
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde, yanlış kişilere gösterdiğimiz sınırsız anlayışın zamanla nasıl bir beklentiye dönüştüğünü, insanlara bize nasıl davranabileceklerini farkında olmadan öğretip öğretmediğimizi konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Yanlış kişilere haddinden fazla tolerans göstermek, farkında olmadan onlara bize nasıl davranabileceklerini öğretmek anlamına geliyor.
Şimdi ben bu cümleyi geçenlerde Substack sitesinde bir yazıyı okurken denk geldim.
Ayşe Baykal'ın yazısıydı.
Biraz düşündürdü beni bu cümle.
Kendi hayatımı düşünmeye başladım.
Acaba gerçekten insanlara bize nasıl davranacaklarını biz mi öğretiyoruz ya da ben şimdiye kadar böyle mi yaptım?
Cevap zaten hani ne olacak evet değil mi?
Hani her gün farkında olsak da olmasak da çevremizdeki insanlara bir şeyler öğretiyoruz biz.
Hal diliyle bir şeyler öğretiyoruz.
Gösterdiğimiz tepkilerle, çizdiğimiz sınırlarla ya da çizemediğimiz sınırlarla.
İnsanlar çoğu zaman söylediklerimizden çok izin verdiklerimizi öğreniyor arkadaşlar.
Ne kadar alan açıyoruz, neye izin veriyoruz, neye izin vermiyoruz?
Daha çok bunlar hani söylemden çok eyleme bakarak davranıyorlar.
Çocuklarımız bile öyle değil mi?
Hani söylediğimizde yaptığımız tutmadığında bizim yaptığımızı yapmaya başlıyorlar çocuklarımızda.
Ya da bizi örnek gören kişiler.
Bir arkadaşınız düşünün sürekli son dakika planları iptal ediyor.
Ama siz de her seferinde ya olsun önemli değil diyorsunuz.
Hani esnek olmaya çalışıyorsunuz.
Bir taraftan da rezilyansı yani dayanıklılığı güçlendirmeye çalışıyoruz ya.
Böyle iptaller hani böyle son dakika değişimlerine de alışmamız gerekiyor aslında.
Esnekliği ve dayanıklılığı da güçlendirmek için biraz da spontane.
Akışta gelen ne varsa bunları kabul etmek de önemli.
Evet ama o birazcık artık ayrılıyor.
Yani bir insan sürekli seni böyle geçiştiriyorsa son dakika bir şeyleri iptal ediyor.
Bu senin hocan, mentorun bile olsa orada bir bakmak lazım.
Ne oluyor? Hani ilkinde gerçekten anlayış göstermek için önemli değil olsun diyorsun ama ikincisinde de, ikinci seferde aynı şeyi yaşıyorsan bu durum tekrar ettikçe karşımızdaki kişi şunu
öğreniyor aslında. Ben bunu yapabiliyorum çünkü bunun bir sonucu olmuyor.
Ya da iş yerindesiniz, mesainiz bitmiş.
Ama sizden böyle sürekli küçük küçük işler rica ediyorlar ve siz bir türlü oradan çıkamıyorsunuz.
Yani bu illa memuriyet olması gerekmiyor.
Herhangi esnaflıkta da herhangi çalıştığınız bir yerde de olabilir.
İlk başta yardım etmek istiyorsunuz.
Sonra bir kez daha oluyor aynı şey.
Yine o işler size kalıyor.
Yine sizden rica minnet bir şey istiyorlar.
Ama bir süre sonra o yardım yardım olmaktan çıkıyor ve sanki sizin görevinizmiş gibi görülmeye başlanıyor.
Hatta bazen sevdiklerimize, arkadaşlarımıza yaptığımız o jestler bile öyle.
Hani her hafta arıyorsanız birisini hani aileden, çevreden, akrabadan ya da belli günlerde arıyorsanız ve...
Siz aranmıyorsanız bir süre sonra bu sizin göreviniz haline geliyor ve yapmadığınızda işte beni aramadı diyebiliyorlar.
Bir de şöyle bir şey var hani bu dedim yani işten bahsetmiştik iş yerindeki olaydan.
Bilinçli olarak da belki yapmıyorlar.
Sizden böyle küçük küçük işler rica ediyorlar ve siz orada iş bitirici bir şekilde davranıyorsunuz.
Onların oradaki hayatını kolaylaştırıyorsunuz ve bir süre sonra insan doğası sınırın nerede olduğunu işte orada deneyimleyerek öğreniyor.
Yani sizin görevinizmiş gibi size kalıyor.
Yani dediğim gibi hani hem iş yeri hem kendi hayatımızda da böyle.
Sıkıntı işte buralarda başlıyor arkadaşlar.
