
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde, dizilerde ve gerçek hayatta giderek normalleşen tüketim ve haz odaklı ilişki kalıplarını sorguluyorum. Yaş farkı temsilleri, gençliğin pazarlanması, orta yaş kadınların geri plana itilmesi ve haz odaklı ilişkilerin bizi nasıl dönüştürdüğü üzerine durup düşünüyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Dümdüz konuya girmek istiyorum sevgili dostlar.
Kadın erkek ilişkileri hem gerçek hayatta hem de izlediğimiz dizilerde beni uzun zamandır rahatsız ediyor.
Bu bölüm bir suçlama ya da bir yargılama bölümü değil.
Aksine birlikte durup düşünmeye davet eden bir bölüm olsun istiyorum.
Çünkü bu durumun yalnızca beni rahatsız ediyor olması mümkün değil.
Son yıllarda dizilere baktığımızda özellikle TV dizilerine baktığımızda çok belirgin bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Erkek partnerler çoğunlukla 40 ile 50 yaş aralığında, kadın partnerler ise 18 ile 25 yaş aralığında seçiliyor.
Üstelik bu diziler yüksek reytingler alıyor, ciddi reklam bütçeleriyle destekleniyor ve ana akımda geniş kitlelere ulaşıyor.
Bu noktada ister istemez şu soruyu sormaya başlıyorum.
Biz bu yaş farkını ne zaman bu kadar normal kabul etmeye başladık?
Ben çocukken eşini kaybetmiş 50 ya da 60 yaşlarında bir adamın 30'larında bir kadınla evlenmesi bile toplum içinde tuhaf bulunurdu.
İnsanlar bunu konuşur, sorgular ve garipserdi.
Bugün ise kadınların yaşı giderek daha da küçülüyor.
Ve bu durum yalnızca gösterilmiyor, açıkça özendiriliyor.
Artık anlatılan şey masum bir hikaye değil, yani o dizilerde, filmlerde.
Bu bir pazarlama dili.
ve hatta bir ilişki modeli dayatması bana kalırsa, kendi bakış açımdan konuşmam gerekirse, ilişkide partnerler arasında ideal yaş farkının her iki taraf içinde 3-4 yıllığı geçmemesi
gerektiğini düşünüyorum ben.
Çünkü mesele yalnızca rakamsal bir fark olmuyor.
Zamanla hayata bakış açısı, duygusal olgunluk, beklentiler ve sorumluluk algısı değişiyor.
Sizin de bildiğiniz gibi. Bu fark açıldıkça ilişkideki güç dengesi de kaçınılmaz olarak bozuluyor.
Yaş farkı biraz daha fazla olabilir.
Buna itirazım yok.
Ancak kadının bu kadar genç olmasının neredeyse bir şart gibi sunulması asıl sorgulanması gereken nokta.
Şunu sormadan edemiyorum.
Bu neyin pazarlaması?
Hayatı yeni tanıyan, deneyimi sınırlı olan genç kadınlara diziler aracılığıyla nasıl bir hayat vaadi sunuluyor?
Çocuk gelinden bahsetmiyorum, biz oraları geçtik, artık biliyoruz toplum olarak.
Bahsettiğim şey başka, başka bir mesele var burada.
Küçüğe yönelim diyeyim, siz anlayın.
Buna bir özendirme olabilir mi?
Kendimce sorguluyorum.
Öte yandan 35-40 yaşlarındaki kadınlar nasıl temsil ediliyor?
Bir de işin o tarafı var.
Çoğu zaman yorgun, yıpranmış, çekiciliğini kaybetmiş ya da kenara itilmiş figürler olarak karşımıza çıkıyorlar.
Hal böyle olunca kadınlar genç kalabilmek adına, daha fazla talep görmek adına sayısız estetik müdahaleden geçiyor.
Bir sürü operasyon geçiriyorlar.
Kendi bedeniyle ve yaşadığı zamanla barışmakta zorlanıyorlar haliyle.
Kadın bir obje gibi sunulurken erkek kolay bir hayatın, gücün ve maddi imkanların da sembolü haline getiriliyor.
Medyada sıkça karşılaştığımız bazı haberler var son dönemde.
İlişkilerin metalaştığı, bedenin ve gençliğin bir pazarlama aracına dönüştüğü örnekler dediğim gibi giderek artıyor.
Bu detaylara girmek istemiyorum ama bir kadın ve eğitimci olarak şunu çok net görüyorum.
Burada ciddi bir ayrıştırma ve değersizleştirme var.
Ve bu durum yalnızca kadınları değil, sağlıklı ilişki fikrinin kendisini de aşındırıyor.
Bir de Z kuşağı tarafı var.
Burayı da hani bahsetmeden geçemeyeceğim.
Ghosting, love bombing, gaslighting gibi bu kavramları neredeyse herkes biliyor.
