
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kafka’nın kısa ama sarsıcı hikâyesi “Akbaba” üzerinden bu bölümde insanın acıyla kurduğu ilişkiyi konuşuyoruz. Neden bazı şeylerin bize zarar verdiğini bildiğimiz hâlde orada kalmaya devam ediyoruz? Neden bazen acıyı bırakmak, kendimizden vazgeçmek gibi geliyor? Kurtarıcı arayışını, içimizde taşıdığımız yükleri, suçluluk duygusunu ve bizi içten içe tüketen o “akbaba”yı birlikte düşünelim.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bu bölümde Kafka'nın çok kısa bir hikayesini sizinle paylaşmak istiyorum arkadaşlar.
Çünkü üzerine konuşulacak çok şey var bu hikayede.
Önce hikayeyi bir okuyayım sizlere, ardından da konuşalım.
Bir akbaba ayaklarımı gagalıyordu.
Çizmeleri ve çorapları çoktan değişmiş, şimdi gagalama sırası ayağın kendisine gelmişti.
Art arda sert darbeler indiriyor, ardından huzursuzca uçarak etrafımda birkaç tur atıyor, sonra tekrar işine devam ediyordu.
Oradan geçen bir beyefendi bir süre baktıktan sonra Akbaba'ya neden tahammül ettiğimi sordu.
Savunmasızım dedim. Gelip gagalamaya başladı.
Bense tabii onu def etmek istedim.
Hatta gırtlağını sıkıp boğmaya çalıştım ama bu tür hayvanlar çok güçlü olur.
Dolayısıyla o da benim yüzüme saldırdı.
Bunun üzerine ayaklarımı feda etmeyi eyledim.
Şimdi ikisi de neredeyse paramparça vaziyette.
Nasıl bir işkenceye katlanmışsınız böyle dedi beyefendi.
Bu akbabanın işi bir kurşunla biter.
Öyle mi diye sordum.
Peki siz bunu yapabilir misiniz?
Hay hay dedi beyefendi.
Yalnız önce eve gidip tüfeğimi almalıyım.
Yarım saat daha bekleyebilir misiniz?
Bilemiyorum dedim ve acıdan bir süre kaskatı kesildim.
Ardından siz her hal yukarıda deneyin lütfen dedim.
Peki dedi beyefendi.
Elimi çabuk tutacağım.
Akbaba konuşmayı bir bana bir beyefendiye bakarak sakince dinlemişti.
Şimdi görüyordum ki her şeyi anlamıştı.
Havalanıp yükseldi.
Yeterince hız almak için iyice gerilip tıpkı bir ciritçi gibi gagasını ağzımdan sokarak içimin derinliklerine sapladı.
Sırt üstü düşerken onun bütün çukurları dolduran, bütün kıyıları kaplayan kanımda boğularak kurtulamayacağını hissederek rahatladım.
Kısacık bir hikaye bu arkadaşlar.
Biraz ürkütücü, biraz tuhaf.
Ama bana çok anlamlı geliyor.
Çünkü Kafka bazen böyle birkaç paragrafta insanın yıllardır kendinden sakladığı böyle iç dünyasını, duygularını yüzüne çarpabiliyor.
Bu hikayede tam olarak böyle bir hikaye.
Kafka'nın hikayelerinde olaydan çok böyle insanın iç dünyası konuşur söylediğim gibi.
Bu hikayede de aslında mesele akbaba değil.
Öyle görünüyor. Mesele akbabayla yaşamaya alışmış olmak.
Şimdi biraz bunu açalım.
Katman katmaz zaten hikaye.
Çok fazla metafor var, sembolik bir dil kullanılmış.
Birinci katmanda şunu görüyoruz.
Anlatıcı acı çektiğini biliyor değil mi adam?
Ayakları parçalanıyor sonuçta.
Canı yanıyor, tükeniyor ama buna rağmen hareket etmiyor.
Kaçmaya çalışmıyor.
Hatta hikaye boyunca kimse dönüp de ona neden izin veriyorsun diye sormuyor bile.
Çünkü o da artık bunu sorgulamıyor.
Kendisi de sorgulamıyor.
Acıyı hayatının doğal bir parçasıymış gibi kabul etmiş durumda.
Bence hikayenin zaten en sarsıcı yanı da burası.
Ve hepimizi tanıdık gelen bir yer burası aslında.