Küçük küçük dediğimiz noktalarda başlıyor.
Biz bazen o an hani huzur bozulmasın diye, tartışma çıkmasın, ayıp olur diye ya da hani boşver diyerek alttan alıyoruz.
Hani böyle durumlarda yaşanabiliyor.
Bir anlık rahatlık uğruna sessiz kalabiliyoruz belirli durumlarda.
Ama o sessizlik bazen karşımızdaki kişiye buraya kadar gelebilirsin, buraya kadar gelebilirsin, bu çizgiye kadar gelebilirsin mesajını veriyor.
Yani orada aslında sınır ihlali yaşıyoruz ama doğru tepkiyi göstermediğimiz için ses çıkarmayabiliriz.
Ben böyle bir iki yerde bunu yapamadım.
Bir arkadaşımla bir yeri gezmeye gitmiştim.
Çok üstüme geldi. Çok rahatsız oldum falan.
Sonra yeterince tepki gösteremediğimi sonradan fark ettim.
Ve sonrasında olaylar geçtikten sonra terapistimle konuştum bunu.
Dedi ki kendi agresyonundan korkuyorsun.
Yani aşırı tepki vermekten korktuğum için.
Hiç tepki veremiyorum ya da tepkim karşıdan anlaşılmıyor.
Bence ben tepki veriyorum ama karşıdan anlaşılmıyor.
Bazen de bunu yaşayabiliyoruz.
Bazen de işte hani aile arasında olur ya hani ayıp olur değil belki ama o anda huzur bozulmasın, tartışma çıkmasın diye alttan aldığımızda oluyor.
Bazen alınır zaten ama sürekli alttan alan tarafsak, sürekli sindirilen tarafsak bu artık şöyle oluyor.
Tamam sen yık ortalığı, her şeyi yak.
Her sözüne kır, dök.
Nasılsa işte Elif ses vermiyor.
Nasılsa Elif buna da okey verin.
Ya da şöyle olabiliyor. Ya ben çok öfkeliyim, öfke problemim var.
O anda gözüm görmüyor falan da diyorlar ya.
Hayır işte arkadaşım gözün görecek.
Yani ben uysalım diye, ben biraz daha mülahim bir karakterim diye senin her türlü çöpünü, kirini üstüme almak zorunda değilim.
Bana her şeyini atamazsın öyle.
İşte burada aslında birazcık bize de görev düşüyor.
Belki o an ses çıkaramadık ama sonrasında bir ortamda yani ben bundan rahatsızım da diyebiliriz.
O anda belki bunu söyleyemiyorsak da belki orada biraz daha sakin olarak cevap verip daha sonra da konuşabiliriz.
Ben bu hani...
İlk başta söylediğim cümleyi şöyle anladım.
O cümle neydi bir daha tekrar edeyim.
Yanlış kişilere haddinden fazla tolerans göstermek, farkında olmadan onlara bize nasıl davranabileceklerini öğretmek anlamına geliyor.
Ben şunu biraz da şöyle anladım.
Eğer yanlış kişilere gereğinden fazla anlayış gösterirse bir noktadan sonra o kişiler Elif zaten esnek biridir, affeder, kızmaz, sorun çıkarmaz diye düşünmeye başlayabilirler.
Nitekim zaten... Bunları da ben yaşadım.
Yani böyle düşünenler de oldu.
Başlangıçta anlayış olarak görülen şey zamanla beklentiye dönüşebilir.
Sonra da insanlar bunu bilinçli ya da bilinçsiz olarak kullanmaya başlarlar.
Ve işte o anlayışlılık ya da uyumluluk elbisesi insanın üzerinden çıkartması zor bir şeye dönüşüyor.
Yani sürekli giyinmek zorunda kaldığım bir elbise gibi oluyor.
Görev gibi kalıyor üstünde.
Ve kendimizden ödün vermeye başlıyoruz.
Biz de aslında bunu kanıksıyoruz, alışıyoruz, otomatik olarak bunu kabul ediyoruz.
O yüzden hani farkındalık dediğimiz şey zaten çok önemli.
Sınırlarımız yavaş yavaş ihlal ediliyor ama biz hala sorun çıkarmayayım diye susuyoruz falan.
Sonra da bunun bedelini sadece ilişkilerimizde değil bedenimize de ödemeye başlıyoruz arkadaşlar.
Mesela bazı kişilerde migren sorunu olur.
Uykusuz geceler, sürekli yorgunluk, mideye oturan o tanıdık o düğüm, sürekli yaşadığın o mide bulantısı ya da mide yanması.
Bunlar bedenimizin özellikle bağırsak sorunları falan da böyle.
Gerekir bağırsak problemleri falan da genelde bundan dolayı olur derler.
