını sevmek.
Şöyle bakınca insanımızın iki lafından biri sevmekmiş meğer.
Şarkılardansa aklıma ilk gelen Barış Manço'nun Hepimizin Birliği o meşhur şarkısı.
Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi?
Bir başka şekilde konuya bakmamız gerekirse Leo Buscaglia sevgiyi bizim en büyük deneyimimiz olarak tanımlar ve onun öğrenilebilen bir şey olduğunu söyler.
Sevgi bir verme olayı değil paylaşma durumudur ona göre ve der ki neyim varsa sizinle paylaşabilirim.
Herkesi sevince bile geriye aynı şekilde sevecek enerjimiz kalır.
Bu insan olmanın sağladığı en büyük mucizelerden biridir.
Az önce sevgim yoruldu diyen dostumun o kişiden ayrılınca en çok üzüldüğü şey onu bir daha sevemeyecek olması.
Aslında onu çok severken sevgisini gösteremeyecek olmasıydı.
Çünkü çok farkındaydı duygusunun.
Bu duygu onda çok coşkuluydu ve kaynağı da kendisiydi.
Severken sevgiyi paylaşamamak daha zor galiba.
Leo Buscali'ye göre kaynak biziz, sevdikçe azalmıyoruz.
Bu harika bir şey aslında.
Bu konuda ABD'de, Kaliforniya eyaletinde çalışmalar yapılmış, humanist bilim adamları bizlerin olduğumuzdan çok daha azını dışarıya yansıttığımızı, aslında
daha büyük bir potansiyelimizin olduğunu belirtirler.
Ve bu potansiyeli dışarıya yansıttıkça, verdikçe, paylaştıkça büyüyeceğimizi ve özümüzü açığa çıkaracağını.
O zaman bu neşe gibi diğer duygular için de bunu söyleyebiliriz belki.
En basit örneği gülmek bulaşıcıdır derler.
Hakikaten de öyle.
Biri size gülümseyerek baktığında istemsizce siz de gülümsersiniz.
Buna sadece ayna nöron etkisi deyip geçemeyiz.
Burada aynı zamanda bir duygu paylaşımı da var.
Leo Buscaria sevgi isimli kitabında çoğumuzun sevgiyi öğrenmemiş gibi davrandığından bahseder.
Oysa sevgi her insanın içinde mevcuttur ve tüm güzellikleriyle çiçek açmak üzere esrarlı bir dönemi bekler.
Çoğu insan bu his için ömrünü sonuna değin bekler.
Bir ömrü sevgiyi aramakla geçirir.
Onun bulunacak veya kaybedilecek bir şey olduğunu düşünür.
Belki de düşündüğümüz gibi değildir.
Sevgi doğamız gereği var olan ve henüz açığa çıkmamış bir yönümüz potansiyelimizin bir parçası olabilir.
Dinlemeyi seveniniz vardır.
Sıla diyor ya şarkıda.
Çok sevdiğimden değil, zor sevdiğimden.
İnsanlarda böyle bir algı da var.
Ben çok zorum, nasıl seveyim ya da nasıl sevileyim gibi.
O zaman şunu söylemek istiyorum o insanlara.
Kahveyi seviyor musun? Ya da çayı.
Ben kahveyi yıllardır seviyorum.
Hem de onu sevmeye bir çabayla başlamadan.
Fakat kahve içebilmek için gerçekten çabalıyorum.
Onu sevdiğim şekilde demliyorum.
Hoşuma giden tatlarda çekirdekler alıyorum.
İçerken o anı müzikle, mumla falan biraz daha romantik bir hale getiriyorum.
Hatta bu süre ben saatimin de vazgeçilmez bir parçası.
Meseleye biraz bu kadar basit bakabilmek işimizi kolaylaştırır bence.
Zorlaştıran bizleriz.
Sevgi zor değil. Onu belki beslemek veya beklemek de bazen yorucu olabilir.
Ben evde kahve bitince birkaç gün zor sabrediyorum.
Sevdiğin şeyi bazen beklemek de güzel.
Nasıl baktığımıza bağlı.
Sevme Saat'ı kitabında Eric Fromm belli bir olgunluk düzeyine erişmeden kişinin sevgiye ulaşamayacağını gösterir.
Proselsus'a göre hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi bilemez.
Bir şeyin aslında ne kadar bilgi varsa sevgi de o kadar büyük olur.
Bu iki görüş birbirini destekliyor.
Ben de şöyle düşünüyorum.
Belli bir olgunluk düzeyine erişmeden kişi kendi içindeki ve onun dışa yansıması olan sevgiye tamamen ulaşamaz.
İnsan kendinde olan şeyi görüyor başkasında ya da olmayan şeyi.
Tanıdıkça severim deriz ya ya da tanıdıkça sevdim deriz ya.
Sanırım bundan bahsediyor Praselsus.
Şimdi burada sohbetin yönünü biraz değiştirelim.
Aslında yaygın olarak konuşulan konu sevgi değil, sevgisizlik ve onun doğurduğu sonuçlar.
Nedir ya bu sevgi?
Hem eksikliğini hem de sonuçlarını bu kadar derinden hissediyoruz.
Ya da nerededir?
Biz görünce nasıl tanıyacağız onu?
Cem Yılmaz'ın söylediği artık klişe olan ifadeyle.
Sevgi içimizde.
Gerçekten de içimizde mi?
Büyüklerimize sorsak onun ne olduğunu bize söyleyebilecek biri çıkar mı ki?
