
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hiç kendini hiçbir yere ait hissetmediğin oldu mu? Bu bölümde aidiyet duygusunu, köklerimizi ve özgürlükle olan çatışmasını konuşuyorum. Belki de köklendiğimiz yer değil, köklendiğimiz his bizi “evimizde” hissettirir.
---
Instagram: ben_saati
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Nereye aydım?
Bu soruyu genelde bir yere tam olarak yerleşememiş, kendine ait hissedememiş insanlar sorar.
İlişkilerinde, şehirlerinde, hatta mesleklerinde bile bir yerini bulamama hali vardır bu insanların.
Kendimizi yabancı hissettiğimiz bir yerde uzun süre yaşamak zorunda kalsaydık ne kadar zor olurdu değil mi?
Tıpkı bunun gibi parçası hissetmediğimiz bir ilişkide, ait olmadığımız bir toplulukta da yaşamak aynı derecede zordur.
Bir olmama, adını koyamadığımız, içe sinmeyen bir his vardır.
Eğer siz de bu soruyu zaman zaman kendinize sorduysanız, yani nereye aileyim sorusunu kendinize sorduysanız, bilin ki yalnız değilsiniz.
Şöyle bir etrafınıza bakın derim.
Bazı insanlar bu soruyu hiç sormaz.
Çünkü zaten oldukları yere yerleşmişlerdir.
Ama bazıları benim gibi hep biraz yoldadır.
Ben bu soruyu kendime o kadar çok sordum ki, 20'lerimde de çok sordum, 30'larımın başında da.
Üniversiteyi daha önce söylemişimdir mutlaka ama Eskişehir'de okudum.
Orayı çok sevmiştim ve kendimi hani evimde hissediyordum.
Ama çalışmak için başka şehirlere taşınınca yine o tanıdık his geldi.
Ben nereye aydım? Bazı arkadaşlarım için bu sorunun cevabı çok netti.
Onlar doğdukları yere, çocukluklarının geçtiği sokaklara, Ailelerinin yanına dönmek isterdi.
Benim pek öyle olmuyordu.
Doğduğum yere onlar gibi koşarak pek gitmedim açıkçası.
Ben aidiyeti hep şu hisle özdeşleştirdim.
Evde olma hissi. Elbette doğup büyüdüğüm yeri seviyordum ama orada da böyle tam evde olma hissini yaşayamıyordum.
Çünkü 16 yaşımdan beri ben hep evden uzaktaydım.
Hep bir bavulum hazırdı.
Bir yerden bir yere geçerken yerimi yadırgamamayı öğrenmeye çalıştım.
Ama bazen o kadar çok yer değiştirdim ki biraz ayarlarım şaştı galiba.
Sonra bunun yani evde olma hissinin, bağ kurmanın, köklenmenin, psikolojideki karşılığının güvende olma hissi olduğunu öğrendim.
Eğer insan kendini evinde gibi hissetmiyorsa içten içe bir tedirginlik, bir eksiklik taşır.
Ve dünyanın neresine giderse gitsin bu hissi yanında götürür.
Güvende hissetmez. Burada kastettiğim güven özgüven değil, daha derin bir içsel güven duygusundan bahsediyorum.
Aidiyet ve köklenme üzerine bir sürü şey okudum.
İşte toprak elementini dengele dendi, git evinde bitki yetiştir, duvarlarını boya dendi.
O şekilde toprak elementi galiba dengeleniyormuş.
Kök çakran zayıf olabilir, kırmızılar giy, işte düzenli ol, istikrarlı yaşa gibi tavsiyeler de bulunuldu bana.
Denemediğim şey kalmadı diyebilirim bunlar arasında.
Bir işe başladıysam bırakmadan en az 6 ay sürdürdüm.
Sporsa düzenli yaptım, rutinlerimi oturttum.
Bunların faydası oldu ama yetmedi.
Çünkü hayatın bazı dönemlerinde, bazı sınavlarda o eski his hep geri geldi.
Uzun yıllar yaşadığım İstanbul'a büyük bir istekle geldim ben ama itiraf edeyim.
Başlarda çok yalnızdım.
Zamanla, düşe kalka, tecrübeler edindim.
Dostlarım olmaya başladı, bağ kurdum.
Şehri, sokaklarını, insanlarını keşfetmeye başladım.
Bazı kahve dükkanlarını, bazı semplerini kendime daha yakın, daha uygun buldum.
Aralıklarla da, belli aralıklarla oralarda dolandım.
Atölyelere katıldım.
Yani toplukların da parçası olmaya gayret ettim.
Aslında bağ kurmak da bir aidiyettir.
Ben bu şehir ile demek ki bağ kurmuşum ki en başta sorduğum soruyu artık sormamaya başladım.
Aidiyet konusu bir süre arka planda kaldı.
Ama sonra bayramlar geldi, yılbaşları geldi.
O kalabalık akşamları yalnız geçirdiğimde ve ailem artık ya kızım dön evine memleketine dön dediğinde ben yeniden sordum bu soruyu kendime.