Yani bazen bedenimiz bizim dile getiremediğimiz o hayırı söylemeye çalışır.
Uzun süre migren yaşamış biri olarak ki artık çok şükür o sorunu hallettim.
O zamanlar o dönemler yani liseden tutun.
En az bir 20 sene bunu yaşadım herhalde.
Sonra sonra kendimi daha doğru ifade etmeye başlayıp biraz da nefes terapileriyle o ağrıyı biraz sağalttım.
O duyguları sağalttım ama ne gerek vardı yani bunu yaşamaya.
Ve birçok işte bunu yaşıyor maalesef.
Lütufkarlık gerçekten çok güzel bir özellik arkadaşlar.
Lütfetmek, yardımsever olmak, anlayış göstermek, affedebilmek çok kıymetli.
Biz aslında iyicil olarak, iyi niyetli olarak bunu yapmaya çalışıyoruz.
Ama lütufkarlığında bir sınırı olması gerekiyor.
Çünkü iyi insan olmakla kendini kullandırmak arasında ince bir çizgi var.
Şimdi lütuf kelimesini biz bazen böyle negatifinden anlıyoruz.
Hani şey gibi imaderiz ya lütfetti de geldi yaptı filan.
Evet gerçekten de o lütuf kelimesi düşündüğümüz gibi hani biraz iğneleme imanın dışında aslında güzel bir kelime.
Güzel bir anlamı var.
Bir tane film var arkadaşlar.
Bu konuya da çok uyuyor.
Benim çok sevdiğim bir oyuncu oynuyor Anne Hathaway.
Şeytan Marka Giyer filmi eski bir film hatta ikincisi de çıktı bu yeni dönemde.
Orada bir karakter var Andy işte Anne Hathaway'in oynadığı karakter.
İşe başladığında hatırlarsınız izleyenler vardır mutlaka herkese evet diyor.
Mesai saati yok özel hayatı yok sürekli daha fazlasını yapıyor tabi orada biraz kabul görme kaygısı da var.
Ve Miranda patronu bunu böyle kötü biri olduğu için değil belki ama Andy izin verdiği için normal kabul etmeye başlıyor.
Ve Andy sınırı koymaya başladığında ilişkileri değişmeye başlıyor.
Çünkü insanlar çoğu zaman bize nasıl davranacaklarını bölümün başında da söylediğim gibi bizim çizdiğimiz sınırdan öğreniyorlar.
Ve bazen de işte o kabul görme ihtiyacıyla bir yere ait olma o ihtiyaçlarla da biz bunu yapıyoruz.
Yani herkese evet diyoruz.
Biz o sınırı kendi sınırımıza ihlal ediyoruz.
Ve belki de insanlar bizi bir günde kullanmaya başlamıyor arkadaşlar.
Biz böyle küçük küçük verdiğimiz tavizlerle bunun normal olduğunu öğretiyoruz.
Yani öyle çok büyük ekstrem durumlara gerek yok.
Hayatımıza şöyle bir baktığımızda aslında o kadar da yani büyük reaksiyon gösterilen bir şey yaşamamışızdır.
Ama karşıdaki kişi bunu yine de öğrenmiştir.
Bir de bu konuyu düşünürken durumun bir de farklı bir tarafı daha var.
Madalyonun öbür yüzü.
Biraz burayı da konuşmak lazım.
Belki de bazen biz de başkalarının sınırlarını zorluyoruzdur arkadaşlar.
Çok sevdiğimiz bir arkadaşımızdan sürekli iyilik istiyoruzdur.
Annemize, kardeşimize, partnerimize ya da en yakın dostumuza nasıl olsa yapar diye tekrar tekrar onlara gidiyoruz, kapılarını çalıyoruz.
Evet, tabii ki samimiyet biraz bunu gerektirir.
İşimizi yaptırmak için biraz daha rica ediyoruz.
Hani kredimiz oluyor, hani kredim var o insanda deriz ya bir kez daha gideriz, bir kez daha gideriz.
Farkında olmadan onların sevgisini, anlayışını ve savrunu dediğim gibi bir kredi gibi harcıyoruz.
Oysa... Hani hiçbir insanın iyi niyeti sınırsız değil arkadaşlar.
Bir ilişkinin sağlam olması o ilişkide istediğimiz kadar talepte bulunabileceğimiz anlamına gelmiyor.
Burada çok hataya düşübiliyoruz.
Yani dengeyi kurmak çok önemli burada.
Son zamanlarda çok yakınımdaki birini gözlemlerken bunu daha net fark ettim.
Bir zamanlar işte herkese yetişmeye çalışıyordu.
Sürekli veren kişiydi. Sürekli anlayan, herkesi memnun etmeye çalışan biriydi.
