
Görünürlük çağında yaşıyoruz.
Her şeyi anlatmak zorundaymışız gibi… Bu bölümde aşırı görünür olmanın bedellerini, mahremiyetin neden bir eksiklik değil, bir sınır ve hatta bir özgürlük alanı olduğunu konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Paylaşmaya takıntılı bir dünyada kimseye hiçbir şey anlatmamayı acilen normalleştirmeliyiz.
Farkındaysanız son yıllarda sosyal medya kullanımı çoğaldı.
Sürekli insanların hayatını izliyoruz, hayat akışını izliyoruz ya da biz paylaşım yapıyoruz.
Eğer sosyal medyada bir iş yürütüyorsak, bir kitlemiz varsa onu beslemek için sürekli görünür haldeyiz ya da görünür olan insanlara bakıyoruz.
Onların hayatlarını izliyoruz, onların yolculuklarını izliyoruz.
Youtube'da vloglar izliyoruz, Instagram'da başka başka hikayeler izliyoruz.
İnsanlara ulaşmak çok kolaylaştı.
Ve biz de çok kolay ulaşılabilir olduk.
Çünkü görünür oldukça ulaşmak ulaşılmak kolaylaşıyor öyle değil mi?
Bunun bir sebebi tabii ki sosyal medyanın işte o algoritmanın desteği.
Algoritma ne kadar görünürsek o kadar büyüyebileceğimizi söylüyor.
Ve o kadar da tabii bunun bir de maddi tarafı var kazanabileceğimizi gösteriyor.
Bunu destekliyor. Böyle olunca alttan alta bize şunu dayatıyor.
Görünür ol. Görünür olursan büyürsün.
Bu bir nevi dijital zorbalık.
Öte taraftan sosyal medya kullanmayan ama kendi hayatında, kendi çevresine, arkadaşlarına, iş yaşamındaki o etrafındaki insanlara hayatın her şeyini anlatan, her detayını
veren insanlar var.
En böyle özel anlarına kadar işte çocuğunun okul masrafları, eşiyle gittiği yemek, tatilde neler yaptığı, ne giydiği bunları böyle artık hani anlatmak.
Bu fazla paylaşım bir nevi kültür haline geldi.
Anlatmayan, paylaşmayan insanlar birazcık zorbalanıyor.
Mesela ben kendi iş yerimde, burası benim ikinci iş yerim, benim ilk iş yerim bir kurum, okul.
Ve hani ben herkese selamlaşırım, herkese sohbetim vardır ama böyle sürekli de bir şey anlatmam.
Hayat akışımı anlatmam, nereye gittiğimi, kimle ne yaptığımı çok anlatmam.
Çok az kişiyle bunları paylaşırım ve hani o gün içinde yapmam gereken şeylere odaklanırım.
Benim böyle kendimi çekmem, işime odaklanmam, etrafa çok fazla şey anlatmamam biraz mesafeli ve soğuk gelebiliyor diğer iş arkadaşlarıma.
Ve bunu böyle sanki sakladığım bir şey varmış gibi, sanki gizlediğim bir şey varmış gibi bir algı da olabiliyor.
Niye bu kadar mesafelisin, soğuksun gibi de düşünebiliyorlar.
Halbuki benim odam kendimde.
Ve insanlara bir şey gösterme gibi bir derdim yok.
Bunu da yapmak istemiyorum çünkü bu zaten çok enerji kaybettiğimiz, enerji verdiğimiz, enerjimizi kanalize ettiğimiz bir yer ve hali hazırda zaten iki tane işle uğraşırken bir de ben kendimi etrafa anlatarak
bunu harcayamam. O kısıtlı kotayı da harcayamam.
Öte taraftan da gerek duymuyorum çünkü...
Aşırı paylaşımın, oversharing dediğimiz İngilizce'de bu aşırı anlatmanın bir bedeli var arkadaşlar.
Birden fazla bedeli var hatta.
Bunlardan bir tanesi sürekli göz önünde olursak yani oversharing yaparsak, insanlara her şeyi anlatırsak daha çok sınır ihlali yaşarız.
Kendilerinde bir hak var zanneder insanlar.
Çok kolay laf edebilirler.
Niye onu yaptın, niye bunu giydin, niye onu aldın gibi.
