
Zaman zaman hepimiz saygısızlığa maruz kalabiliyoruz, değil mi? Doğal olarak sınırlarımız da ihlal edilebiliyor. Bazılarımız için böyle durumları yönetmek, iç sesimizi sakinleştirmek zor olabiliyor. Kendimizle ve çevremizle sınırlarımız ihlal edilmeden, öz saygımızı koruyarak nasıl daha sağlıklı ilişkiler kurabiliriz ve bunu nasıl sürekli kılabiliriz, bu bölümde konuşuyoruz.
…
Hiwell platformunu denemek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz:
https://hiwell.app/-e-bensaati
…
Ayrıca, %10 indirim kodumuz olan ‘bensaati10’u kullanmayı unutmayın.
---
Instagram:
https://www.instagram.com/ben_saati/
---
Bu bölüm "Hiwell" hakkında reklam içerir.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bir soruyla başlayalım mı bölüme?
Sevildiğiniz yerde mi kalırsınız?
Sayıldığınız yani saygı duyulduğunuz yerde mi?
Böyle bir ayrım yapmak aslında hoş değil tabii ki.
İdeali ikisinin birlikte olduğu ilişki elbette.
Ama zaman zaman hayat bizi seçim yapmak zorunda bırakabiliyor.
Peki soruya cevabınız ne olur?
Böyle bir ikilemde kaldığımda ben sanırım saygıyı seçerim.
Kırmızı çizgilerimiz vardır ya hayatta hani ilişkilerimizde.
Bunu sınırlarımız bölümünde de konuşmuştuk.
Dinleyenler hatırlayacaktır.
İşte benim ilişkilerde hiç tahammül edemediğim şey genelde saygısızlık oluyor.
Bugün hayatın her alanında bence çok önemli ve çoğu zaman da göz ardı edilen bir konu saygı.
Ve bu bölümde saygıyı konuşalım istedim.
Bu konuyla ilgili biraz okuma yapınca videolar da izleyince konunun kökeninde Daha derin mevzular çıktı.
Aşırı detaylarda boğmak istemem sizi.
Birlikte beyin fırtınası yapıyoruz, sesli düşünüyoruz, sohbet ediyoruz gibi dinlemenizi isterim bölümü.
Hayatınızı da bir taraftan gözden geçirirseniz, film şeridi gibi, kendinizle ilgili fark ettiğiniz şeyler olacaktır.
Bölüm sonunda yorumlarınızı mutlaka bekliyorum.
Konuya geri dönelim.
Bana göre insan sevildiği yerden ziyade sayıldığı yerde kalmak istiyor ya da oradaki ilişkiyi daha kolay devam ettirebiliyor.
Bir düşünelim mi? İş yerinde sürekli eleştirilen ve emekleri görmezden gelinen bir çalışan, ailesi tarafından sürekli küçümsenen bir genç, başarısının ve yeteneklerinin sadece sınav
notlarıyla belirlenen bir çocuk.
Tanıdık geldi mi size bunlar?
Bir de bunun şu versiyonu var.
Pişirdiği yemeği, yaptığı temizliği beğenilmeyen kız evlatlar ya da gelinler.
İlişkilerinde sürekli verici olan ama asla alamayan, takdiri, güzel sözü, lütuf gibi gören, desteklenmeyen, duygusal olarak yoksun ve yalnız bırakılan partnerler.
Bu insanlar yani bizler zamanla kendimizi nasıl hissederiz?
Hele ki zayıf noktalarımızla, korkularımızla alay ediliyor ya da küçümseniyorsak.
Saygı eksikliği özgüven kaybına ve ilişkilerde sorunlara yol açabiliyor.
Yani hiç de öyle basit bir mesele değil.
Saygının eksik olduğu bir toplumu düşünürsek kaos olmaması, çatışma çıkmaması mümkün değil değil mi?
Şimdi bölümü hazırlarken bir taraftan da aklımdan şöyle düşünceler geçiyor.
Ya insana saygı duymayı bilmeyeni ağaca, kuşa, böceğe saygı duy demek ne kadar gerçekçi?
Aslında toplum olarak ciddi bir sorunumuz var.
Saygı ama bunun özelinde asıl mesele sınır ihlalleri.
