
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde şanslı doğulur mu yoksa şanslı olunur mu, bunu konuşuyoruz. İnsanın kendi şansını yaratması mümkün müdür, bu nasıl olur, gelin birlikte düşünelim.
Transkript
Herkese merhaba, yaşama, insana dair pek çok şey bulabileceğiniz Ben Saati'ne hoş geldiniz.
Ben Elif, size bir soru sormak istiyorum.
Hiç düşünmeden aklınıza gelen cevabı hemen söyleyin lütfen.
Soru şu, şanslı mısınız?
Bu soruya evet ya da hayır diyemiyorsanız yani bazen ya da kısmen şanslıyım diyorsanız içinizden 1 ile 10 arası bir puan verin bakalım şansınıza.
Benim aklıma 7 rakamı geliyor.
Bence şanslı olduğuma inanmam için iyi bir puan bu.
Ama öte taraftan da 10 diyemediğim için demek ki şanssız olduğumu düşündüğüm durumlar var.
Bu konuya podcast için hazırlanırken şöyle bir zihnimde geçmişe gidip geldim ve şunu fark ettim.
Şanssız olduğumu düşündüğüm zamanlarda bile şansın benimle olduğu, benden yan olduğu anlar varmış.
Hayatımın bir tarafında bir şeyle uğraşırken, hatta mücadele ederken başka bir tarafında da iyi şeyler olmuş.
Bir sınavı geçmişim, bir yerden yardım gelmiş, bir taraftan da işimde, kariyerimde ilerlemişim.
Birçok konuda dikkatimden kaçan güzel gelişmeler yaşanmış.
Aslında hepimiz düşündüğümüzden daha şanslıyız.
Peki şanslı olduğumuzu nereden anlarız?
Siz şanslı olduğunuzu nasıl anlarsınız?
Yoksa şanslı olduğunuzda her ay astrologların çektiği videolara göre mi karar verirsiniz?
Kasım ayının şanslı burçları.
Akrep hiç şanslı olmuyor ne hikmetse o videolarda.
Ya da dört yapraklı yonca bulduğunuzda, belki uğur böceği omzunuza konduğunda veya Bir kuşun, bir martının kafanızda kakasından bir miktar bıraktığında mı şanslı hissedersiniz?
Bu konuda o kadar çok malzeme var ki ve o kadar çok ilginç inanç.
Bir kere şunu söyleyerek başlayalım.
Şans dediğimizde herkes aynı şeyi anlamıyor.
Birkaç kişiye talihin, şansın ne olduğunu sordum.
Bir arkadaşım milli piyango, loto gibi şans oyunlarından bahsetti.
Diğer arkadaşım şans kelimesinden çok ona talih desek daha anlamlı geliyor bana dedi.
Başka biri de hayatımda iyi ki olmuş dediğim, şükrettiğim şeyler için şanslıyım diyebiliyorum dedi.
Bir dini terim olarak düşünürsek insanlar şans yerine kader, kısmet kelimesini daha çok kullanabiliyor.
Daha çok tercih edebiliyorlar ya da bu anlamı yükleyebiliyorlar şansa.
Direkt sözlük anlamına bakarsak, baht talih demek.
Bahtın açık olsun deriz ya, bu temenniyi çok seviyorum.
Ama öte taraftan fırsat, imkan, ihtimal, ümit, umut yerine de kullanılıyor bu ifade, bu kelime.
Bir düşünelim bakalım, siz hangi anlamı yüklüyorsunuz şansa?
Bu meseleyi birkaç yönden ele almak istiyorum.
Herhangi bir konuda başarılı olup olmadığımıza göre şansımızı değerlendirebiliyoruz.
Kimileri ben aşkta şanssızım ama işte kariyerde şansım yaver gider diyebiliyor ya da tam tersine.
Dediğim gibi yüklediğimiz anlamlardan dolayı bu konuda bakış açılarımız epey farklı.
Şansı evrenin yardımı olarak gören de var.
Bazıları talihin böyle çok mistik bir şey olduğuna inanıyor.
Esrarengiz, akılsız ermeyen tesadüfler silsilesinin bir araya gelip evrenin, yaradanın tüm koşulları onun önüne serdiğini düşünüyor ve bunların hiçbirinden haberi yokmuşçasına
hayat altın bir tepside o kişiye dileklerini sunduğunu zannediyor.