İnsanlar ilişkilerini anlatırken bu psikolojik terimleri son derece rahat kullanıyor.
Beni ghostladı, eski partnerim narsisti, bu ilişki toksikti gibi cümleler günlük dile yerleşmiş durumda.
Ancak şu soruyu sormak gerekiyor burada.
Bu kadar kavram bilmek gerçekten sağlıklı ilişki kurabildiğimiz anlamına mı geliyor?
Samimiyet, dürüstlük ve gerçek bir bağ kurma ihtiyacı yalnızca benim ihtiyacım olamaz.
İnşallah diyelim.
Yani bilmiyorum acaba ben mi hayal kuruyorum diye düşündüğüm de oluyor çünkü karşı tarafın sayısı daha fazla sanki.
Benim gibi düşünmeyen, aksini düşünenlerin sayısı çok fazla gibi hissediyorum ve görüyorum.
Aslında pek çok insanın derinlerde aradığı şey hala bu.
Benim bu bahsettiğim samimiyet, dürüstlük ve gerçek bir bağ kurma ihtiyacı bu derinlerde aradığımız bir şey.
Ancak bize sunulan ilişki modelleri hızlı, yüzeysel ve tüketmeye dayalı.
Duygusal olarak kısa ömürlü ama ruhsal olarak son derece yorucu bağlar içinde dönüp duruyoruz ve sonunda maddi, manevi ve ahlaki olarak tükeniyoruz maalesef.
Bugün aile kurumunun zayıfladığından söz ediliyor.
Bir sürü kişi bundan bahsediyor.
Yetkililer de bundan bahsediyor.
Bunun nedenlerinden biri izlediğimiz içeriklerin içinin boşaltılması elbette.
Değerler ve sınırlar giderek belirsizleşiyor.
Dizilerde aile kavramı çoğunlukla sorunlu, problemli ve yorucu bir yapı gibi gösteriliyor.
Anne figürü ya da baba figürü neredeyse her zaman eksik, hatalı ya da travmatik.
Hani özendirici, onarıcı örnekler ya hiç yok ya çok silik.
Hani Murat Soner var biliyorsunuz dizi eleştirmeni.
Hani onun kadar olmasa da ben de iyi bir film dizi eleştirmeniyimdir.
Ritük beni dinlese ben bunları izletmem bol bol belgesel.
Son zamanlarda sıkça konuşulan bir kavram var.
Ben de çok sık bahsediyorum bundan.
Sade yaşam, yavaş yaşam.
Analog, hayat gibi.
Peki bunu ilişkilerde de uygulayabilir miyiz?
Burada sadelikten kastım ilişki kalitesinin düşmesi değil, tam tersine gerçekten bağ kurabilmek.
Eskiden ne yapıyordu? Çiftler flört ederken sinemaya giderlerdi, sohbet ederlerdi.
Hatta pastaneye gitmek diye bir kavram vardı.
Pastaneye gidip işte tatlı yemek, yürüyüşe çıkmak, belki birlikte yemek yapmak.
Sade ama daha derin paylaşımlar.
Biz bu sıradanlığı da kaybettik.
Sıradan gibi görünen aslında bağ kurmamıza destek olan paylaşımlar.
Bunun yerine haz odaklı birliktelikler çok daha fazla tercih ediliyor.
Bunu yaşayan yaşasın, buna itirazım yok.
Yani belli noktalarda tabii ki kimse kimseye karışamaz ama bu ilişkilerin çok çabuk tüketildiğini de görmezden gelemeyiz.
Sorumluluk almak istemeyen bireylerin sayısı artıyor.
İşte bu tarz her şeyin tüketildiği ilişkilerden dolayı ve bu durum sadece sorumluluk almayan bireyler sadece erkekler özgü değil kadınlarda da sıkça karşımıza çıkıyor.
Hiçbir şekilde hiçbir sorumluluk almak istemiyor bu bireyler.
Duygusal anlamda. Bu nereye kadar böyle olabilir ki?
İnsanlar ne istediklerini net olarak bilmiyor.
Bakın bu çok sıkıntılı bir şeydir hayatta.
Değerleri ve ilişki sınırları belirsiz insanlarla yaşamak çok büyük sıkıntıdır.
Sadece partner olarak değil yani böyle insanlarla yaşamak bizi de etkiler.
Açıkçası bu haliyle güven veren ilişkiler kurmak da giderek zorlaşıyor.
Kendi adıma böyle düşünüyorum.
Tek taraflı bir mesele değil tabii ki bu.
Bu döngünün de bir sonu yok çünkü haz odaklı bir yaşamda hep daha fazlasını istiyorsun.
Daha yenisini, daha heyecanlısını, daha zenginini.
