
En yakınımızdaki insanları tanıdığımızı sanıyoruz. Peki onların geçmişlerini, hayallerini ve hiç anlatmadıkları hikâyeleri ne kadar biliyoruz? Sabahın Üçü üzerinden, sevdiklerimizi yeniden tanımak üzerine bir sohbet.
Eylül Eğitimleri:
Başarı eğitimi:
https://www.instagram.com/p/DcjN6YiCPYl/?img_index=1
İçsel Dayanıklılığını Güçlendir Webinar
https://www.instagram.com/p/Dcl2cMoCDFZ/?img_index=1
Transkript
Herkese merhaba Ben Saati Neğe hoş geldiniz ben Elif.
Yakınlarımızdaki insanları, sevdiklerimizi ne kadar tanıyoruz?
Onları yeterince tanıyor muyuz?
Daha önemlisi onları tanımaya çalışmayı ne zaman bıraktık?
Bunu bir baba ile oğlunun hikayesini okurken düşündüm.
Eylül ayında okuma alışkanlığımı yeniden kazanmak için seçtiğim kitaplardan biri Sabahın Üçü'ydü.
Yani kitabın ismi bu, Sabahın Üçü.
Kitapta Antonia ve babası, Antonio'nun yaşadığı bir sağlık sorunu sebebiyle Marsilya'da birlikte zaman geçirmek zorunda kalıyor.
Antonio 13 yaşlarında bir çocuk.
Aslında başlangıçta orada da bir mecburiyet var.
Doktor Antonio'nun iki gün boyunca uyumaması gerektiğini söylüyor.
Normalde bu çocuk annesiyle yaşıyor.
Anne ve babası uzun yıllar önce ayrılmış.
Fakat yaşadığı bu sağlık sorunu sebebiyle baba ve oğul baş başa kalıyor.
İki gün ve iki gece.
İlginç olan şu ki bu mecburiyet onları birbirine epey bir yaklaştırıyor.
Normalde çok uzun konuşmayan bu ikili uykusuz geçen saatlerde
birbirlerine daha önce hiç anlatmadıkları şeyleri böyle anlatmaya dökülmeye başlıyorlar.
Şehirde dolaşıyorlar, konuşuyorlar.
Bazen de sadece yan yana duruyorlar.
Ama bütün bu zaman boyunca birbirlerini yeniden tanıyorlar.
Zaten bizim de okuyucu olarak ilgimizi çeken taraf burası.
Bir babayla oğlunun birbirini gerçekten tanıması için
iki gün, iki gece uyanık kalması yetiyormuş demek ki diye düşündüm ben kitabı okurken.
ya da bu kadar zamanla ihtiyaçları varmış.
Baş başa iki gece ve iki gün geçirmeleri gerekiyormuş dedim kendi kendime.
Çünkü insan babasını tanıdığını düşünür değil mi?
Yıllardır hayatında neyi sevdiğinin, neye kızacağının, neye nasıl tepki vereceğini biliyorsun neticede.
Öyle olduğunu düşünüyorsun.
Fakat onun sen doğmadan önce nasıl biri olduğunu çok da fazla düşünmüyorsun aslında.
Ben de kitabı okurken kendi babamı düşündüm.
Babam benim yaşımdayken nasıldı?
Kimlerle arkadaştı? Nelerden korkuyordu? Gençken ne istiyordu? Hangi hayallerinin peşinden gitmişti? Birini sevmiş miydi mesela? Bunların çoğunu bilmiyorum.
Pek de aklıma gelmedi açıkçası sormak. Aslında anne babalarımızı sadece anne babamız olarak görüyoruz. Onların da bir zamanlar bizim yaşımızda olduğunu unutuveriyoruz.
Onların da gençliklerinde korkuları, hayalleri, heyecanları ve vazgeçtikleri bir sürü şey vardı.
Ben bunu babamla ilgili yaşadığım küçük bir olayda daha iyi fark ettim.
Çok gençken dolandırılmıştım.
Bir miktar arkadaşımdan borç almıştım.
Yüklü bir miktar ve o parayı da kaybetmiştim.
Babama bunu büyük bir mahcubiyetle söylediğimde normalde epey kızar, kükrer falan.
Hani onun kızmasından da çok korkmuştum.
Fakat tek kelime etmedi.
Borcumu kapattı. Tek bir kelime etmedi. Yıllar geçti üstünden. Hala konuşmadık üzerine.