Çünkü o kadar normalleşmiştir ki bizim hayat akışımızı o kadar hakimlerdir ki sanki aileden biriymiş gibi ki nitekim aileden biri de yani bu sınır ihlalini yapabilir.
Öte taraftan daha çok onay bağımlısı haline geliriz.
Özellikle sosyal medyadan para kazanıyorsak...
Artık kitlemiz bizden ne istiyorsa ona göre davranmaya başlarız farkında olmadan.
Onlar bir şey onaylamadığında kendimizi kötü hissederiz.
Sosyal medya dışında da öyle.
Eğer arkadaşlarımızın hoşuna gitmiyorsa, onlar eleştiriyorsa o kıyafeti mesela almayız ya da o kitabı bile okumayız.
Bu kadar algımız değişir.
Etrafın böyle sürekli hayatımıza burnunu sokması, bizim buna izin vermemiz hem sınır ihlali hem de öte taraftan bizi onay bağımlısı haline getirir.
Üçüncü olarak da mutlaka bizim keyfimizi kaçıracak insanlar vardır.
Çünkü şunu söyleyebilirler, sen sosyal medyada iş yapıyorsun, sosyal medyada görünürsün ve eleştiriye açık olmalısın.
Hayır ya, çok acımasızca eleştiride bulunuyor insanlar.
Kendi olamamış hallerini, o potansiyelini gerçekleştirememiş halleri, kıskançlık ve de o kötü duygular.
bunun o sıkışmışlık, kendini gerçekleştirmeme sıkışmışlığı, bütün bu hislerin bedelini karşıya ödetemezler.
Yani onları eleştirerek, yargılayarak, beğenmeyerek ya da kötü sözler, yorumlar yaparak, karşı tarafı inciterek bunu yapamazlar.
Böyle bir dünya yok. O yüzden de biz ne kadar böyle söylesek de tabii ki de eleştirenler olacaktır.
Mesela bazı bölümlerde şey söylüyorlar benim için.
Ya Elif, yapay zeka mı seslendiriyor yoksa?
Hayır ya, öyle bir şey yok.
Olabilir ileride.
Yani bu kadar teknoloji... Teknolojik gelişiyorsa bir noktada belki enerji tasarrufu derim.
Benim sesimi de kopyalatırım.
Belki böyle yayınlar yaparım.
Yani hani bu da olabilir ileride.
Ama hani sen orada artık alacağın şeye bakacaksın.
Bu kadar fazla da şey yapmaya gerek yok teknik şeylere.
Ne bileyim daha benim böyle mükemmel hani videolar, işte içerikler çekmeme, odaklanma.
Bunlara çok odaklanmaya gerek yok.
Sonuçta bu videoların bir amacı var.
Fayda sağlamak. Farkındalık.
Bunu da zaten uzun yıllardır beni dinleyenler çok iyi biliyor.
Ve alacağını alıyor, gidiyor, faydalanıyor, paylaşıyor.
Tamam bizim de işimiz burada bitiyor zaten.
Onun dışında çok da böyle hayatımla ilgili eleştirecek bir şey yok zaten.
Bunları ben paylaşmıyorum. Çünkü seçiyorum.
Seçtiğim şeyleri paylaşıyorum.
Bölümün sonunda da bunu konuşalım.
Yani paylaşacaksak seçerek paylaşalım.
Ama ondan önce oversharingin bize kaybettirdiği şeyler de var arkadaşlar.
Çok önemli bir şey var hem de.
Ne biliyor musunuz? Mahremiyet.
Yani gizlilik, mahremiyet aslında en büyük özgürlük.
Biz bunun farkında değiliz.
Gizlilik işte bir şeyleri saklamakla, sır saklamakla karıştırılıyor.
Halbuki saklamak korkudan dolayı bir şey saklarsın.
Ama gizlilik sen hayatında göstermediğin için, hani onu seçmediğin için, nasıl söyleyeyim size, bize kalsın.
Hani bu benle ilgili biraz daha böyle mahrem diye düşünerek göstermek istemediğimiz şeyleri biz gizleriz.
Ama saklamak orada bir korku var.
Orada bir zayıflık da olabilir.
Biraz daha farklı bunlar aslında.
Ve gizlilik, o mahremiyet, özgüvensizlik değildir.
Bazen bununla da karıştırılıyor.
Ya ben mesela iş yerimde birazcık böyle sessiz kalmam, biraz kendimi geriye çekmem.
