
Mükemmel Günlerin Formülü: Az Tüketim, Çok Üretim
3 Haziran 2024 · 12 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde “Perfect Days (Mükemmel Günler) filmini referans alarak sade ve yavaş tempolu yaşam üzerine konuşuyoruz. Hayatta gerçek ihtiyaçlarımızın ne kadar farkındayız? Küçük rutinler, basit ama keyifli anlar yaşamımızı nasıl besler? Tüketimi azaltıp üretkenliği arttırmak bizi daha güzel günlere ulaştırır mı? Hadi gelin birlikte düşünelim.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bu bölümü geçen sene vizyona giren Oscar adayı bir film olan Perfect Days yani Mükemmel Günler filmini izledikten sonra hazırlamaya karar verdim.
Bu filmin bana düşündürdükleri üzerine kafa görerken bende bazı farkındalıklar oluştu ve bunları sizinle paylaşmak istedim.
Hem de bu film bir Ben Saati'nizde izlemeniz için bir öneri olsun size.
Hadi gelin beni oldukça etkileyen Perfect Days filminden başlayalım.
Film 2023 yapımı ama ben daha yeni izleme fırsatı buldum.
Sakin akan bir film olduğunu söylemişlerdi.
Uygun bir zamanı kolluyordum açıkçası.
Hadi şu gün izleyeyim, bugün izleyeyim derken bir yıl geçmiş neredeyse.
Sizde de olur mu böyle? Bazı filmleri izlemek için o filme uygun bir modda olmak istersiniz.
Mesela aksiyon veya macera türündeyse film, kimi zaman o vurdulu kırdılı sahneleri kafanız götürür, kimi zaman götürmez.
Bir süre sadece belirli dijital platformlarda yayınlandı film.
O yüzden de izlemedim açıkçası ama şu günlerde artık internete rahatlıkla ulaşılıp izlenebilir.
Anlatacaklarım biraz spoiler içeriyor.
Önden size söyleyeyim bunu.
İlk olarak filmin konusuna bakalım.
Mükemmel günlerin merkezinde hayatını Tokyo'daki umumi tuvaletleri temizleyerek kazanan Hirayama yer alıyor.
Hirayama orta yaşlı bir adam.
Karakterimiz zamanını günümüzün hızından uzakta, işten kalan vakitleri sevdiği kitapları okuyarak, 60'lı ve 70'li yılların rock klasiklerini dinleyerek bir de her gün çektiği fotoğrafları
tasnif ederek geçiriyor.
Minimal ama çok mutlu bir hayatı var.
İlk dikkatimi çeken şey adamın işini yani tuvalet temizleme işini çok önemsemesi.
Dünyanın en zor ve kirli işlerinden birini bu kadar özenerek muntazam yapması insanı cidden düşündürüyor.
Herhalde kimse evindeki tuvaleti öyle muntazam şekilde temizlemiyordur.
Onunla aynı vardiyada çalışan ikinci personel işi her gelişinde Hirayama'ya diyor ki ya bu kadar uğraşma kilenecek zaten.
Ve o diğer personel temizlik yaparken bir elinde telefon açıp video izliyor biraz da savsaklıyor işini.
Öte yandan Hirayama'nın iş yapma şeklini gördüğümde film boyunca aklıma şu söz gelip durdu.
İşini iyi yap. Kimse görmese de iyi yap.
İşini iyi yapmak kazancının karşılığı değil karakterinin yansımasıdır.
Kahramanın bu şekilde iş yapması açıkçası insanda ona karşı bir saygı da uyandırıyor.
Ayrıca Japonya'daki umumi tuvaletler ne kadar güzelmiş.
Kapısı kilitlenince cam buzlanıyor, açınca şeffaflaşıyor falan.
Gerçekten böyle mi acaba diye de düşünüyor insan bir noktada.
Hirayama'ya geri dönersek karakterimiz modern dünyanın karmaşasından uzak.
Kendi içsel dinginliğini bulmuş bir karakter.
Küçük rutinleriyle o kadar mutlu ve hayatından o kadar memnun ki.
Pek çok kişinin aksatarak ve sıkılarak yaptığı küçük işleri, alışkanlıkları o keyifle işine gösterdiği aynı özenle devam ettiriyor.
İş çıkışı hamama gidip yıkanıyor böyle güzelce.
Sonra hep gittiği bir lokanta var orada yemek yiyor.
Çamaşırhaneye bisikletiyle çamaşırlarını götürüp yıkatıyor.