Sonra annemden öğrendim ki babam da benim yaşlarımdayken benzer bir şekilde kandırılmış.
Onu da abisi son anda fark edip kurtarmış. Neyse ki o kurtarmış paçayı. Benim öyle olmamıştı.
O zaman babamı biraz farklı gördüm. Çünkü karşımda sadece babam yoktu.
Benim yaşlarımda hata yapmış, kandırılmış ve zor bir durumda kalmış genç bir adam da vardı.
Bir insan hayatımızın en başından beri yanımızda olabilir ama onun hayatının büyük bir kısmını hiç bilmiyor olabiliriz.
Ki ben de bilmiyormuşum zaten.
Sabahın üçünde de beni etkileyen şey bu oldu.
Antonio ve babası hadi birbirimizi tanıyalım falan demiyorlar yani o geçirdikleri süre boyunca.
Zaten böyle olsa biraz yapay da olurdu kitapta.
Bir konu açılıyor mesela.
Onu konuşurlarken başka bir konuya geçiliyor.
Hani laf lafa açıyor derler ya bu şekilde ve birbirlerine karşı çok dikkatli kelimeler seçerek sohbet ediyorlar.
Çünkü anne baba ayrı olduğu için Antonio babayı çok sık görmüyor.
Hatta mesafeli içinde bazı kızgınlıkları var, öfkeleri var ama babasını gözlemliyor.
Ona karşı kırıcı olmamaya çalışıyor.
Keza babası da öyle.
Yani sürekli sözlerini tartıp konuşuyorlar.
Bu benim çok hoşuma gitti.
ve çocukluktan aşka, hayattan korkulara uzanan yani çok keyifli bir sohbetin içinde birbirleriyle ilgili daha önce bilmedikleri şeyleri öğreniyorlar.
Bence pek çok genç babasıyla, annesiyle böyle derin sohbetler yapmıyordur gerçek hayatta.
Ama genel anlamda gerçek hayattaki konuşmalar da aslında hani birini tanımak için yaptığımız konuşmalar da böyle.
İlla büyük ve ciddi konuşmalar yapmamız gerekmiyor.
Evet derin olmasından hoşlanırız ama bazen küçücük bir anı, yıllar önce yaşanmış bir olay ya da hiç beklemediğim bir cümle karşıdaki insanın başka bir tarafını görmeni sağlar.
Yani aslında öyle oluyor.
Bu ikili sohbete başlarken böyle ufacık sıradan bir konuyla, olayla başlıyor.
Derinleşiyor sohbet.
Bu kitabı okurken şöyle bir şey de düşündüm.
Sanırım en yakınımızdaki insanları yeterince merak etmiyoruz.
Dışarıdaki dünyaya, yeni insanlara, yeni hikayelere duyduğumuz merak bazen yanı başımızdaki insanların hikayelerini görmemizi engelliyor.
Ve kitabın neden sabahın üçü olduğunu düşünürken de şöyle hissettim.
Hani insan gece biraz daha rahat konuşur, gündüzleri daha dikkatli, her sözünü tartar, kendini tartar konuşurken ya.
Ama gece ilerleyen vakitlerde biraz daha gevşeriz, kafamız dağılır.
kendimizi, kalbimizi biraz daha açarız ve kitapta da bunu hissettim.
Belki de kitabın ismi bu yüzden sabahın üçü.
Antonio iki gece uyumuyor, babası da onunla birlikte uyanık kalıyor.
Şehri gezerken dediğim gibi sürekli konuşuyorlar ve özellikle geceleri birbirlerine kalplerini daha fazla açıyorlar.
Çünkü dediğim gibi sabahın üçünde birini anlatmak istediğin şeyle öğlen anlatacağın şey aynı değildir.
Aynı şekilde olmaz zaten.
Gündüz kafanda büyüttüğün bir şey gecenin bir saatinde bir anda ağzından çıkabilir.
Kendini fazla tartamazsın, ölçüp biçemezsin söyleyeceğin şeyleri.
Anthony ve babası da bir süreliğine normal hayatlarının dışına çıkıyorlar.
Sadece baba ve oğul olarak değil de iki ayrı insan olarak yan yana kalıyorlar bu süreçte.
Bence aile içinde bunu yapmak zor.
Çünkü birbirimize çok alışıyoruz.
Birinin ne söyleyeceğini daha söylemeden tahmin ediyoruz.