Yani bunları böyle başka şeylerle karıştırıyorlar insanlar.
Nezaketi? Kolay ulaşılabilirlikle karıştırıyorlar.
Kolay ulaşabildiğiniz insanlar nezaket sahibidir diye bir şey genellemeye düşmemeliyiz.
Yani şöyle bir tabir var benim çok hoşuma gidiyor.
Öznesi olmadığım sürece çok hoşuma gidiyor.
Her masada olmak, her karede olmak.
Hayır ya her masada olamayız, her karede olamayız.
Bunu oversharing'e yani aşırı paylaşmaya bağlayacağım.
Her karede olmak da kendini göstermek değil midir?
Masada olmak, her olayın içinde, her aktivitenin içinde olmak demek, oraya aydız demek değildir.
Burada bir sıkıntı vardır.
Zaten olamayız, her yere uyum sağlayamayız.
Bizim karakterimizin uymadığı yerlerde olmalı.
Demek ki biz seçmiyoruzdur.
Seçtiğimiz yerlerde bulunmuyoruzdur.
Ya onay için oradayızdır, o görünme ihtiyacıyla.
Ya bir şey ihtiyacıyla her masaya otururuz biz.
Çevreme baktığımda böyle...
Çalıştığım insanlara da baktığımda böyle geçmişe doğru baktığımda her yerde olmak her etkinliğe katılmak isteyen insanlar var.
Bir dönem ben de bunu yaptım işte daha sosyal olayım daha aktif olayım kafasıyla kendimi kaybettiğim çok zamanlar oldu.
Halbuki benim ona ihtiyacım yok.
O masada olmama ihtiyacım yok.
Bu beni yoruyor. Bana ait bir yer değil orası.
Ben orada bir aidiyet hissetmiyorum.
Kaldı ki o aşırı paylaşım yani o dediğim gibi sınır ihlalleri de yaratıyor hayatımızda.
Bazı şeyleri herkesle paylaşmamız gerekmiyor.
Herkesle her şeyi istişare edemeyiz.
Hayatımızla ilgili kararları herkese anlatmak gibi bir mecburiyetimiz yok.
Ve bu sefer zihnimiz çok bulanıklaşıyor.
Bir karar alırken böyle etrafımızdaki herkese sorarsak.
Bir arkadaşım vardı.
Örnek vereceğim. Ev alacaktı.
O kadar çok kişiye sordu ki bunu.
Konuştu ki işte bir ev var.
Şöyle alayım mı almayayım mı?
Ya böyle bir ay falan kafayı yedi herhalde bunu sorarak.
Ya sen oturacaksın.
Sen biliyorsun. Kimle yaşayacaksan git onunla yap bunun istişaresini.
Çevrene bu kadar anlatmaya gerek var mı?
Niye bu kadar anlatıyoruz?
Hangi ihtiyaçtan kaynaklı?
Onaylanmak mı? Görülmek mi?
Yalnız mı hissediyoruz? O kadar mı yalnızız?
Arkadaşlar. Söylediğim gibi bazı kararlar öyle herkesle istişare edilmez, bazı planlar başkalarının görüşleri, kıskançlıkları ya da sert eleştirileri altında katılaşmadan önce korunmaya
ihtiyaç duyar. Çünkü başkasının o nazarı hani biraz nazar değmesin diye de anlatmayız ya orada nazar işte onun o etkisi, kötü etkisi bizim o yapacağımız şeyden vazgeçmemize sebep olabilir.
O yüzden insanlar bir işe...
Hani başlamadan önce öyle herkese söylemez bazı insanlar.
O iş bitinceye kadar onu böyle sessizce bir kenarda bekletirler.
Bunu ben çok mantıklı buluyorum.
Zaten bir taraftan beynimizde bir şeyi anlattığımızda o iş bitmiş gibi düşünüyor.
Ve o eski dopamini, enerjiyi, o heyecanı vermiyor bize.
O yüzden kendi seçtiğimiz şeyleri paylaşmak bana daha mantıklı geliyor.
Ve gizlilik, o mahremiyet konusuna geri dönersek, burayı biraz vurgulamak istiyorum.
Çünkü bence şu an bu dijital çağda bizim buna çok ihtiyacımız var.
Hani diyoruz ya bir taraftan da yavaşlamak, yavaş yaşam, analog yaşama geri dönmek, işte dijital detokslar vs.
