
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde, Peter Sellers’ın başrolünde olduğu kült film Being There üzerinden toplumsal algıların gücünü ve birey olarak olaylara kendi penceremizden bakmanın etkilerini sorguluyoruz. Medyanın ve televizyonun zihinlerimizi nasıl şekillendirdiği, gündelik yaşantımızda fark etmeden maruz kaldığımız manipülasyonlar ve “görmek” ile “anlamak” arasındaki fark üzerine derin bir yolculuğa çıkıyoruz. Algılarla oynanan bir dünyada kendi gerçekliğimizi nasıl yaratabiliriz? Cevaplar bu bölümde!
---
Ben Saati Podcast Instagram:
Transkript
Bazen sadece orada olmak, yani yaşaman içinde gerçekten var olmak her şeyi değiştirebilir mi?
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bazı dönemlerde rutinden çıkıp düşündüren, yaşamı sorgulatan filmler izlemeyi çok seviyorum.
Being There filmi böyle bir film.
Sorgulatan film derken öyle yorucu, karmaşık ya da karamsar bir film değil.
Parça parça da izleyebilirsiniz.
Sizi yormayacaktır ama eminim film bittiğinde üzerine biraz düşüneceksiniz.
Ben bu filmi izlerken var olma halimi çok sorguladım.
Felsefe ağırlıklı bir bölüm olmayacak, onu baştan söyleyeyim.
Hep gayelerimiz için çok çalışmaktan falan bahsediyoruz.
Ama şu an olduğumuz insanın hayatını, yaşamını devam ettirmek için de çok çalışıyoruz bence.
Sürekli çabada bir yerde, bir pozisyonda var olmaya çalışıyoruz.
Bizi zorlayan şey sadece yaptığımız işlerin çokluğu değil bana kalırsa, üzerimizde oluşan, kimi zaman da bizim oluşturduğumuz baskın algılar.
Sürekli zihnimiz kendini güncelliyor, update ediyor, düşüncelerimizi, belli konuları her an kafamızda ölçüp tartıyoruz.
Bazen dış görünüş, bazen maddiyat, duygusal ihtiyaçlarımız ve bu konulardaki dış dünyanın dayattığı algı en çok da bütçemizi etkiliyor değil mi?
Tüm bu saydıklarımla uğraşırken hayallerimizi yaşayan halimiz ve şu anki mevcut durum arasındaki makas ya da mesafe açılıyor.
Şu soruyu sordurdu film bana.
Bazen sadece orada olmak yani yaşamın içinde çabasızca gerçekten var olmak her şeyi değiştirebilir mi?
Peki siz ne düşünüyorsunuz?
Being There filmi Türkçe'ye merhaba dünya olarak çevrilmiş ama aslında orada olmak ya da var olmak şeklinde çevirsek daha doğru bir çeviri olur.
Film Jerzy Kosinski'nin Aynı adlı romanından uyarlanmış bir kara mizah.
Başrolde de... Çok ünlü bir oyuncu var Peter Seller.
Modern toplumun medya ve yüzeysel algılar tarafından nasıl şekillendirildiğini hicveden bir eser bu.
Televizyon kültürünün yaşam tarzımızı nasıl şekillendirdiğini yansıtıyor ve eleştiriyor.
Ana karakter sinema tarihinin belki de görüp görebileceğiniz derin ama en sade karakterlerinden biri.
Karakterin ismi de çok ilginç gelmişti bana.
Adamın adı Chance yani İngilizce'de Chance.
Şans hayatı boyunca sadece bir evin içinde yaşayıp dünyayı televizyon ekranlarından izlemiş bir bahçıvan.
Gerçek dünya ile tek bağı uzaktan kumandası.
Bir gün korunaklı hayatı sona eriyor, zengin işvereni ölüyor ve yaşadığı evi kapatıyorlar.
Ve şans da kendini gerçek dünyanın içinde buluveriyor.
Biz evsiz veya işsiz kalsak çok panikleriz öyle değil mi?
Kaygı seviyemiz birden yükselir ama onda böyle bir şey yok.
Elinde valizi diğer elinde de televizyon kumandasıyla sokakta yürümeye başlıyor.
Tabi üzerinde de ev sahibinin ölen ev sahibinin takım elbisesi.
İşte o an sadece orada olmak yetiyor onun için.
Sonra zengin bir kadın arabasıyla ona hafifçe çarpıyor ve o zengin kadın şansı alıp evine götürüyor.
Evi de bir siyasetçinin malikanesi çıkıyor.
Yani tesadüf o ki kadının nüfuslu bir eşi var.
Çok yaşlı ve böyle öldü ölecek.
Bu adam Bay Chansey yani şansı görünce ona kanı kaynıyor.
Çünkü şans o kadar sade içi dışı biri ki ona ne sorsalar hep çiçeklerden, bahçeden, ağaçlardan falan bahsederek cevap veriyor.
Tek bildiği bahçıvanlık çünkü.
Dinleyen herkes de, onu dinleyen herkes de çok etkileniyor onun bu pozitifliğinden, bu metaforik konuşmalarından.
Bir bildiği var da ondan böyle manalı manalı konuşuyor zannediyorlar.
Halbuki adam bomboş, o kadar sığ ki.
Burada şu var, chance yani kendini hiç başkası gibi tanıtmıyor.
Hep aynı, her yerde, her durumda aynı.