Sevgiyi koşullu ve koşulsuz olarak ayıranlar da var.
Ancak hiç oraya girip kaybolmadan biz buradan dümdüz gidelim.
Sevgi mi, sevgisizlik mi?
İnsanlar sevgisizlikten bahseder.
Filmler, şarkılar, kitaplar.
Psikolojinin bu tema üzerine söyleyeceği şey çok.
Bunun üzerine araştırmalar yapılmış, makaleler yazılmış.
Biz kendi perspektifimizden bakarsak etrafımıza sık sık şunları duymuyor muyuz?
Annem beni sevmedi, babam bana değer vermedi, sevgilim de ilgi göstermiyor zaten gibi cümleler.
Ancak çok ilginçtir ki eksikliğini hissettiğimiz bu duyguyu biz iyi tanıyoruz.
Az önce bahsettiğim filmi izlerken o duygu, o sevgi o kadar ağır bir şekilde bana geçti ki o kadar yoğun bir şekilde hissettim ve o kadar tanıdık bir duyguydu ki bu.
Bu bende yok diyemiyorum.
Aksi halde bende olmayan şeyi başkasında gördüğümde nasıl tanıyayım?
Yani belki onu yeterince açığa çıkaramadığımız zamanlar eksikliğini hissediyoruzdur tabii.
Belki de önce kendimizi bu duyguya açmak gerekiyordur.
Kendimizde sevgiyi görmeliyizdir.
Sevgi evde başlar ya da başlamalıdır diye giriş yapar yazar.
5 Sevgi Dili isimli kitabında.
Kendimizi evimizde gibi hissettiğimiz insanlarla, mekanlarla da duygusal bağ kurmamız da bundan galiba.
Evimizde hissettiren her şey bizim ona karşı sevgimizi ve ilgimizi besliyor bence.
Belki tanıdıkça ısınmamız, bize evde olma aidiyet duygusunu verdiği içindir.
Şu soru aklımıza gelebilir.
Peki biz çevremizdekilerin bizi sevdiğini nasıl anlarız?
Ya da nasıl anlamalıyız?
İnsan küçük parmağını bile kıpırdatmadan da sevebilir.
Çünkü bu bir hisler işte.
Yine de davranışa dökülmeyen sevgi muhatabını beslemez ki.
Dumanla değil, sözlerimizle, davranışlarımızla iletişim kuruyoruz.
İçimizde sevgi içimizde.
Kendi kendini akşama kadar sevdir.
Var mı öyle bir dünya ya?
Genel olarak beş baskın sevgi dili olduğunu öne sürerek insanların sevgiyi gösterme şekillerinin farklı olabileceğini vurgular Gary Chapman kitabında.
Beş sevgi dili isimli bu kitapta bu beş baskın dili detaylı bir şekilde anlatır yazar.
Biz kısaca bahsedecek olursak bunlar onaylayıcı kelimeler, kaliteli zaman geçirmek, hediye almak, hizmet eylemleri ve fiziksel temas.
Hepimiz az çok hepsini gösteriyoruz.
Ancak birbirimizden farklı ve baskın olan bir sevgi dili var.
Çoğu zaman karşımızdakini onun sevgi dilini anlamayıp yaptıklarını ya da yapmadıklarını sevgisizliğine ya da ilgisizliğine yorabiliyoruz.
Bu kitabı kendisi ve yakın çevresinin sevgi dilini öğrenip anlamak isteyenler için tavsiye ederim.
Bunun üzerine bir bölümümüz olacak ileride.
Şimdi de sevilmek üzerine biraz düşünelim istiyorum.
Bazen buna o kadar çok odaklanıyoruz ki sevilmek uğruna kendimiz gibi davranmadığımız olmuyor mu?
Ama işte o zamanda Yalom'un dediği gibi bencilce oluyor bu.
Kendinden vermek oluyor, paylaşmak değil.
Önce kendini kabul etmeyip kendini olduğun halinle o sevgide var olamayınca dengeler şaşıyor.
Sevilmek insana iyi gelmeli.
Bazen iyi geldiği için orada durmalı.
Bir hocam söylemişti, çok hoşuma gitti, sizinle de paylaşayım.
Gerçek sevgi, sizi hem ışıltılı hem gölge yanlarınızla sevildiğiniz sevgidir demişti.
Sizi gölge yanlarınızla seven biri oldum hiç.
Kim ne derse desin, sevmek kendi başına bile bize iyi gelir.
Nedense insanlar hep sevildiğini duymaya beklerler.
İnsanlar her zaman sevildiğini duymayı bekleseler de, bence bizim sevdiğimizi söylemeye de ihtiyacımız var.
Sadece almayalım, vermeye de ihtiyacımız var.
Konu sevgi, emek, değer vermek veya erik göstermek olsun, aslında verdiğimiz hep kendimize'dir.
Bana sorarsanız bu bizi, Reşat Nuri Güntekin'in ifadesiyle toprağını sevmiş bir ağaç gibi seri serpe geliştirecek.
Şimdi başladığımız noktaya Haydar Ergülen'in Küs Nefes şiirine geri dönelim.
Sevdiğimizden mi, sevemediğimizden mi küsüyoruz?
Seviyorsak küsmeyelim.
Küsmek sırt çevirmektir.
Sevdiğimiz şeylere, insanlara, hayata kendimize küsüp sırt çevirmeyelim.
Bu bölümün sonuna geldik.
Sevgiyi çokça hissettiğimiz ve hissettirdiğimiz bir gün olsun.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