İçindeyken dayanması çok zor olan ilişkiler, işte ortamlar, işler, alışkanlıklar var hayatımızda.
Bizi tüketiyor, biz bunu biliyoruz.
Ama yine de orada kalıyoruz.
Bazen çıkamıyoruz, bazen de çıkmak istemiyoruz.
Ve bu ikisi birbirine çok karışıyor.
Yani kurbanlığa gidiyoruz arkadaşlar.
Kafka'nın en güçlü insani gözlemlerinden biri şu bence, insan bazen acısına sahip çıkıyor.
Çünkü bazı acılar zamanla kimliğimizin bir parçası haline geliyor.
Ondan vazgeçmek sanki kendinden bir parçayı kaybetmek gibi hissettiriyor.
İçinden çıkamadığımız bir evlilik, terk edemediğimiz bir şehir, sürekli şikayet ettiğimiz ama bırakamadığımız bir iş, bunların hepsi bir süre sonra sen olmaya başlıyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar iyileşmekten çok acıyla bağ kuruyor.
Acı tanıdık geliyor çünkü.
Güvenli zannediyoruz.
Daha öyle hissettiriyor bizi.
Onca arabesk çaykının hala bu kadar çok dinlenmesi...
Bence boşuna değil. Ben de kızıyorum ediyorum ama ben de dinliyorum.
İnsan bazen mutlu olduğu şey değil de kendine benzeyen şeyi dinliyor.
Kendindeki acıyı hatırlatan şeyleri dinliyor ve zaten Türk milletin ruhu biraz arabesk.
Yani acıdan besleniyoruz biz.
Bizim annelerimiz, atalarımız.
Bu bir seçim yani bu şey değil.
Hepimiz kurbanız demiyorum.
Böyle bir eğilimimiz var arkadaşlar.
Hikayenin ikinci katmanında ise bir yabancı geliyor.
İyi niyetli birisi gibi görünüyor.
Yardım teklif ediyor çünkü.
Anlatıcının halini görüyor ve diyor ki ben gidip tüfeğimi getireyim şu akbabayı vurayım diyor.
Ve anlatıcı yani o kurban umutlanıyor yani kurtulacak gibi oluyor.
Ancak tüfek gelmeden her şey olup bitiyor değil mi?
Ve Kafka burada çok sert bir soru soruyor aslında bize.
Aslında hikayede bunun cevabını da biz alıyoruz.
Hayır, çünkü dışarıdan gelen yardım insanın içindeki kararı değiştirmeye yetmiyor çoğu zaman.
Eğer insan kendi içinde dönüşmeye hazır değilse hiçbir kurtarıcı tam anlamıyla işe yaramıyor.
Bir kere kendimizden pay biçelim.
Değişmek kolay değil. Bunun sorumluluğunu almak, bununla yüzleşmek hiç kolay değil.
Yani biz o kurbanlıktan çıkmakta çok zorlanıyoruz ve buradan anlatılan çok da gerçek bir şey.
Hepimiz bazen hani biri gelsin de elimizden tutsun da bizi bulunduğumuz yerden çıkarsın da gibi böyle içten içe hani ihtiyaç hissediyoruz.
Yani birinin bizi kurtarma ihtiyacını duyuyoruz.
Bir ilişki bizi iyileştirsin, bir insan hayatımızı değiştirsin, işte biri bizi bizden kurtarsın istiyoruz.
Yani o aşamaya geliyoruz.
Ama dediğim gibi dönüşüm içeriden başlıyor arkadaşlar.
Ve dürüst olmak gerekirse bu dönüşüm öyle çok da romantik bir şey değil.
Çünkü o eski benliğin yıkılması demek değişmek.
Hani o acıya sahiplenen tarafımızla barışıp oranın yasını tutmak demek.
Küllerinden yeniden doğmak dediğimiz şey kulağa güzel geliyor ama önce senin içten içe yanman lazım bunun için.
O kararı vermek bir kere çok yakıcı ve yıkıcı.
Bir de şu var arkadaşlar, kurtarıcı olmak da bazen bir kimlik yani.
Bir etrafımıza bakalım arkadaşlar, insanlar gerçekten kurtarıyor mu birbirini?
Yoksa kurtarıyor gibi görünürken acaba kendi ihtiyaçlarını mı tamamlıyor?
