
Bazen insan sadece durup dinlenmek ister.
Her şey aynı gibi gelir ve içten içe bir sıkıntı büyür.
Öyle anlarda, küçük bir “tebdili mekân”…Manzarayı değiştirmek zihne de iyi gelebilir.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Geçen gün canım çok sıkıldı.
Hiçbir şey yapmak istemedim.
Aslında çalışmam da gerekiyordu.
Bunaldığımı hissettim.
Ne kitap okumak, işte ne film izlemek ya da ne arkadaşlarımla falan görüşmek.
Bunların hiçbirini yapmak istemedim.
Telefonuma bakıyorum, internete giriyorum.
Hep benzer şeyler. YouTube'a falan bakıyorum.
Bir video izleyeyim, havam değişsin, kafam dağılsın falan.
E algoritma aynı şeyleri gösteriyor.
Sanki sürekli aynı şeyleri yapıyorum.
Ki zaten öyle, aynı şeyleri yapıyoruz.
Yani rutinlerimize devam ettiriyoruz.
Ama o gün artık Ben Saati değil de ben günü yapmak istedim.
Çünkü hep böyle benzer yerlere baktıkça, benzer şeyleri yaptıkça insan bir süre sonra...
Kendini tekrar ediyor ve böyle çok bunaldığımda ben ki yaratıcılıktan.
Biraz böyle tıkandığında ne anlatsam, ne okusam, ne yapsam ki üretiyoruz çünkü sürekli bir şekilde ya da sorunlar oluyor onları çözmemiz gerekiyor.
Yaratıcılık yani bizim hayatımızın bir parçası.
Ben işte bazen böyle tıkanıyorum.
Hep aynı şeyleri düşünüyormuşum gibi geliyor, konuşuyormuşum gibi geliyor, okuyormuşum gibi, hep aynı yerden bakıyormuşum gibi.
Böyle tıkandığım zamanlar ben hemen manzaramı değiştirmeyi tercih ediyorum.
Şimdi şey diyecekler yani Elif gittiğin yere kafanı götürmüyor musun?
Evet götürüyorum. Eğer çok büyük bir sorunum varsa gittiğim yerde...
Maalesef o sorun beni hapsediyor.
Şöyle bir şey de var, şöyle bir gerçek de var.
Hani insan gördüğünden etkilenir, gördüğünü etkiler.
Birazcık gördüğüm şeyleri değiştirmem gerekiyordu.
Ve tebdili mekan olayı var ya hani mekan değiştirmek de çok önemli bence.
Ara ara bunu yapmak gerekiyor.
Hareket etmek gerekiyor aslında.
Pozisyon değiştirmek.
Hem o pozisyonu değiştirmekle beraber, hareket etmekle beraber hayatına baktığın yerde değişiyor.
Yani bunun için çok büyük tatillere, çok büyük seyahatlere gerek yok.
Evet çok... Güzel olursa yapabilirsek paramız varsa bütçemiz varsa filan ama bunu yapamıyorsak zamanımız az sadece paran var ama zamanın yok çalışıyorsun ya da sorumlulukların var bırakamıyorsun.
E o zaman ne yapacaksın?
Ben günü yapacaksın. Bu benim düşüncem.
Ben de bunu yaptım.
Yani yarım günlük bir vaktim vardı arkadaşlar.
Çok uzun bir girizgah oldu ama hızlandırayım biraz süreci.
23 Nisan günüydü galiba.
O gün çalışmıyorduk. Yani benim tabii başka derslerim de vardı.
Çalışacağım işler de vardı ama dedim ki işte öğleden sonrasına kadar ben bir gideyim kafamı dağıtayım.
Farklı bir şeyler deneyimleyeyim.
Hemen karşıya geçtim sabah erken uyandım Taksim'e gittim.
Orada İş Bankası'nın Resim Heykel Müzesi vardı.
Oradaki sergileri merak ediyordum.
Ki 23 Nisan olduğu için de zaten birçok sergi ücretsizdi.
Halk günü de oluyor bazı sergilerin ya da ben öğretmen olduğum için işte öğretmen izni de olabiliyor.
Öğretmenlere de böyle bir güzellik yapıyorlar.
Merak ettiğim sergiler vardı orada.