Oysa bunların hangisi gerçekten sağlıklı bir bağlanma sunuyor?
Bunu pek az kişi durup düşünüyor.
Beynin ödül mekanizması sürekli haz odaklı çalıştığında bir süre sonra bozuluyor.
Yani bunu isterseniz araştırın bir bakın.
Hızlı tüketilen ilişkiler bize nasıl bedeller ödetiyor beynimizin ödül mekanizmasında bir bakın derim.
Ve bunun yüzünden de bu ödül mekanizması bozulduğu için de gündelik keyiflerden bile biz haz alamaz hale geliyoruz.
Sıradan bir kahvenin, sıradan eylemlerin, normalde hoşumuza giden eylemlerden bile biz keyif alamaz hale geliyoruz.
daha yoğun uyarılara ihtiyaç duyabiliyoruz.
Tıpkı bağımlılık yapan maddelerde olduğu gibi.
Şu an haberlerde çıkan operasyonları siz biliyorsunuz.
Bahsetmeyeceğim onlardan. Bu yüzden yeni neslin daha yüksek hazlar arayışı da zaten tesadüf değil.
Bugün sayısız partner bulma uygulaması var değil mi?
İsimlerini vermeyeceğim.
Az çok duymuşsunuzdur ama içlerinin büyük...
Kısmı boş. En azından ülkemizde böyle.
İnsanlar eski usül işte doğal bir şekilde birisiyle tanışamıyorsa ve yeni bir ilişki kurmak istiyorsa en azından bu uygulamalarda aynı amaçla birine denk gelmeyi umuyor.
Fakat çoğu zaman karşılaşılan şey ciddi bir kirlilik oluyor.
Hani yurt dışında bu uygulamalar gerçekten amacına hizmet ediyor.
İnsanlar bu şekilde evleniyorlar ama bizim ülkemizde bununla ilgili haberleri de görüyorsunuzdur.
Gerçekten sıkıntılı bu uygulamalar ve vardır illaki Türkiye'de de.
ülkemizde de bu şekilde bu uygulamalarla tanışıp evlenenler ama çok az.
Ama ez cümle sağlıklı bağ kurmak isteyen ne istediğini bilen kadın ve erkek sayısının giderek azaldığı da inkar edilemez.
Bunların bir sebebi de tüketilen içerikler, diziler vs.
Ve ne oluyor? En sonunda dönüp Burç yorumlarına bakıyoruz.
Başka yerlerden medet ummaya başlıyoruz.
Bu ay ilişkiler nasıl olacak?
Venus Retrosu var mı?
Merkür yüzünden mi ayrıldık diye soruyoruz.
Oysa belki de mesele gezegenlerde değil.
Belki mesele bizim neyi normal...
ve hangi ilişki hikayelerini alkışladığımızda yatıyor.
Günlük ilişkiler ya da yalnızca nefse hitap eden arkadaşlıklar bizi ilgilendirmiyor demiyorum.
Eskiden böyle düşünürdüm.
İşte herkes kendi içinde yaşar.
Nasıl isterse de öyle yaşar.
İşte biz özgürüz.
Herkes istediği gibi yaşayabilir gibi kafalardaydım.
Ama artık böyle düşünmüyorum.
Çünkü bunun toplumu doğrudan etkilediğini görüyorum.
İlişki kurma biçimleri toplumu da etkiliyor.
Günün sonunda yine üst üste belki çok dile getirdim ama bağ kuramayan, sağlıklı ilişkinin ne olduğunu bilmeyen, bedenen, ruhen, psikolojik olarak tükenen insanlarla biz birlikte yaşıyoruz.
Bu insanlar bir şekilde çocuk sahibi olduklarında duygusal yoksunluk, yalnızlık, depresyon ve daha pek çok sorun yeni kuşaklara aktarılıyor.
Ve emin olun öğretmenler herkesin elinden tutamıyor.
Kimse her yere yetişemiyor.
Yani çok karamsar bir yerden de bakmak istemiyorum ama böyle bir tablo var.
Ve bu bölümün sonunda da illa bir cevap aramak zorunda değiliz, cevap vermek zorunda değiliz.
Belki yapmamız gereken şey bir süredir sorgulamadan kabul ettiğimiz ilişki kalıplarını yeniden düşünmek, biraz çevremizi gözlemlemek, insanları gözlemlemek.
Dizilerde izlediğimiz, sosyal medyada parlatılan ve normalmiş gibi sunulan her hikaye gerçekten bizim hikayemiz mi?
Yoksa bizim toplumuza yakışan bir hikaye mi?
Yoksa bilinçaltımızı, tercihlerimizi alttan...
altı yönetmek üzere kurgulanmış bir senaryo mu?
Bunu ayırt etmek zorundayız.
Çünkü normalleşen her şey sağlıklı olmak zorunda değil.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