Bir sürü genç üniversiteye okumak için değil evden kaçmak için gidiyor.
Ya valla ben bile öyle yaptım zamanında.
Okumayı istiyordum işte bir meslek sahibi olayım bunlar tabii ki benim hedeflerimdi ama bir taraftan da kendi alanımı oluşturmak, sınırlarımı korumak, özerk olmak için de çok çabaladım.
Benim gibi düşünen çok fazla kişi var her iki cinste de.
Yani sadece bu kızlara özel bir şey değil.
Bunun bir de uç noktası var tabii.
Dışlandığı ve görülemediği için, saygı duyulmadığı, birey olarak var olamadığı için intihara kadar giden gençleri duyuyoruz.
Hiçbir şey olmasa da bazı yerlerde kendimizi huzursuz hissetmemiz bile bence çok can sıkıcı.
Bize iyilik olsun diye istemediğimiz şeylerin yapılması sınır ihlali.
Hayatımız... Seçimlerimiz, ilişkilerimiz hakkında böyle haldır huldur konuşulması, şaka yollu eleştirilmesi bile sınır ihlali.
Yaşadığımız kötü olaylardan ya da deneyimlerden belki de başarısızlıklardan sonra ben sana demiştim gibi ders öğüt niteliğinde söylenen her şey empati duygusunu
öldürdüğü gibi insan ilişkilerimizi de zedeliyor.
Çünkü saygının olmadığı ortamda kimse kendisi gibi olamaz, çekimsel ya da eğreti kalır.
Hepimizin zorlu olaylar karşısında dayanıklılığı yüksek olmayabilir, güçlü olmayabiliriz, hemen toparlanamayabiliriz.
İşte böyle anlarda yaşadığımız hissiyatı bazıları basitleştirir.
Aman kafana ne takıyorsun gibi söylemlerde bulunur.
Duygular insan için var değil mi?
Bazen öfkelenmeye, bazen ağlamaya, huzursuz olmaya da ihtiyaç var.
Bunun önemini vurgulayan bir animasyon filmi var.
Belki izlemişsinizdir.
Çok keyifli. İsmi Ters Yüz.
Geçenlerde de ikincisi çıktı.
Büyük küçük herkes bence izlemeli.
Böyle harika mesajları var filmin.
Filmin büyük bir kısmı Riley isminde bir çocuğun zihninde geçiyor.
Ve buradaki ana karakterler Riley'nin duyguları oluyor.
Neşe lider bir karakter.
Ve başlangıçta üzüntü karakterine hiç saygı duymuyor ve onun rolünü anlamıyor.
Diğer duyguları da böyle film boyunca hep kontrol etmek istiyor Neşe.
Ancak hikaye ilerledikçe üzüntünün de önemli bir rolü olduğunu ve bu duygunun Rale'nin hayatında yer almasının normal olduğunu fark ediyor.
Bu sadece olumlu duyguların değil tüm duyguların kabul edilmesi ve saygı duyulması gerektiğini gösteriyor filmde.
Riley'nin ailesi ve çevresindeki insanlar da saygı temasını vurguluyor.
Özellikle yeni bir şehre taşımanın getirdiği zorluklarla başa çıkarken, ailesinin ona nasıl yaklaştığını izlerken empati ve saygının önemini oldukça hissediyoruz film boyunca.
Bu filmi ailecek izleyin derim, izletirin derim arkadaşlar.
İkinci filmin daha başarılı olduğu söyleniyor ama ben henüz onu izleyemedim.
Şimdi gelelim. Biz neden saygı konusunda sınıfta kalıyoruz?
Toplum olarak bunun kökeni tabii ki aileye dayanıyor.
Şaşırdık mı? Hayır.
Daha çocukken özellik ihtiyacımız yeterince karşılanmayıp fikirlerimize yeterince saygı duyulmadığında, bize hata yapabilme yani hata yapma payı bırakılmadığında, başarısızlıklarımızdan
öğrenme hakkı tanınmadığında, kendi benliğimize, kendimize güvenebilmek için elimizde Bir veri bulamayız.
Ve bu noktada özgüvenli hissedebilmemiz çok zor.