Bazen yardım eden kişi olmak da insanın kendini değerli hissetme biçimi olabiliyor bence.
Bu şekilde değerli hissettiriyor, bir işe yaradığını hissediyor kurtaran kişi.
Kafka da bence burada ince ince bize bunu...
Ve gelelim üçüncü katmana.
Akbaba neyi temsil ediyor?
Yani ne bu akbaba?
Birçok anlama gelebilir bu.
Sembolik bir anlamı var zaten.
Birçok anlama gelebilir arkadaşlar.
Suçluk duygusu olabilir. İnsanın içini yıllarca kemiren pişmanlık olabilir.
Sistem olabilir. İçinden çıkamadığımız sistem.
Zaten Kafka'nın hayatı da hani benzer bir hayatmış.
Bütün hayatı boyunca sıkıştığı bir düzen var.
Bu düzen içinde söylüyor olabilir.
Gündüz sigorta şirketinde çalışıyor.
Geceleri de yazmaya çabalıyor.
Yani yazmak istiyor bu adam aslında.
Ama yaşamak da zorunlu.
Ve yaşamak da zorunda.
Hayatını idame ettirmek zorunda.
Bir taraftan da veba ile uğraşıyor hasta.
Ve bu zorunluluk hissi.
zorunlulukları yapmak zorunda olduğu şeyler onu içeriden yiyor.
Ölüm korkusu da olabilir.
Çünkü bazı insanlar bundan da korkabilir ki Kafka da öyle aslında hasta olduğu için.
İnsanın iç sesi olabilir.
O acımasız iç eleştirmen olabilir.
Yeterince iyi değilsin. Daha iyisini yapmalısın.
Bu yetmez gibi. Artık bu akbabaya ne anlam yüklerseniz.
Ve hikayenin sonu. Gerçekten dehşet verici.
Akbaba sonunda anlatıcının ağzından içeri dalıyor.
Adamın ağzına giriyor.
Çok tuhaf bir görüntü geliyor benim gözümün önüne.
Artık acı kaynağı olan akbabayla kurban birbirinden ayrılmıyor.
Tek bir ölümde birleşiyor.
Şunu demek istiyor bence bu hikayede.
Burası bu kısım.
Seni yok eden şey senden ayrı değildi zaten.
Yani o akbaba dışarıdan gelmemişti.
Hep oradaydı, hep içindeydi.
Şimdi Kafka'nın kendi hayatına baktığımızda da bu metni 1920'lerde yazmış arkadaşlar.
Verem hastalığının da ilerlediği bir dönemde yazıyor.
Dediğim gibi ölüm fikri de onun için uzak bir ihtimal değil.
Hayata boyunca iki şey arasına sıkışıp kalmış.
Çok tanıdık bir şey bu bana.
Yaşamak zorunda olduğu hayat veya yaşamak istediği hayat.
Beni dinleyen pek çok kişinin böyle bir derdi var.
Gelen yorumlardan biliyorum.
Ve belki de bu yüzden Kafka okurken insan böyle bir özdeşim de kurabiliyor, bir duygudaşlık da hissedebiliyor.
Kafka yazdıklarıyla hep bizim içimizdeki görünmeyen çatışmalarımızı bize gösteriyor.
Kaçamadığımız şeyleri, sustuğumuz yerleri, alıştığımız acıları.
Ve bölüm biterken, hikaye de biterken arkadaşlar size şunu sormak istiyorum.
Sizin akbabanız ne?
Ayaklarınızı gagalayan ama kovamadığınız şey ne?
Ve daha da önemlisi, onu gerçekten göndermek istiyor musunuz?
Bu bölüm size neler düşündürdü, bu sorduğum soruların cevabını da paylaşmak isterseniz, dinlediğiniz platform üzerinden ya da Instagram'dan bana yorumlarınızı gönderebilirsiniz.
Lütfen abone olun.
Sevdiklerinizle, sevdiğiniz bölümleri paylaşarak bana destek olmanız gerçekten beni çok mutlu eder.
Yaklaşık 3 senedir bu platformdayım.
Bir şekilde güzel bir kitleye ulaştık.
Organik olarak bu beni çok mutlu ediyor ama beğenmek, paylaşmak bu işi daha da büyütecek bir şey ve bizim de buna ihtiyacımız var.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkürler, çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