Bunlar aslında mahremiyetle alakalı.
Birazcık geri planda durmak, her şeyi anlatmamak, hayatımızın her detayını vermemek biraz bunlarla alakalı.
O yüzden bence gelecekteki en büyük lüks mahremiyetini korumak olacak.
Öyle düşünüyorum ben. Ve bazı şeyleri korumak, kendimize saklamak öz bakım gibi de düşünebiliriz.
Özelimi koruyorum.
Bir alanım var. Burada sadece ben varım.
Biraz kendimizle olan ilişkimizi de beslemek demek bu.
Mahremiyet sadece bizim günlük hayatımız ya da güvenliğimizi değil hayallerimizi ve planlarımızı da korur arkadaşlar.
Mahremiyet fikirlerimizin ve niyetlerimizin bir izleyici kitlesi tarafından yargılanmadan, şekillendirilmeden de böyle var olmasına izin vermektir.
Siz de kendi hayatınızdan mutlaka biliyorsunuzdur.
Bir şey yapmak istiyorsunuz, hevesiniz var.
Onu böyle anlattığınız zaman her kafadan bir ses çıkar.
Kimin hoşuna gitmez, kimisi dalga geçer.
Bunu ben kendi hayatımda düşündüğüm zaman hevesimi kıran çok insan oluyor.
Ya onlar harekete geçemiyor.
Sen geçiyorsun, bir şeye niyetleniyorsun.
Sırf o andaki o heyecanını onunla paylaşmak istediğin için oraya bir ket vuruyorsun.
Onların o negatif enerjisinden dolayı.
Kendini gerçekleştiriyorsun. Buna gerek yok.
İşte bu yüzden mahremiyet önemli.
Bazı şeyler görülmeye hazır hale gelmeden önce...
Biraz zamana, sessizliğe, demlenmeye ihtiyaç duyar.
Bazı beceriler de böyledir.
Bazı gelişim işte aldığımız eğitimleri sindiririz, biraz içselleştiririz.
Okuduğumuz kitaplar keza öyle ya da başımızdan bir olay geçmiştir.
Biraz kendimizle baş başa kalmaya ihtiyacımız vardır.
Öyle hemen her sorunumuzu, her problemimizi bir yuvarlak masa etrafına insanları alıp da anlatmaya aslında ihtiyacımız yok.
Evet paylaşmak çok önemli.
Ama paylaşacağımız insanları seçmemiz gerekiyor.
Akıl hani nasıl söyleyeyim mantık kalitesi yüksek insanları seçmeliyiz.
Biraz daha üst akıl. Eğer bir konuda karar vereceksek, istişare yapmamız gerekiyorsa, danışmamız gerekiyorsa bu böyle duygusala kaçmayan, biraz daha mantık kalitesi yüksek, daha böyle hem duygu hem mantığı dengeleyebilecek,
sizi iyi tanıyan, daha gerçekçi ama sizi kötü bir şekilde yargılamayan, acımasızca eleştirmeyen.
Sizin iyiliğinizi isteyen ama gelişiminizi destekleyen, böyle köstek olmak değil, destek olmak, motivasyon sağlamak isteyen insanları seçmelisiniz.
Ve bunlar bence hani iki üçten fazla da olmamalı.
Çünkü bu sefer zihnimiz çok bolanaklaşıyor ve kendi kararlarımızı maalesef alamıyoruz arkadaşlar.
Bizim bir de şöyle prime dönemlerimiz olur.
İlla ki hayatımızda çoğu şeyin güzel geçtiği, ne bileyim hani işimizin, ilişkimizin, Çok güzel geçtiği dönemler prime dönemleri deniliyor bunlara.
En iyi hissettiğimiz en iyi olduğumuz dönemler.
Biz bu dönemleri yaşarken etrafımızdaki en yakın arkadaşlarımız.
belki hayatlarının en zor dönemlerini yaşıyor olabilirler.
Yani gerek var mı bizim o neşemizi gereksiz ortalığa saçarak hayatımızın o prime döneminin en detay, en böyle ekstra detaylarını o insanlarla paylaşıp onları üzmeye.
Çünkü insanız ister istemez etkilenirler, ister istemez kıyaslarlar.
Ya benim niye işim rast gitmiyor diye sorgularlar ve üzülürler.