Ben gerçekten nereye aydım?
daha derin bir köklenme arzusu oluşmaya başladı içimde.
Özellikle yaşım 30'u geçtiğinde.
Belki dönemsel bir duygudur, bilmiyorum.
Mentörüm dediğim, üst akıl olarak gördüğüm, istişare yaptığım kişilere de bu konuyu açtığımda, böyle bir ihtiyacımın olduğunu anlattığımda bana şu tavsiye edildi.
Yaptığın işlere köklenebilirsin.
İlla bir yere köklenmen gerekmiyor.
Bir şehire köklenmen gerekmiyor.
Ürettiğin ne varsa onlara köklenebilirsin.
Ve toplumla bağ kuramıyorsan kendi topluluğunu oluşturabilirsin.
Ve o küçük kitle senin güvenli alanın olabilir.
Bu süreçte başka şeyler de fark ettim.
Bazı insanlar bir şehre, bir sokağa değil bir insana ait hissediyor.
O kişiyle kökleniyorlar.
Yanında olduklarında nerede olduklarının önemi kalmıyor.
Belki de aidiyet bir coğrafya meselesi değil, bir kalp meselesidir.
Kim bilir? Psikolog Gökhan Çınar, ben çok severim onun işte anlattıklarını, videolarını falan mutlaka bir bakın derim.
Psikolog Gökhan Çınar'ın şu sözleri beni çok etkiledi.
Bazıları aidiyeti doğuştan bir paket gibi taşır.
Bazıları ise o paketi sonradan kendisi yapmak zorundadır.
Şimdi üç kardeş arasında neden en çok ben bu duyguyu hissediyorum diye düşünmedim de değil.
Ebeveyn ihmali olsa hepimizde olurdu.
Ya onların doğuştan gelen paketlerinde var da bende niye yok ya da bende niye bunun miktarı daha az ben daha çok sorguluyorum.
Şimdi artık anne babayı suçlama yaşını geçtim artık.
Yetişkinim. Buralara hiç girmiyorum bile.
Çünkü bu hayat onlara da altın tepsiyle sunulmadı.
Belki onlar da köklenemedi.
Geçim derdiyle uğraşırken yeterince göremediler.
Çocukluğuma dokunamadılar belki.
Orayı bilmiyorum. Ama epigenetik diye de bir şey var.
Belki bu köksüzlük...
Hissi, duygusu bana aktarılmıştır.
Geçen yaz bir bölüm yapmıştık.
Kuşaklar Arası Aktarım isminde.
Böyle en çok dinlenen ben saati bölümlerinden birisi.
Eğer ilginiz varsa o bölümü mutlaka dinleyin.
Orada Betül Hanım, uzman terapist, şöyle demişti.
Ebeveynin bastırılmış öfkesi ya da yaşayamadığı hayat çocuklarının bugününe yansır.
Hatta sadece ebeveyn değil, onların da ebeveyni.
Kuşaklar arası aktarım.
Belki de böyle bir şeydir yaşadığım.
Hayatta insan her şeyi tanımlayamıyor.
Bazı konular hakkında yeterince bilgimiz olmayabilir.
Neyse dediğim gibi ben artık yetişkin bir bireyim.
Suçlamak da insanı kurbanlığa götürür.
Oradan da güzel bir şey çıkmıyor.
Bir dönem ben de daha genç zamanlarımda o döngüde kaldım.
Epey de kaldım yani. Ama kurtarıcı aramak, aynı hikayeyi tekrar tekrar yaşamak gerçekten çok yorucu.
Ve sonunda bu sene bu konuda geldiğim nokta şu.
İnsan en çok kendine aittir.
Burada bıraktım artık.
Öbür türlü yani sorgula sorgula nereye kadar?
Gökhan Çınar'ın bir sözü daha var.
Benim hislerime tercüman olan bir söz.
Bir ömür boyu bize verilmeyeni bize vermeyenleri suçlayarak yaşayamayız.
Yani çıkış yolu bu değil dostlar.
Belki ilk adım şu sorudur.
Bana verilmeyeni kendime nasıl verebilirim?
Yani bu aidiyeti ben kendime nasıl verebilirim?
Hayat bazen fırsatlar getiriyor aslında.
kendini onarma, varsa bir yaran iyileştirme gücüyle birlikte kurbanlığa saplanmadığında ben bunu nasıl değiştirebilirim diye sorduğunda o işaretleri görmeye başlıyorsun.
Belki bu bölüm de sizin için bir işarettir.
Eğer anlattıklarım içinize bir yere dokunuyorsa, bir yer kıpırdıyorsa, hatta azıcık acıtıyorsa belki bu bölüm hayatın size bir mesajıdır.
Çünkü kimseyle tesadüfen tanışmayız ve beni de tesadüfen dinlemiyorsunuz.
Ben de öylesini anlatmıyorum.