Zaten hep uzun süreli kalıcı olan süresiz sergiler de var.
Hatta Kaplumbağa terbiyesinin onun olduğu kattaki sergi zaten süresiz.
İstediğiniz zaman gidip görebiliyorsunuz.
Ama benim merak ettiğim Refik Anadolu'nun tabii ki dokunuşları vardı.
O renk geçişleri. Onu görmek istiyordum.
Refik Anadolu biliyorsunuz yapay zeka ile çok güzel dijital bir sergi gerçekleştiriyor.
Onun orada ufak bir sergisi vardı.
Onu gördüm. İkinci katta da zannediyorum Yan Yana isminde iki tane sergi vardı.
Bunlar biri Bedir-i Rahme Eyüpoğlu ve eşi Eren Eyüpoğlu'nun sergisiydi ki ben Bedir-i Rahme Eyüpoğlu'nun oğlunu şair olarak biliyordum.
Aynı zamanda ressam ve aktif olarak ressammış.
Bir sürü resim de yapıyormuş.
Hocalık da yapmış hatta.
Eşi Eren Eyüpoğlu'nun ressamı olduğunu bilmiyordum.
Onların ikisinin eserlerini orada gördüm.
Tek tek inceledim.
Hani böyle partnerinle aynı işi yapmak, sanatçı olmak, beraber resim yapmak bence çok güzel.
Hem bunu görmüş oldum.
Ama bir taraftan da Eren Eyüpoğlu'nun bir kadın sanatçının da, bir Türk kadın sanatçının da varlığını şahitlik etmek çok hoşuma gitti açıkçası.
Onun sanırım bir alt katında bir tane daha böyle çift ressam, onların eserleri sergileniyordu.
Melahat Üren ile Eşref Üren.
Bu isimleri ben bilmiyordum açıkçası.
Çok bilinen isimler değil.
Biliyorlardır belki sanat camiasında ama ben resimde bu kadar çok içli dışlı olmadığım için benim ayıbım aslında.
Çünkü Türk sanatında, Türk resim tarihinde bunlar önemli isimler.
Kaldı ki kadın sanatçılar.
Ben bu kadar kadın emekçinin olduğunu, sanat dalında olduğunu açıkçası bilmiyordum.
Benim ayıbım zaten. Geçenlerde bir yazar geldi okulumuza.
Zaten onunla da bir güzel bir söyleşi yapacağız sonra ben saatinde.
Bayıldım yani onun anlatımına, konuştuklarına falan böyle.
Çok güzel yerlere değindi.
Dedi ki öğrencilere ve bize hafızanızı kaybetmeyin.
Elimizde bir hafızamız kaldı.
Yani milli hafızamızı kaybetmemeliyiz.
Ben o sergiye gittiğimde ya birçok şeyi hani o milli hafızadaki birçok şeyi zaten bilmediğimi fark edince üzüldüm.
Ve oradaki insanların yani 1940'larda 50'lerde bu resimler yapılmış sergilenmiş bu insanlar ölmüş ama bu eserler yaşıyor.
Bizim şahitliğimize ihtiyaçları var.
Biz onları görmezsek ziyaret etmezsek hafızamıza yer etmezse onlar yok olur.
Bir süre sonra bizim da yok olacağımız gibi yani ve telefonla teknolojiyle bir sürü şeyle zaten oyunlarla filan bu milli hafıza kendi hafızamızla beraber yok edilmeye çalışıyor çalışılıyor işte bunlar bilinçli
şekilde yapılıyor biraz böyle bazı şeylerle yüzleşmiş oldum orada da önce çok farkındalıksız bir şekilde gezdim böyle inceledim Biraz okudum ama yeterli olmadı.
İnternette birazcık yolda gelirken bir saat süre geçtiği için, zaman geçtiği için birazcık araştırayım bari dedim.
Hani kimmiş bu kişiler, neler yapmışlar.
Hatta değişik ilginç dedikodular bile varmış aslında.
Eşlerinin gölgesi altında kalmış kadın ressamlarmış.
Bu bölümün ikincisi gelecek.
Bu ziyaret ettiğim sergilerle, müzelerle ilgili.
Bazı yorumlarım olacak. İki saatlik müze gezmek bize ne katar?