Başına talih kuşu konacağını düşünenler böyle bir kafada olabilir.
Kimileri onu yani şansı kendiyle ilgili bir durum olarak görmez ve dışarıdan bir şey edinilerek şanslı olduğuna inanır.
Mitolojide geçen hikayelerde Açelya, Şakayık, Nergis gibi çiçeklerin şans getirdiğine inanılır.
Yani Şakayık çiçeklerinin fiyatlarına bakınca...
Zaten o kadar para verdiğin bir şey şansa getirsin bir zahmet.
Dört yapraklı yonca da şans getirdiğine inanılan bir bitki.
Nereden ne zaman bu bilgiyi öğrendim bilmiyorum ama çocukken bahçede hep dört yapraklı yonca arıyordum.
Kendimi şanslı ilan etmek için.
Dört yapraklı yonca da her yaprağın bir anlamı var.
İnanç, umut, aşk ve dördüncü yaprağın anlamı da şans.
Kendi türü içinde üç yapraklı olanlar çok yaygın ama dört yapraklı yoncalar eski zamanlarda çok nadir bulunurmuş.
Yani şansın da nadir bulunan bir şey olduğuna mı inanmış insanlar ne yapmış?
Ama bazı dinlerde hatta kutsal kitaplarda bile dört yapraklı yonca ifadesi geçiyor esasında.
İbrahimi dinlerde de ortak bir hikaye var.
Adem'le Havva mitolojisine dayanan dört yapraklı yonca şansı diye bir iddia var.
Buna göre cennet bahçesindeki Havva bulduğu dört yapraklı bir yoncayı şans getirmesi için hep yanında taşırmış.
Diğer dinlerde de ve onların menkıbelerinde de kötü ruhları kovmak için kullanıldığı, onunla oyunlar oynanıldığı söyleniyor.
Yani uğur getirdiğine inanıyor insanlar.
Ancak artık Ender bundan bir şey değil.
Onun da tohumunu çoğalttıkları için geçmiş zamanlardaki gibi zor bulunan bir bitki değil.
Yani şansı başka yerde arayacağız artık arkadaşlar.
Şans bana kalırsa ilk önce inanç meselesidir ve baktığımız yere göre de değişiyor ona yüklediğimiz anlam.
Mesela maddi manevi bizden daha iyi durumda olan kişilerin Bizden daha şanslı olduğunu düşünebiliyoruz.
Ama bu da bir düşünce aslında.
Yaşadığımız bazı kötü deneyimleri şanssızlık olarak değerlendirebiliyoruz.
Belki 10 senelik evliliğiniz bitti, sonraki ilişkilerinizde başarılı olamadınız ve şansım yaver gitmedi diyorsunuz.
Bu açıdan bakıyorsunuz.
Ya da bunların deneyim olduğunu düşünebilirsiniz.
Dediğim gibi nereden baktığımıza da bağlı.
Bir sınavdan geçemediğin için iş yerinde istediğin bir pozisyona giremedin diyelim.
Buna şanssızlık olarak bakan da var.
Bunu bir deneyim olarak gören de var.
Ama sadece şanssızlık dersen sorumluluğu da dışarı vermiş olabilirsin.
Belki bu noktaya dikkat etmek lazım.
Bizim başkalarını şanslı olarak gördüğümüz olayların arkasında saatlerce çalışma ve alın teri olabilir.
Defalarca vazgeçmeden yapılmış denemeler, pratikler, çalışmalar olabilir.
İlişkiler için de bu böyle.
Çok mutlu evlilikler var.
Tabii gerçekten mutlularsa böyle mış gibi yapanlardan ya da idare edenlerden bahsetmiyorum.
Bunların arkasında da gerçekten mutlu evliliklerin arkasında da bir takım karşılıklı saygı, emek ve çaba var.
Hani şöyle diyorlar ya sosyal medyada bazı kişilere sen çok şanslısın ama kocan da adam çıktı.
Ne çok komik geliyor bana bu ifade.
Yabancı olduğum bir yere gittiğimde birileri bana yardım ediyorsa, gittiğim yerdeki işim kolaylaşıyorsa.
O zamanlar şanslı olduğumu düşünüyorum ben de.