Onları beklerken de kitapçıya gidip bir dolarlık yani indirim reyonundan gözüne kestirdiği kitabı alıp evine geçiyor.
Sonra da gece yatmadan önce küçük bir lambanın altında yakın gözlüğünü takıp dikkatle kitabını okuyor.
Bir hobisi var fotoğraf çekmek.
Daha çok doğayı gökyüzünü fotoğraflıyor.
Bunları da işte yıllara göre kutulara ayırıyor tasdifliyor.
Film o kadar sade ve huzurlu bir akışta ilerliyor ki.
Yani happy topu Hirayama'nın hayatını, günlük rutinlerini izliyoruz ama hipnoz olmuş gibi bizi bağlıyor film.
İzlerken hissettiğim duygu çoğunlukla huzurdu benim.
Ve Hirayama'nın o küçük dünyasındaki memnuniyeti benim ona nazaran büyük dünyamı ve memnuniyetsizliklerimi sorgulamama sebep oldu açıkçası.
Bunu da itiraf edeyim.
Yavaş tempolu bir yaşam acaba gün içinde görmezden geldiğimiz ve kaçırdığımız küçük ya da basit mutluluklara yeniden keşfetmemizi sağlar mı?
Ya da fark etmemizi sağlar mı?
Diye de kendi kendime sorular sordum açıkçası.
Aslına bakarsanız nasıl yaşamalıyız sorusunu bana çok fazla sorgulattı film.
Zaten yönetmenin de amacı bunu sorgulatmaktı bana kalırsa ve bunu çok güzel de başarmış.
sıradan bir hayatın bile ne kadar anlamlı olabileceğini, büyük olaylara ihtiyaç duymadan anlatmış.
Minimalist bir yaklaşımla hayatın küçük anlarının bile ne kadar değerli olabileceğini göstermeye çalışmış.
Dediğim gibi Hirayama'nın rutini izleyiciye huzur veren bir ritüel gibi işlenmiş.
Bu yönüyle yönetmeni oldukça başarılı buldum.
Zaten ödül de kazandı diye hatırlıyorum bu filmden dolayı.
Ayrıca yanlış da anlaşılmasın hani bu noktada bunu da ifade etmek isterim.
Küçük yaşamak başka güzelliklere tamah etmeyeceksin, daha lüks hobilerin olmayacak, hep azla yetineceksin gibi bir yerden söylemiyorum bunu.
Bence Hirayama ne istediğini çözmüş.
Neyden keyif aldığını anlamış.
Ve iş dışında o kadar temiz, düzgün giyiniyor ki.
Saçlarını tarıyor, bıyıklarını falan düzenli kesiyor.
Kendi de bakıyor yani yakışıklı bir adamda.
Onun bu kendine özeni yine ona saygı duymamız gerektiğini hissettiriyor insana.
Dikkatimi çeken bir diğer şey de az tüketiyor hirayama.
Ona yetecek kadarını tüketiyor.
Japonlarda minimal yaşam oldukça popüler bunu biliyoruz.
Sadeleşme bölümünde de minimalizme değinmiştik.
Oraya girmeyeceğim şu an ama bu bölümde ben biraz daha tüketim üzerinden de gidelim istiyorum.
Çünkü çok tüketmek bize iyi gelmiyor.
Bana kalırsa...
Neyi ne kadar tüketiyoruz bunun da farkında değiliz ve aşırı tüketim içinde zamanımızı da bize iyi gidecek şeyleri ve asıl ihtiyaçlarımızı da kaybediyoruz.
Hirayama gibi belki küçük anlardan keyif alacağız ama işte tüm bu tüketim çılgınlığı içinde o anları hızımız yüzünden biraz da tabii o anların tadını çıkaramıyoruz ya da onları önemseyemiyoruz.
Ben çocukken köyde yaşadım.
Çok erken kalkardım gün ağrırken.
Ne zorun vardı bilmiyorum o saatte kalkmak için ama havanın o sabah serinliği, günün ilk ışıklarının gökyüzünde dağılması, dağların üzerinden yayılması yani abartmıyorum bunları izlerdim
ve bu güzellikleri çocukken fark ederdim.
Eminim sizin de hayatınızın bir döneminde bir şekilde memnun olduğunuz küçük huzurlu anlarınız vardır.
Mutlu olduğunuz yerler vardır.
Siz de bir düşünün isterim burada.
Bunları hatırlamaya ihtiyacımız var gibi geliyor bana bazen.
Hatırlayıp o güzel anlardan daha çok yaşamalıyız.
Onları çoğaltmalıyız.