Neye kızacağını, nasıl cevap vereceğini biliyoruz.
Bazen de zihin okuyoruz. Hani o kadar onları tanıdığımızı varsayıyoruz ki burada bunu söyler, şurada şunu söyler gibi. Öngördüğümüzü düşünüyoruz. Bazen gerçekten dinlemek yerine cevabı kendi kafamıza veriyoruz. Buna işte zaten zihin okuma da denilebilir. Sonra da onu gerçekten tanıdığımızı düşünüyoruz.
Oysa insanlar değişiyor değil mi? Biz çok değiştik zamanla, yıllar geçtikçe. Ben değişiyorum, arkadaşlarım değişiyor, annem ve babam değişiyor. Değişmenin ne yönde olduğunu bilemem ama bir şekilde hayat bizi değiştiriyor ve yaşadıklarımız.
Ama biz bazen onları, etrafımızdakileri hatta bazen kendimizi de yıllar önce tanıdığımız halleriyle görmeye devam ediyoruz.
Dediğim gibi hayat hepimizi değiştiriyor.
Sanırım mesele ailemizdeki insanları hiç tanımamış olmamız değil.
Onları yeniden tanımayı bırakmış olmamız.
Yakın olmakla gerçekten tanımak arasında bir fark var.
Bir insan hayatında çok uzun zamandır bulunabilir ama onu hala merak etmiyorsan bugün kim olduğunu gerçekten göremeyebilirsin.
Bir bölümde bahsetmiştim bir insana verebileceğimiz en önemli şey meraktır, odağımızdır.
Sabahın üçü bende ya ne güzel bir hikayeydi gibi bir hissin ötesinde daha böyle büyük bir sorgulama bıraktı açıkçası.
Evet çok sevdim ben bu hikayeyi ama hani eve gidip babama bir şeyler sormak istedim.
Anneme ya da telefonla arayıp soru sormak istedim.
Çocukken kimdi? Ben doğmadan önce nasıldı? Neleri çok istiyordu filan?
Birçok şeyin cevabını bilmiyorum.
Belki birini gerçekten tanımak onun hakkında her şeyi bilmek demek de değildir.
Sadece hala merak edecek şeylerin olması mevzubayız.
Bu yüzden en yakınlarımızdakilere yeniden merakla bakmamız gerekiyor.
Annemize, babamıza, kardeşimize veya yıllardır hayatımızda olan arkadaşlarımıza.
Onları sadece bizim hayatımızdaki rolleriyle değil kendi hikayeleri olan insanlar olarak da görmemiz gerekiyor.
Çünkü babamız sadece bizim babamız değil o da bir zamanlar gençti.
O da kendi hikayesinin kahramanı.
Onun da hayalleri korkuları vardı işte vazgeçtikleri vardı ve onları gerçekten tanımaya başlamak biraz da bunları merak etmekle mümkün dediğim gibi.
Kitap bana yıllardır hayatımda olan bu insanların bile hala keşfedilecek tarafları olduğunu hatırlattı.
Bunun için de çok büyük maceralara ihtiyacımız yok bana kalırsa.
Sadece özel anlara ihtiyacımız var.
Bu bazen birlikte kısa bir yürüyüş yapmak olabilir, bir kahve içmek olabilir.
Bir yerden sohbete başlamak yeterli.
Bu niyeti taşıyarak yani onları tanıma niyetiyle.
Bir anıdan bahsederken başka bir hikayeye geçmek ve hiç beklemediğim bir şey öğrenmek.
Zaten aynı buradaki hikayede olduğu gibi eminim laf lafı açacaktır.
Ve bunun iki tarafı da iyi hissettireceğini düşünüyorum.
Çünkü paylaşım yaptıkça tekrardan bağ koruyoruz.
Bağ kurmak için onların hikayelerine biraz daha meraklı gözlerle bakmak gerekiyordur belki de.
Sabahın üçü kısacık ama bittikten sonra bile insanın içinde uzun süre kalan,
böyle içinde döndürüp durduğun, biraz melankolik ama zarif diyebileceğim bir roman.
Mutlaka Ben Saati'nizde bu kitabı alıp okuyun.
Siz neler düşünüyorsunuz bu kitap hakkında?
Gerçekten merak ediyorum.
Eğer okuyanlarınız varsa mutlaka bana yazın, yorumlarınızı benimle paylaşın.
Yeni dönem eğitim tarihlerinde bölümün açıklamasına ekliyorum.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