Ya da durağa geldiğim anda bineceğim otobüsün hemen gelmesi, orada fazla zaman kaybetmemem.
Bu gibi şeyler benim keyfimi yerine getiriyor ve şanslı olduğumu ben böyle küçük olaylara bağlamayı seviyorum.
Öğrencilik yıllarımda önemli sınavlara girerken anneannem pirinç okurdu.
Hala yapan var mı bilmiyorum ama ben onları sınav öncesi yutardım.
Yani artık tılsım gibi bir şey bu.
Totem mi derler. Beni sınavdan geçirecek bir şey değil ama orada bunun beni desteklendiğimi hissettirmesi moral olması açısından güzel bir şey.
Buraya kadar şansın görünen bir yüzünden bahsettik.
İnançla. Bakış açısıyla olan ilişkisinden bahsettik.
Amerika'da bir dönem çok popüler olmuş bir kavram var.
Lucky girl yani şanslı kız sendromu.
Bir dönem sosyal medyada bayağı bir gündem olmuş bu konu.
Olay şu kendinizi şanslı olduğunuza ne kadar çok ikna ederseniz şanslı deneyimleri o kadar çok hayatınıza çekersiniz.
Düşünce bu. Ama işi abartmışlar.
Her konuda sürekli şanslı olduklarını düşünüp gerçekliği de kaybetmiş bazı insanlar.
Ben şanslıyım. Her şeyin iyisi beni bulur.
Gelir beni bulur düşüncesi tek başına yeterli değil ki.
Ve durum toksikleşmeye başlamış.
Kişiler harekete geçmeden sadece düşünce gücüyle isteklerinin onların önlerine gelmesini beklemeye başlamış.
Bizde de buna benzer bir durum var aslında.
Her şey nasip kısmet deyip oturdum nasibimi bekliyorumcular var ya onlar gibi.
Nasibini beklerken boş durma işte.
Ona yolu tarif et de kolay bulsun seni.
Stephen Hawking'in bir sözü var.
Şöyle diyor. Her şeyin kaderimizde yazılı olduğunu, bunu değiştirmek için hiçbir şey yapamayacağımızı söyleyenlerin bile karşıdan karşıya geçerken yolun iki tarafına baktıklarını
görüyorum. Bir yerde de şu ifadeye rastladım şans için.
Planlanmış mutlu tesadüf.
Bunu biraz düşünelim mi?
Planlanmış tesadüf olur mu?
Yaşadığımız her şeyi şans ya da şanssızlık olarak algılayamayız.
Tamam şanslı olduğumuzu inanalım ama hayatımızla ilgili rota çizerken dümeni dışsal faktörlere de körü körüne bağlamamak lazım bence.
Şansı biz kendimiz yaratıyor olabilir miyiz?
Hiç bu açıdan baktınız mı?
Yani şansla buluşmak için bizim de biraz hareket etmemiz gerekmiyor mu?
Evet her şey inanmakla başlar azim olmadan başarının pek olmadığı gibi.
Bu konuda bir kitap okudum ve bakış açım biraz daha yere basmaya başladı.
Kitabın ismi Şansını Nasıl Yaratırsın?
Bu kitap neden bazı insanlar şanslı, bazıları şanssızdır?
Bunu anlamaya yönelik bir çalışma.
Yazarlarından birinin ismi Barnbay Marsh.
New Jersey'de bir şans laboratuvarı kuruyor ve yıllarca bu konuyu araştırıyor adam.
Şanslı dediğimiz insanların hayatlarını inceliyor.
Ve şunu ortaya koyuyor adam.
Talih dediğimiz şey pasif edilgen bir şey değildir.
Şans hareket gerektirir.
Barba'ya göre şansın temelini oluşturan dinamikleri anladığımızda şansa, kadere, ayın hallerine, burçlara bağlı gibi görünen hayatımız üzerinde daha
fazla kontrole sahip olabiliriz.
Bunun için birkaç şeye dikkatimizi vermemiz gerekiyor.
Şimdi bunların çoğuna özetle değineceğim.
Yazara göre büyük bir fırsat küçük bir fırsatla başlıyor.
Hayatımızdaki küçük fırsatları değerlendirerek başlayacağız işe.
Şans şansı doğurur derler.