Bunu biraz farklı şekillerde ele almak istiyorum.
O yüzden bu bölümün devamı da olacak arkadaşlar.
Gelecek hafta diyebilirim.
Daha detaylı anlatmak istiyorum aslında.
Şunu da fark ettim.
Şimdi o kadar çok eser yapılmış ki.
O kadar çok resim yapılmış, bunlar birikmiş.
Bunun yanı sıra bu kadınlar şiirler yazmışlar, dergilere öyküler yazmışlar.
Çok hoşuma gitti. Kendini anlatmaya çalışan Türk kadınları.
Bunlar beni gerçekten çok etkiledi.
Üzüldüm, kendime de kızdım.
Neden bilmiyorum ben bu kadınları diye.
Sonrasında oradan çıktım Karaköy'e doğru böyle yürüdüm.
Zaten İstanbul'u bilenler biliyordur.
Yani Taksim'den böyle aşağı doğru gittiğinizde kulaklığımı taktım, kahvemi aldım.
Karaköy sokaklarına dolaşarak Galata Kulesi'nde şöyle bir...
Uzaktan bakarak, yanından geçerek ve kafamı kaldırıp bakarak bir süre geçirdim orada.
Dolaştım, kafamı dinledim, düşündüm.
Sonra ikinci sergiye doğru yol aldım.
Orada zaten İstanbul Modern, Galaport'un yanında İstanbul Modern var.
Orada da biraz da modern sanatta neler yapılmış onlara bakmak istedim.
23 Nisan dolayısıyla oradaki sergiler de ücretsiz.
Zaten Perşembe günleri galiba halk günü oluyor aklınızda olsun.
Belli saatler aralığında 10 ile 2 arası oradaki müze sergi onlar da ücretsiz oluyor.
Çocuklarınızla falan gidebilirsiniz ki o gün zaten bir sürü çocuk vardı.
Yani modern sanatı bir çocuk gözüyle incelemek benim için çok ilginç bir deneyimdi.
Çünkü ben modern sanattan çok anlamıyorum.
Yani değişik değişik fotoğraflar çekiliyor.
Yani değişik materyallerden sanat adı altında bir...
şeyler üretiliyor ve ben bunu çok anlayamıyorum.
Hatta bana biraz ürkütücü geliyor modern sanat.
O figürler, insan figürleri, bazen o değişik fotoğraflar, korkutucu fotoğraflar bunu biraz dijitalde de yapıyorlar.
Sesli, görsel koyabilirsem o görselleri belki buraya koyarım.
Ama zaten şey yapmıştım, bir vlog çekmiştim ben zaten.
Sayfasını da görebilirsiniz Instagram'da.
Ben çok anlamlandıramıyorum ama orada çocukların Nasıl o resimleri, fotoğrafları incelediğini şöyle bir arkadan gözlemledim.
Kıkır kıkır gülüyorlar ya çocuklar birbirlerine.
Bakıp böyle yorumlar yapıyorlar o fotoğraflarla ilgili, benim anlam veremediğim fotoğraflarla ilgili.
Çok hoşuma gitti onların da orada işte o resimleri, incelemeleri falan.
Modern sanatı ben zaten anlamıyorum ama onlar demek ki bir şekilde kendilerince yorumluyorlar.
O çocuksun merakı, neşeyi de kaybetmemek lazım.
Orada benim dikkatimi çeken büyük sergilerden bir tanesi Semiha Berksoy'un sergisiydi.
Bu ismi ben bilmiyordum açıkçası.
Yine benim ayıbım. Nazım Hikmet'in arkadaşı ve aşık olduğu kadınlardan birisi ama bunlardan daha fazla ve daha iyi sıfatları var.
Türkiye'nin ilk opera kadın sanatçısı ve yurt dışında da Türk sinemasını temsil eden kadın aktörlerden bir tanesi.
Çok önemli bir isim. Aynı zamanda ressammış.
Yaptığı resimleri falan gördüm orada.
Çok hoşuma gitti. Çok ilginç.
Çok ayrık. Yani o dönemde yine...