Her zaman önce kendim için kendimi anlatıyorum.
Bana da faydası oluyor bu anlattıklarımın.
Şimdi bir de şöyle bir durum var bu konuyla ilgili.
Köksüzlüğün, aitsizliğin güzellemesi yapılıyor sosyal medyada.
Kaçıngan bağlanan kişiler bir yerde kalamamalarının ya da hayata karşı sorumluluk alamamalarının bahanesi olarak özgürlüğü savunuyor.
Mazereti olarak diyelim.
Ayet olmadan yaşamayı böyle çok harika bir şey olarak lanse ettiriyorlar.
İnsanlardan, şehirlerden, yerlerden, durumlardan ceketlerini alıp çıkmayı çok seviyorlar.
Ancak insan olarak sağlıklı bağ kurmaya, paylaşmaya, duygudaşlığa çok ihtiyacımız var.
Bizim beynimizin buna ihtiyacı var.
Böyle mıç mıç ilişkisi değil demek istediğim.
Gerçekten sağlıklı bağ kurmaya ihtiyacımız var.
Öyle olmasa neden insanlar sürekli birileriyle ilişki kurmaya çalışsın, bir partner arasın ya da aile yuva kurmaya çalışsın?
Bu bizim ihtiyacımız ama sağlıklı olanı bizim ihtiyacımız.
Buradan şu noktaya gelmek istiyorum.
Köklenmek mi özgür kalmak mı?
Bir yere köklenmek bazen özgürlük duygusuyla çelişebiliyor.
Ya itiraf ediyorum benim içimde de bu iki ses hep çatıştı.
Biri köklenmek isterken diğeri özgür kalmak istiyordu.
Uzun süre özgürlük baskın geldi.
Aidiyetin sesi küçüldü, kısıldı ama hiç susmadı.
Hani zaten o yüzden ara ara bu soruyu sorguladım.
Sordum kendime bu soruyu.
Yine şimdilerde geldiğim nokta şu ve öğrendim de diyebilirim.
Kıtlık zihniyle illa birini seçmek zorunda değiliz.
Kendimiz kalarak da köklenebiliriz.
Özveriyle değil, dengeyle.
Eric Fromm'un Sevme Sanatı isimli bir kitabı var, çok severim.
Orada şöyle söylüyor.
İnsanın en temel ihtiyacı bir yere ait olmaktır ama aynı zamanda özgür kalmaktır.
Şimdi bu ikisi arasındaki denge, köklenmek ama aynı zamanda da dallanmak, böyle...
Açılmak. Sanırım hayat boyu süren bir arayış.
Belki de sorun nereye aydım değil de kendime ne kadar aydım olmalı.
Çünkü kendine ait olamayan biri hiçbir yere tam olarak da kök salamıyor.
Kendine ait olmaktan kastım şu.
Kendini tanımak, sınırlarını bilmek, ben buradayım diyebilmek.
İşte asıl köklenme artık bence burada bu şekilde başlıyor.
Belki de kök dediğimiz şey toprağa değil de bilince uzanıyordur.
Aidiyet duygusu da ben buradayım ve olduğum yerle barışığım diyebilme halidir.
Biraz bunları da düşünmenizi isterim.
Kendimizi olduğumuz haliyle kabul edebilmek.
Olanı olmayanı da birlikte tabii ki kabullenmek.
Ve bu dünyanın bir parçası olduğumuzu hissedebilmek.
Bana verilmeyeni belki mükemmel şekilde değil ama elimden geldiğince kendime en iyi şekilde verebilmek.
Çünkü içine doğduğumuz her ev bizim evimiz değildir.
Ben kendi evimi, kendi eşyalarımla, kendi seçimlerimle kurduğumda ancak o zaman evdeyim diyebildim.
Bu hissi daha çok hissedebildim.
Evet sevgili dostlar, aidiyet üzerine anlatacaklarım bu kadar.
Peki beni dinleyenler olarak açıkçası iki tarafında düşüncelerini, yorumlarını çok merak ediyorum.
Bu soruyu hiç sormayan birisi beni dinlediğinde, bu konuyu dinlediğinde kafasında ne canlanıyor?
Onun da yorumunu çok merak ediyorum.
Bir taraftan beni dinlerken ya Elif haklısın ben de bunu yaşamıştım diyenin de aidiyet için bu hissi yakalayabilmek için neler yaptığını, nasıl çözüm yolları ürettiğini, neler yaşadığını da çok merak
ediyorum. Velhasıl bu bölüm üzerine düşüncelerinizi, yorumlarınızı heyecanla bekliyorum.
Ben Saati sosyal medyada da kitap kulübümüz.
Devam ediyor. Instagram sayfasından abone oldan siz de katılabilirsiniz.
Umarım bu bölüm size faydalı olmuştur.
Bölümlerimi seviyorsanız, hoşunuza gidiyorsa, faydalanıyorsanız lütfen sevdiklerinizle paylaşın.
Onlar da faydalansın.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