Şanslı insanlar büyük fırsatlara hazırlıklı olan kişilerdir.
Eğer net bir hedef varsa bu hedef için fırsat kollarken bir taraftan da ona hazırlanmak gerekiyor.
Mesela bir işe başvuracaksınız.
İngilizce bilmeniz gerekiyorsa onu da bir taraftan halletmek gerekiyor ki o iş ilanına başvurduğunuzda işe alınma şansınız artsın değil mi?
Ya bu kadar basit aslında yani emek gerekiyor.
Hayatta o tesadüf dediğimiz fırsatlar, durumlar hep karşımıza çıkar.
Ama onlara nasıl karşılık verdiğimiz ya da vermediğimize göre o durumun şanslarından biri olup olmadığımız belirleniyor.
Kendimizi tanımak çok önemli.
Bir konuda zayıf ve güçlü yönlerimizi bilmek o konudaki şansımızı yönetmemizi de sağlar.
Zayıf olduğun tarafı güçlendirebilirsin ya da güçlü yönlerini gösterebildiğin bir duruma yönelebilirsin.
Ne istediğimizi az önce de belirttiğim gibi net bilmeliyiz ve bunun için biraz araştırma yapmalıyız.
Çünkü araştırdıkça o istediğimiz şeyle ilgili çok fazla açılım yaşarız.
Birçok farklı olasılıkları görürüz.
Bu bir iş ise ona gitmenin belki başka ve daha hızlı bir yolunu buluruz.
Zor ve imkansız görünen bir şey ise belki de onun o kadar imkansız bir şey olmadığını fark edebiliriz.
Ne istediğimizi bilirsek o dağımız doğru yerde olur.
Fırsatı da gördüğümüzde tanırız.
Ama dağınık ve hedefsiz bir dikkatle yol dağı yolculukta uzuyor.
Bir söz vardı. Kimden duydum bilmiyorum ama kendime hep hatırlatırım.
hazır olana gelir. Bunu şöyle düşünün.
Önceden dans dersleri alan bir oyuncu gibi seçmelere katılmadan önce şan eğitimi almak bir hazırlıktır.
Dans eğitimi almak da bir hazırlıktır.
Daha iyi bir fırsat için bunların hepsi hazırlanmak oluyor işte.
Kitapta bahsedilen başka bir şey de şu.
Baya ilgimi çekmişti burası.
Fırsatları görebileceğiniz yerlere gidin deniliyor.
Şanslı insanların diğer insanlardan farkı şu.
Fırsatın ayağına gelmesini beklemez.
Fırsatın olduğu yere gider.
Televizyonun karşısındaki kanepe bu yerlerden biri değil kesinlikle.
Burada benim aklıma şu geldi.
Hani oyuncu olmak için İstanbul'a gelen bir sürü genç var ya.
Hatta dizilere, filmlere konu oluyor bunlar.
Şarkıcı olmak için de geliyorlar.
Aslında bu doğru bir yaklaşım bu açıdan baktığımızda.
Ya da yaşamak istediğiniz lüks bir muhit var diyelim.
Oraya gidip ara sıra dolaşmak, bir kafesinde oturmak da böyle bir şey sanırım.
Biraz çekim yasasını hatırlattı.
Rezonans Kanunu Kitapta birçok ünlü aktörün henüz ünlü olmadan önce şehir değiştirip Hollywood'a taşındığını, bazılarının oyunculuk dersi alırken o çevrede kafelerde garson olarak
çalıştığından falan bahsediliyor.
Ya bu aslında çok iyi bir strateji.
Bu şekilde iyi yönetmenlerle, yapımcılarla karşılaşan oyuncu sayısı hiç de az değil.
Ünlü ve başarılı oyuncu sayısı.
Bundan bahsediyorum. Yani hayatımızdaki olasılıkları, ihtimalleri çoğaltırsak şans da, fırsat da çoğalacaktır.
Çok sık yapılan bir hatadan bahsediyor yazar.
İnsanlar riskle fırsatı karıştırabiliyor.
Eğer hedeflerimiz için risk almamız icap ediyorsa onun gerçekliğini de bir test etmemiz, anlamamız gerekiyor.
Hani bir söz var, sonunu bilen kahraman olmaz diye.
Öyle düşünüp her riske de atlamamak gerekiyor.