Fakat insanlar ona baktıklarında kendi anlamlarını ona yüklüyorlar.
Günlük hayatta da bu böyle değil mi?
Hepimizin baktığı...
Farklı olduğu için gördüğü de hissettiği de farklı oluyor.
İllüzyonlar dünyasındayız.
Ancak bazı baskın çoğunluğun bir olduğu bakış açıları var.
Ekranlardan bize dayatılıyor bu.
Filmde gazeteciler ve siyasetçiler şanslı iş adamı zannedip ona böyle bir sürü sorular soruyorlar.
Ne olacak bu ekonominin hali, dünyanın hali, ülkenin hali gibi sorular soruyorlar.
O da bahçeye bakmalıyız.
Bahçenin büyümesi için bazı çiçeklerin solması lazım gibi böyle yine bahçeden örnekler verdiğinde bu adamı bilge zannedip devlet adamlığına kadar çıkarıyorlar ya.
İnanabiliyor musunuz? Kadınlar çekici bulmaya falan başlıyor.
O kadar komik bir durum ki okuma yazması olmayan ömrü boyunca evinden çıkmamış birinin ironik şekilde ABD Başkan Danışmanı olduğunu görüyoruz.
Şunu sorguladım bir taraftan da bir şeylere ulaşmak için.
Kendimizi hırpalamaya gerek yok mu acaba?
Bazen sesi çok çıkan, ilgi çekici, algı yaratan, ağzı iyi laf yapan birileri ki bazen şov yapmayı sevenler de oluyor biliyorsunuz.
İşte bunlar benim yıllarca emek verdiğim bir şeye çok kısa sürede ulaşabiliyor.
Ya da bizim yıllarca emek verdiğimiz bir şeye çok kısa sürede ulaşabiliyor.
Ya çok da kasmaya gerek yok mu acaba dediğim de oldu filmi izlerken.
Geçtiğimiz senelerde bir kuruma iki kez başvurdum.
Sınavlarından, mülakatlarından geçtim.
Ama son aşamada sebep belirtilmeden reddedildim.
Hani o pozisyonun benden üstünde bir yanı yoktu.
Hani belki ben bile fazla gelmiş olabilirim.
Ya da alınacak kişiler önceden belliydi.
Buna çok inanmak istemedim.
Hayırlı değilmiş, hayırlısı değilmiş deyip mecburen vazgeçtim.
Ama ara ara tabii düşünüyorum neden olmadı acaba diye.
Ve kendi kendimi sorguluyorum.
Filmin adı Being Derin.
Bir de şöyle bir anlamı var.
Doğru yerde doğru zamanda olmak.
Şans diye ya da tesadüf diye bir şey yoktur filmin bu başlığına bakarsak.
Şans yoksa benim o kuruma girmem gerekiyordu.
Eğer varsa şans diye bir şey.
Filmdeki Bahçıvan gerçekten de çok alıkta bir karakter.
Devlet başkanlığına kadar sıfır çabayla ulaşabiliyor.
Hayatın bize adaleti sağlamak, hak sahibine emeğinin karşılığını vermek gibi bir borcu var mı?
Bilemiyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?
Yorumlarınızı merak ediyorum.
Filmi pek çok açıdan da okuyabilirsiniz.
Amerikan rüyasını ve Amerikan ırkçılığını eleştiren müthiş bir film diyen de var.
Ama temelde ortak şöyle bir görüşte buluşulmuş.
Being There bize toplumsal algının ne kadar kırılgan ve yanıltıcı olduğunu hatırlatıyor, gösteriyor.
Filmin sonu çok ilginç, son sahnesi.
Bu sahne olurken ekranda şu yazılabilirdi.
Life is a state of mind.
Hayat bir ruh halidir.
diye çevirebiliriz. Bu ifadeyi, bu cümleyi birçok şekilde okuyabiliriz, yorumlayabiliriz.
Varlık felsefesine kadar gider bu.
Ama ben oraya girmeyeceğim.
Kendime yakın bulduğum taraftan anlatayım.
Başına gelenleri belki değiştiremezsin ama onlara verdiğin tepkiyi, reaksiyonu, davranışı seçebilirsin.
Bu da zaten deneyimi, yaşadığın olayı değiştiriyor.
Geçmişe bakışınla, geçmişindeki olayın, sendeki tesirini de değiştirebilirsin.
Sonra bu cümleyi bir de şu şekilde çevirirsek.
Hayat bir olma halidir.
Seçimlerimizi sürekli değişen bu olma halimize göre yapıyoruz biz.
Hava durumu gibiyiz. Bazen bulutlu bazen güneşliyiz.
Ama şans hiç değişmiyor.
O karakter hiç değişmiyor.
Hani böyle anlık gözleri falan dolduğunu görüyoruz bir çocuk gibi ama çok kısa sürede o stabil haline geri dönüyor.
Şimdi bu cümle ekranda yazarken bu son cümle.
Filmin de son sahnesinde adam bir gölün üstünde yani suyun üzerinde yürümeye başlıyor.
Film böyle bitiyor.
Bu son sahne gerçekten çok ilginç.
Umarım bu filmi izlersiniz ve bu son sahne sizde hangi düşünceleri uyandırdı, siz nasıl yorumluyorsunuz?
Bunu benimle de paylaşmanızı çok isterim.
Ben Zati, burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