Şöyle bir yaklaşım var.
Bunu özellikle yabancı içerik üreticilerde sık görüyorum.
Less consume, more create.
Yani daha az tüket, daha çok üret.
Farkında değiliz.
İlla yemek içmek olarak düşünmeyin bu tüketmeyi.
Sürekli telefon ekranını kaydırmak suretiyle başka hayatları, gereksiz bir sürü bilgi çöpünü tüketiyoruz.
Kısa bir molamızda arkadaşlarla iki lafın belini kırarken dedikodu tüketiyoruz.
Ve evet çok yiyip içiyoruz.
Duygusal savrulmalarımızla baş edemeyip şekerli tatlı şeyleri tüketiyoruz.
Ve günün sonunda ben ne yaptım ki bugün değil çok yorulduğumuzu fark edip ama kayda değer bir şey yapmamanın üzüntüsüyle bahar dizisini açıp biraz kafamızı dağıtmak için yine bir şeyler tüketiyoruz.
Bu karmaşanın içinde gerçek ihtiyaçlarımızı maalesef ki göremiyoruz.
Hirayama'da fark ettiğim şey bu işte.
Kendi gerçek ihtiyaçlarını fark ediyor ki bu karakter filminin sonuna doğru anlıyoruz ki aslında çok zengin bir aileden geliyor.
Bir şey üretemiyorsak da biraz tüketmeden durabilsek mi acaba?
Bunu biraz denesek mi?
Belki Mozart gibi besteler üretmek ya da yeni icatlar ortaya çıkarmak değil bizden beklenen ama hayatın içinde bizim de ürettiğimiz şeyler var.
Bizde ne var bir baksak?
Yapabileceğimiz çok şey var aslında.
Belki çiçek yetiştirerek başlarız.
Sonra balkonda ya da bahçede kendi sebzelerimizi yetiştiririz.
Belki günlük yazmaya başlarız.
Zamanla hikayeler, denemeler ortaya çıkar.
Belki kendi kıyafetlerimizi, tarzımızı oluştururuz.
Örgörerek kendi yeleğimizi, kazağımızı tasarlarız.
Bakın hem ben saati aktivitesi bunlar hem de üretiyoruz işte.
İnsan ürettikçe içeride bir yerde iyi hissediyor.
Sanki bir şeyler iyileşiyor.
Kendini daha yetenekli, üretken, işe yarar, değerli görüyor.
Belki bu kendi ürettiğimiz şeylerle yaşam alanımızda da bir şeyleri sürdürülebilir hale getirebiliriz değil mi?
Daha az atık çıkarmayı hedefleyebiliriz.
Dünya sanki bize sınırsızca verilmiş bir kaynak gibi.
Hoyratça onu tüketiyoruz.
Dünyayı hoyratça yaşamaya gelmedik.
Dünyayı diğerleriyle bir süre paylaşıp sonra kalanlara onu bırakıp gideceğiz yani neticede.
Bir de şu tarafı var işin biz neyle meşgulsek ona dönüşüyoruz ya tükettiklerimize de biraz bu gözle bakarsak aslında geleceğimizi tahmin etmek de zor olmasa gerek.
Tüketimi azalttıkça tüketim asıl ihtiyaçlarımıza doğru yöneldikçe zamandan paradan da tasarruf edeceğiz ve kartların kölesi olmayacağız.
Bize pahalı gelen ama yapmayı çok istediğimiz şeyleri hayallerimizi gerçekleştirmek onlara yaklaşmak.
Biraz daha kolay gelecek. Gezmek mi istiyoruz?
Daha rahat gezeceğiz. Çalmak istediğimiz bir çalgı aleti var, enstrüman var belki.
Onu almak, onu edinmek daha kolaylaşacak.
Tüketimimiz biz ihtiyaçlarımızı fark ettikçe doğru alanlara kayacak.
Yani işin özeti bu.
Üretmeyi öğrenince ve ürettikçe belki başka alanlardan da kazancımız olacak.
Tek bir işe, istemediğimiz bir hayata mecbur kalmayacağız.
Bir cesaret gelecek bize.
Belki de bu kadar ileriye gitmek istemiyorsunuzdur.
Olabilir. Ama en azından eğer siz de hayatın koşturmacasından bir an olsun uzaklaşıp sadeliğin ve huzurun peşine düşmek istiyorsanız Perfect Days tam size göre bir film.
Bu bölümde anlattıklarımı bir de bu gözle izledikten sonra belki siz de kendi mükemmel günlerinizi bulabilirsiniz.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