Güvenli yollardan da geçerek şansımızı yaratabiliriz.
Bu pek tabii mümkün.
Her risk almaya değmez.
En başarılı insanlar genelde risk alıyor gibi görünürler ama daima sağlam bir zemin vardır altlarında ki boşa düşmesinler.
Bu ifadeyi yazar kitabında bahsediyor.
Birçok kişinin hayatını inceleyip böyle bir kanıya vardığı için.
Başkalarının hayatına, seçimine bakarak da hayatımızla ilgili risk alma konusunda bile onlardan etkilenip yanılgıya düşebiliyoruz.
O bu riski aldı ve zengin oldu, şunu kazandı, oraya gitti vs.
Hayır bizim gerçeğimiz ve şansı yaratma yolumuz bu olmayabilir.
Bu model bize uymayabilir.
Talihini değiştirenler her şeyi riske atmak yerine başkalarının göremediği şeyleri görüyorlar.
Fırsatı yakalayıp kendi şanslarını yaratıyorlar.
Yani insan olarak şöyle bir algı da var.
Büyük düşünen, imkansız gibi görünen, işlere kalkışan ve kazanan insanları duymak hoşumuza gidiyor.
Ama daha güvenli ve daha emin yoldan giderek onlar gibi bir hayatı yakalamak da mümkün.
Kitapta bir söz var çok fazla tekrarlanıyor.
Ne kadar çok çalışırsan o kadar şanslı olursun.
Bence bu ifade ya da iddia, düşünce diyelim, kendini inşa etme konusunda da geçerli.
Ne kadar çok kendine emek verirsen, kendine yatırım yaparsan, zihnen, bedenen, duygusal olarak da güçlü bir karakter olman pek tabii mümkün.
Ben saatleri işte bunun için var.
Bazı insanlar o kadar çok deniyor ki ve çabalıyor ki olmasını istediği bir şey için yani.
Bilim insanları buna güzel bir örnek yazarlar da.
Ve sonunda...
O doğru yolu, o şanslı yolu buluyorlar.
Bir de network meselesi var arkadaşlar.
Bakın şansla bile network önemli.
Çünkü bir şeyin olma olasılığının, gerçekleşme olasılığının birçok yolunu önüne açıyoruz bu şekilde.
Mesela iki sene önce ben ev değiştirecektim.
Böyle arayıştaydım. İş yerinde birkaç kişiye bahsettim bu mevzuyu.
Sonra ben evi buldum, içine girdim.
Hatta iki sene geçti.
Şimdilerde yeni ev bakmaya bile başladım.
Hala böyle iki sene önce ev arıyorum dediğim arkadaşlar, haber verdiğim arkadaşlar nerede bir kiralık, satılık ev ilanı görseler hala hemen bana haber veriyorlar.
Bakın benim odağımda olmayan ama işime yarayacak olasılıkları, fırsatları bana gösteriyorlar.
Şansı bazen size birileri getirir.
İlla ben göreceğim fırsatları değil, bazen dışarıdakiler işaret eder.
Ama önemli olan sen ne istiyorsun?
Net misin? Odağın nerede?
Ve bu istediğin şeyi dillendiriyor musun?
İnsanlara anlatıyor musun?
Bu çok önemli. Biz bazen isteklerimizi saklıyoruz, söylemiyoruz insanlara.
Ama aslında sesli olarak ifade de etmek gerekir.
Son olarak kitapta denilen ve çok dikkatimi çeken bölümden bahsetmek istiyorum.
Bölümün başlığı şuydu.
En kötü anınız, en şanslı anınız olabilir.
Bazı insanlar normal şartlarda yani oturduğun yerden fırsatı yaratmayı bırakın başlığına gelen felaketlerden yani yeni şanslar ve fırsatlar yaratabilmişler.
Bu daha zor bence.
O zor durumun içinden geçip yeni bir şey yaratmak Gerçekten vizyon ve duygusal dayanıklık gerektiren bir şey.
Önemli olan başımıza gelenle ne yaptığımız değil mi?
Bakın Türk sanayinin en büyük öncüleri kim?
Vehbi Koç ve Sakıp Sabancı.
İkisi de lise mezunu.
Sezen Aksu ziraat fakültesini yarıda bıraktı ve kendini yetiştirdi.