Bu 1940-50 o yıllarda galiba yanlış hatırlamıyorsam bir insanın ruhu nasıl bu kadar renkli olabilir onu görüyorsunuz ve o da çok fazla üretmiş, yazmış mektuplar, şiirler,
resimler o kendi ruhunu bir şekilde yansıtmış ki annesini yanlış hatırlamıyorsam küçük yaşta kaybetmiş ve bir şekilde sanat okulundan mezun olmuş.
Bunları da yine ikinci bölümde anlatacağım.
Bazı dedikodular da var sanat camiasında o zamanlarda da.
Yani nasıl bu insanlar arka planda kalmış bilmiyorum.
TRT'de filan da videoları var.
Hoşuma gitti açıkçası.
Dediğim gibi çok fazla üretim var.
O zamanlarda insanlar vakitlerini bir şekilde değerlendirmişler.
Aslında vakit yok değil ya.
Biz vaktin esiri olmuşuz.
Onlar sahibiymiş dediğim gibi.
Ben anlatırken bile sesim ne kadar değişti.
Benim manzaram değiştiğinde canlanıyorum aslında.
Sürekli de böyle yer değişikliği, sürekli gezmek, tozmak değil benim buradaki kastım.
Bir şekilde ben yeni şeyler öğrendim.
Ve bizim milli hafızamızda neler var onları bir yokladım.
Gördüklerim beni etkiledi bakın.
Yani ben onları etkilemedim onlar beni etkiledi.
Haklarında biraz da araştırma yaptığımda...
İlham da buldum. Yani Türk sanat resim tarihinde kadınların ne kadar güçlü olduğunu, orada da güçlü olduğunu ama maalesef bazı ki en yakınları olan erkeklerin gölgeleri
arkasında, gölgeleri altında kaldığını da görmek beni çok üzdü.
Bunları ikinci bölümde anlatacağım zaten size.
Yani arkadaşlar buradan şunu söylemek istiyorum.
Gerçi şeyi bitireyim. Önce bir çizdiğim yol haritasını bitireyim.
Bu sergiden sonra da küçük bir kafeye gittim.
Karaköy'de yine kahve içtim.
Bu gözlenmediklerimi düşündüm.
Kafa dinledim. Yorulmuştum zaten.
Rüzgarlı bir gündü. Ardından da vapura bindim.
Vapur gerçekten de İstanbul'u, İstanbul'u yapan şeylerden bir tanesi.
Dünyanın en güzel şehirlerinden biri İstanbul.
Ki pek çok kişi için de en güzeli.
Ne kadar kirlilik olsa da, ne kadar kalabalık olsa da.
Vapur insana çok iyi geliyor.
Vapurda da çekimler yapmıştım aslında.
Sayfamda vardı. Biraz böyle kafa dağıtmalı.
Öğrenmeli bir gündü.
Ben günüydü. Saat 3 gibi 3 buçuk gibi pardon 3 buçukta evdeydim ki benim bu gittiğim yerler evime uzak yerler.
Hızlı bir plan yapı yaptığınızda sabah erken kalktığınızda insanlar daha yola çıkmadan yani o kalabalığa girmeden ki 23 Nisan günü herkes ana baba günü gibi yani herkes dışarıdaydı.
Ben bir plan yaptım.
Yarım günlük bir ben günü planı yaptım.
Manzaramı değiştirdim.
Gerçekten bana çok iyi geldi.
Siz de küçük bir yerde yaşayabilirsiniz ama illaki o yerin de öğrenilecek ya da farklılığım tarihinde, sanatında.
Yani mutlaka orada sizi etkileyecek, görmeniz gereken yerler vardır.
Ufak bir planla aslında böyle bir güzel organizasyon yapılabilir.
Eve geldiğimde üç buçuk filandı.
Hemen yapmam gereken işlere başladım.
Ama zihnimde o kadar çok böyle yeni nöral ağlar oluşmuştu ki.
Ve keyfim de yerine geldi açıkçası.
Sizinle de bunu paylaşmak istedim.
Canınız sıkılıyorsa, huzurunuz yerinde değilse, kafanız başınız rahat değilse arada tebdil mekanda bulunmak, manzarayı değiştirmek, yeni şeyler öğrenmek gerçekten de insana iyi geliyor.
Bu bölüm burada sona eriyor.
Kendinize çok iyi bakın. Çok sevgiler.
Selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