Kendi yetersizliğimizden sürekli kuşku duyarken başkalarının fikirlerini daha önemli ve daha yeterli buluruz.
Çok acı değil mi? Özellikle de bakım verenlerimizin işte anne baba olur ya da aile büyüğü olur fikirlerini çok önemseriz.
Ama daha sonra yetişkin olduğumuzda bu şuna evrilir.
Seçim yaparken, inisiyatif alırken.
Acaba doğru mu yapıyorum diye onaylanma ihtiyacını çok sık duyarız.
30'a 40'a gelmişizdir.
Hala etrafımızdakilere, ebeveynlerimize göre işimizi, ilişkilerimizi, alışverişimizi yapıyoruzdur.
Daha küçücükken zihnimiz her şeye anlam vermeye çalışır ve bir sünger gibi her veriyi emer, çeker.
Kendimize ve insanları bizi büyütenlerin gözünden görürüz, onları sözlerinden tanırız o dönemde.
Ebeveynlerimizin tutumlarına göre de sevilen biri miyim, yeterli miyim, bana saygı duyuluyor mu, fikirlerime değer veriliyor mu bunların cevaplarını bize gösterilen muamele üzerinden
yorumlarız. Ve doğal olarak kimlik gelişimimiz de bundan etkilenir.
Yetişkin olduğumuz zaman bile burası bizim zayıf karnımız olarak kalabiliyor arkadaşlar.
Farkında olalım ya da olmayalım.
Kafka'da çok derin bir yetersizlik ve başarısızlık çukurunda bir adamdı.
Tıpkı Einstein gibi.
Yetersizlik hissi bölümünde bahsetmiştim ondan da.
Onun da babası, öğretmeni asla ona ve yapabileceklerine inanmıyordu.
Ve onların sesleri yani ebeveynlerinin sesleri maalesef ki zaman zaman Einstein'ın da Kafka'nın da kendi iç seslerini bastırmış.
Başarılı olsalar da kendilerini ailelerinin gözünden Hala bakmaya devam ettikleri için içten içe acı çekmişler.
Burada gözden kaçırdığımız bir şey var.
Çok önemli bence.
Konunun da başka bir tarafına geliyoruz.
Hadi diğerleri saygısızlık yapıyor tamam da kendine saygı duyan başkalarına da saygı duyar.
Sözüne binaen sorayım size.
Bizler kendimize ne kadar saygı duyuyoruz?
Bence asıl mesele bu.
Çünkü bir noktada dışarıyı kontrol etmek zor.
Hatta imkansız.
Peki biz bunun için ne yapabiliriz?
Sağlıklı ya da bilinçli bir ortamda büyümediysek ya da güvenli bağlarla bağlanamadıysak, hayata karşı hep şüpheli gözlerle mi bakacağız, bize saygısızlık edilmesine müsaade mi edeceğiz ya da onların
bu düşüncelerine biz de mi inanmaya devam edeceğiz?
Ancak sıklıkla kendimizi hatırlatmamız gereken bir şey var.
Biz yetişkiniz.
İncilmiş olan yerler çocuk yanlarımız.
Yetişkin tarafımız incinmiş yanımıza rehberlik etmeye, bakım veren kimse artık anne babaysa onun tarafından gösterilmeyen şefkati, saygıyı ve desteği kendi kendimize vermeye ihtiyacımız
var. Karşılanmayan ihtiyaçlarımızı biz yetişkin olarak karşılamayı öğrenebiliriz.
Karşılanmamış ihtiyaçların telafisi başka aşklar, ilişkiler değil esasında.
İşe önce kendimize saygı duyarak başlayabiliriz.
Öz saygı kendinden şüphe duymanın ilacıdır.
Bunun için insanın önce sarıp sarmaladığı, çeyiz sandıklarına sakladığı kırgınlıklarıyla barışması gerekli.
Kendine yaklaşımını, kullandığı sürekli kusur gören, eleştiren, eksik arayan dilini ama en temelde hayata bakış şeklini revize etmeli.
Bu bazen çok yorucu olabiliyor ve bazen kendi başımıza başaramıyoruz, bocalıyoruz.