O yüzden böyle en yakın arkadaşlarımıza bile Bazı şeyleri işte o mahremiyet diyorum ya onları saklamamız gerekiyor ya.
Hem onları korumak için de hem kendimizi korumak.
Bu aslında ilişkimizi de koruyan bir şey bizim.
Sınırlarımızı koruyor işte.
Bir de kendi hayatımızı sahiplenmek için.
Hani hep diyoruz ya seçimlerimizi sahiplenmemiz gerekiyor.
Kendi hayatımızı sahiplenmemiz gerekiyor.
O yüzden de bu kadar oversharing yapmamalıyız.
Yani paylaşmamalıyız.
İnsan biraz kendi kendine durabilmeli.
Kendi başına düşünebilmeli.
Ben daha gençken mesela daha toyken bunu yapamıyordum.
Anlatıyordum arkadaşlardan fikir alışverişi yapıyordum ama sonra kafam çok karışıyordu ve verdiğim kararların sonucundan hoşlanmıyordum.
Çünkü tam olarak kendi kararım olmuyordu.
İlla ki birilerinden etkileniyordum.
O yüzden biraz daha bu konuya dikkat etmeye çalışıyorum.
Çünkü aşırı paylaşmanın bence en büyük tehlikesi ya da bedeli şudur.
Kendi iç sesimizi kaybetmek.
Her kafadan bir ses çıktığında kendi sesimizi nasıl duyacağız?
Kendimizle ilgili o en kritik kararları nasıl alacağız?
Başkasının kararı olduğunda başkasının hayatını yaşıyoruz.
Kendi hayatımızda eğer konuştuğumuz kendi kararlarımızı, o iç sesimizi, sezgilerimizi duymamız gerekiyor.
Yanlışsa da bizim yanlışımız olsun, hataysa bizim hatamız olsun.
Bunu kabul edebiliyoruz ama bir başkasının kararını, seçimini yaşadığımızda çok büyük pişmanlık hissedebiliyoruz arkadaşlar.
Bir de... Bu kadar paylaşmak, bu kadar anlatmak, sosyal medya olur, günlük hayatta olur bizi performansın da kölesi haline getiriyor aslında farkında olmadan.
Biz bir taraftan yavaşlamaya çalışırken bir taraftan görünür olmak, az önce bahsettiğim her masada olmak, her fotoğraf karesine girmeye çalışmak bunlar aslında performans.
Performansın kölesi haline geliyoruz.
Biraz da bu noktayı düşünmenizi istiyorum arkadaşlar.
Bir de özellikle kırılgan ve hassas bir ruhumuz varsa eğer...
Bazı insanlar böyledir.
Görünürlük alanını bence biz seçmeliyiz.
Ne zaman ne paylaşacağımızı ne kadar paylaşacağımıza biz karar vermeliyiz.
Evet algoritmalar her şeyi göstermemizi destekliyor.
Bir robot gibi yani.
Ne çok satarsa onu göstermek.
Ne olursa yani. Bunun peşine düşürüyor bizleri.
Ama dedim ya mahremiyet aslında bizim en büyük özgürlük alanımız.
Bence birazcık da geleceği okumak lazım.
Bu kadar paylaşımın satıldığı bir dünyada, göstermenin, görünürlüğün kazandığı bir dünyada ileride en çok aranılacak şey mahremiyet olacak.
Ve biz neticede hala yaşayan varlıklarız, robot değiliz.
Yapay zeka vs. bunların bizim yerimize geçmemesi için bizim kendimize ait, paylaşmadığımız, gizli tuttuğumuz...
Öz bakım dediğimiz o sınırlarını kendimizin belirlediği alanlarımızı biraz daha böyle geride tutmamız gerekiyor arkadaşlar.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Yani bu konuda etrafınızda...
Her şeyi aşırı paylaşan, anlatan insanlar var mı?
Ya da siz böyle bir insan mısınız?
Neden bunu yapıyorsunuz mesela?
Neden böyle bir içgüdüsel şekilde sürekli anlatma, paylaşma ihtiyacı hissediyorsunuz?
Vardır mutlaka bunun bir sebebi.
Kendimiz de böyle bir muhasebe içine girebiliriz.
Bu bölümde anlatmak istediklerim bu kadar.
Sizin de yorumlarınızı merak ediyorum.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