Evet biraz huysuzdu ama yine de uyumlu olmak için sessiz kalan birisiydi.
Enerjisinin tabii ki fazlasıydı.
verdi, odağını kaptırdı, kaybetti.
Kendisi ikinci piyana atıldı kendi hayatında.
Çünkü yanlış insanlara hayır diyemedi.
Böyle yıllarca sürdü kendini bulması.
İnsanın zaten kendini bulması otuzlara falan hani tekabül ediyor ya genelde.
Ve odağı o farkındalıkla beraber kendisine yapılan yanlışları, kendisinin sesini çıkaramayışlarını, sınırlarını koruyamayışını falan bunları anladı bir şekilde.
Belki de hani bunları onaylanma kaygısıyla yapıyordu, kabul görme ihtiyacıyla filan da yapıyordu.
Bu insan şimdi o zamanki halinin tam tersi durumunda.
Yani hayatına giren herkese karşı aşırı sert, aşırı mesafeli ve gereğinden fazla savunmacı.
Çünkü anladı sınır ihlallerini, kendine yapılanları.
İşte ifrat tehdit olayı gibi yani bu sefer de gölge tarafıyla yaklaşıyor her şeye.
bir daha o dağını, merkezini kaybetmemek için bir daha hani başkaları sınırlarını ihlal etmesin diye bu sefer de aşırı reaksiyon gösteriyor, aşırı savunuyor.
İlk bakışta bunu böyle bencilik ya da hırs olarak yorumlamak mümkün.
Dışarıdan bakanlar bunu böyle düşünür ama biraz daha derine baktığımızda, biraz daha onu böyle incelediğimizde o kişiyi bunun yıllarca bastırılmış sınır ihlallerinin bir sonucu olduğunu da görüyoruz arkadaşlar.
Çünkü zamanında doğru kişilere değil yanlış kişilere evet dedi.
Şimdi de işte bunun acısını bazen hiç hak etmeyen hatta hayatına iyi niyetle giren o şekilde davranan insanlardan çıkartıyor bunun acısını.
Bu bana çok düşündürücü geliyor.
İşte ön yargılarımız nasıl oluşuyor?
Demek ki sınır koyamamanın bedeli sadece o an ödenmiyor arkadaşlar.
Bazen yıllar sonra bambaşka insanlara karşı kurduğumuz duvarlar olarak karşımıza çıkıyor.
Zamanında hayır diyemeyen biri gün geliyor en küçük isteğe bile sert tepki verebiliyor.
Hiç düşünmeden hayır diyor.
Aslında bugünkü öfkesi bugünün değil yıllarca biriktirdiği o kırgınlıkların sesi oluyor.
Ve bence bu yüzden sınır koymak sadece kendimizi korumak için değil, gelecekte başkalarını incitmemek için de önemli.
Sağlıklı bir çevre edinmek için de önemli.
Sağlıklı bir aile kurmak için de önemli.
Peki bunu nasıl fark ederiz?
Kendimize soru soracağız. Yaşadıklarımıza bakacağız.
Belki notları alacağız.
İşte bir ilişkinin ardından sürekli tükenmiş mi hissediyoruz?
Yorgun muyuz? Bedenimiz ne söylüyor bize?
Kendimizi bir gözlemleyeceğiz yani.
İlişkilerimizde, girdiğimiz ortamlarda biz ne hissediyoruz?
Bize ne iyi geliyor? Ne iyi gelmiyor?
Haftada kaç kez sorun çıkmasın diye istemediğimiz bir şeye evet diyoruz.
Bunlara bakacağız ya da tam tersini düşüneceğiz.
Ben kimin iyi niyetini fazla zorluyorum?
Kimin sevgisini ya da anlayışını böyle garanti gibi görüyorum?
Çünkü bazen sınır ihlal edilen kişi de biz oluyoruz.
İhlal eden kişi de. Yani iki türlü düşünmenizi isterim.
Ez cümle, lütufkarlık çok güzel bir özellik.
Ama bunun bir dozu olmalı, bunun bir sınırı olmalı.
Başlıkta da söylediğimiz gibi bölüm başlığında da sınırsız lütufkarlık bir süre sonra başkalarına yapılan bir iyilik olmaktan çıkıp insanın kendisine yaptığı bir ihmal haline gelebiliyor.
O yüzden ihmal etmeyelim, boşver bu sefer de öyle olsun demeyelim ve kendimize zaman zaman şu soruyu soralım isterim.
Ben insanlara bana nasıl davranabileceklerini...
Öğretiyor muyum? Yani ne öğretiyorum insanlara?
Benim davranışlarım onlara ne gösteriyor?
Ve daha da önemlisi onlara öğrettiğim şey gerçekten öğretmek istediğim şey mi?
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