Başarısını zaten görüyoruz.
Şener Şen öğretmenlik vazifesinden vazgeçti ve yine kendini yetiştirip usta bir oyuncu oldu.
Yoksul ve eğitimsiz bir ailede doğmuş olabilirsiniz.
Bu da şansı yaratmanıza engel değil.
Yılmaz Güney'in ailesi işçiydi.
Çehov, öykülerini okuduğumuz Çehov, bir kölenin torunuydu.
Freud, bir yüncünün oğluydu.
Bazı insanlar da cinsiyet ayrımcılığına rağmen kendi talihini yakalayabilmişler.
Maria Curie, iki kez Nobel ödülü aldı.
Hypatia, Virginia Woolf.
Sabiha Gökçen, Halide Edip adı var, Betül Mardin, aklıma gelenler bu kişiler daha da fazlası var.
Hepsi kendi şansını var eden kadınlar.
Bu örnekler normal şartlarda değil, zor zamanlarda kendilerine şans yaratan insanlar.
Hele biri var ki Mümin Sekman'ın onun için kullandığı böyle çok harika bir ifade var.
Heykeli mermerden değil, heykeli ramenden yapılan bir adam.
Zorlukların içinden zaferle çıkmış bu adam yetim kalarak maddi olanakların kısıtlı olduğu bir çevrede yetişti.
Köyde de merkezden uzak yaşadığı dönemlerde bile vizyonunu kaybetmedi.
17 yaşında istediği okulu hemen tutturamadı.
Geçici yenilgiler ve hayal kırıklıkları yaşadı.
Ama tekrar denedi.
24 yaşında haksız yere tutuklandı.
Sorguya çekildi.
25 yaşında Suriye'ye sürgüne gönderildi.
Ama o umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır dedi.
Kendine olan inancını hep taze tuttu.
30 yaşında onu rakip gören amiri sırf onu uzakta tutmak için başka görevlere atadı.
İşsiz bırakıldı.
37 yaşında böbrek hastalığı sebebiyle Viyana'da yalnız halde 2 ay hastanede yattı.
38 yaşında savunma bakanı tarafından görevinden atıldı.
Parası yoktu. Başkasından ödünç bir redingotla toplantılara katıldı.
İdam cezasına çarptırıldı ama o yolundan dönmedi.
Sonra ne mi oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Cumhurbaşkanı oldu.
Bahsettiğim kişi bu zorlu mücadeleden başarıyla çıkan efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk.
O kendi ve ülkenin hayrı için özgürlük şansı adına çok büyük bir emek göstererek, mücadele ederek yaşadı.
İşte o yüzden birçok engele rağmen onun heykeli mermerden değil aslında, rağmenden yapılmıştır.
Biz dezavantajın, felaketlerin, yokluğun ve savaşın içinde kendi şansını, fırsatını yaratarak özgürlüğünü kazanmış, cumhuriyetini ilan etmiş bir milletin,
ülkenin evladıyız.
Bunu hep aklımızda tutmalıyız.
Geçtiğimiz hafta bu şansın 100.
yılını devirdik. Ve çok şükür ki hepimiz bunu coşkuyla kutladık.
Tabii ki bunu borçlu olduğumuz en önemli kişi Ulu Önder Mustafa Kemal'i de saygı, sevgi ve minnetle anmadan geçmek istemedim.
Ama anmak istediğim bir şey daha var.
Bu dönemin insanı olarak Cumhuriyet'in 100.
yılına şahit olmak çok çok kıymetli.
Öte taraftan yine aynı dönemin insanı olarak Filistin topraklarında yaşanan çok büyük acıya ve kıyıma şahit olmak da üzücü, çok üzücü.
Savunmasız birçok insan canı ile imtihan halinde.
İsrail devini, yandaşlarını kınamak, onlara durun çağrısında bulunmak, hayatımıza fazlaca girmiş olan ürünlerini boykot etmek, masumların sesini duyurmak, herkesin kendi
farkınlık seviyesine göre bireysel olarak yapabileceği şeyler bunlar.
Bu savaşta hayatını kaybetmiş masum insanlar için Allah'tan rahmet diliyorum.
Umarım bir mucize olur ve bu zulüm sona erer.
Kendi şansını yaratan insanlardan olabilmemiz temennisiyle çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