Bu da çok normal. Bu noktada destek almak, bizi bu eleştiren, yetersiz hissettiren bakışlar ve iç sesler altında kaybolmaktan korur.
Hayvel'in bünyesindeki bine aşkın uzman psikolog arasından ihtiyaçlarınıza ve bütçenize uygun bir uzman ile terapi yolculuğuna başlayabilir, kendinize böyle bir destekte bulunabilirsiniz.
Bu yolu yalnız yürümek zorunda değilsiniz.
Dünyanın neresinde olursanız olun, size uygun saatlerde ücretsiz ön görüşmeler yapabilir, Ve içinize en çok sinen uzman terapisi ile yolunuzda devam edebilirsiniz.
Ben saati 10 kodunu kullanarak indirdiğiniz Hayval uygulaması üzerinden indirim hakkınızı kullanmayı unutmayın.
Hani bazı pişmanlıklarımız vardır ya hayatta.
Keşke oraya gitmeseydim.
Keşke o okulu o bölümü okumasaydım.
Keşke o insanı hayatımda bunca sene tutmasaydım.
Keşke bana bunları yapmalarına izin vermeseydim.
Keşke onu değil şunu yapsaydım gibi gibi.
Bazı pişmanlıklar acısının büyüklüğüne göre unutulmuyor.
Bu konu üzerine takip ettiğim birisi sosyal medyada şöyle bir yazı yazmıştı.
Üç yıl önce yaptığın bir şey için pişman olma.
O gün o kararı veren kendine saygı duy.
O karar o zaman sana hizmet etti.
Yaşamda kötü diye bir şey yoktur.
Seçimler, olaylar vardır.
Bir de bunların sonucu vardır.
Bu sözler beni oldukça etkilemişti okuduğumda.
Kendine saygının bence ilk maddesi, geçmişte yaşananları kabule geçip eski seçimlerine, onları yapan kişiye saygı duymakla başlar.
Ben de yaklaşık bir seneden fazla ara ara destek alıyorum.
Benim de aşamadığım bir konuydu saygı konusu.
Kimsenin tavuğuna kış demem, neden bana bu şekilde davranılıyor diye sitem ettiğim bazı zamanlar oldu.
Ve o dönem öğrendiğim ve işime yarayan birkaç şey var.
Bölüm bitmeden onları da paylaşmak istiyorum.
Birincisi olayları kişiselleştirmemek.
Bakın bu bir yorum şeklidir ve hepimizin bu konudaki kaslarının güçlenmesi lazım.
Hayatı yorumlama şeklimiz hep kişiselleştirme üzerine ise çok sıkıntı oluyor.
Hani niyet okumak deriz ya onu bırakmak ve duygusallığı da biraz azaltmak.
Dört Anlaşma diye bir kitap vardı orada da geçiyordu bu madde.
Okuyanlar hatırlayacaktır.
Hiçbir şeyi kişisel algılama.
İkinci olarak İlişkilerde doğru pozisyon alabilmek.
Bu ne demek? Açıkçası bunu anlamakta ve uygulamakta biraz zorlandım.
Doğru pozisyon almak o anda ilişkilerinizde sizin hayrınıza olacak şekilde çıkar kelimesini kullanmak istemiyorum.
Sizin hayrınıza olacak şekilde ilişkilerinizi yürütebilmek adına uygun bir pozisyon davranış şekli alıp makul bir iletişim dilini kullanmak.
Ama bunun için kişiselleştirme yapmamamız gerekiyor.
Çünkü saygısızlık ya da sınır ihlali yaşadığımızda üstümüze alınırsak eğer yani kişiselleştirirsek dürtüsel tepki veririz.
Ve bu da hangi sonuca yol açar?
Haklı iken haksız oluruz.
Ve aşırı açıklama yapmadan yani fazla detay vermeden burada tabii ki iletişimin gücü önemli.
Rahatsızlığı dile getirip bırakmak.
Üçüncü olarak iletişim becerilerimizi güçlendirebilmek de diyebilirim.
İkinci maddeye binaen.
Bazı insanlar sınır ihlali yaparken mizahı kullanıyor.
Bu noktada karşılık vermek için yani sınırlarını gösterebilmek, onları çizerken de karşıyı birazcık geriye doğru itmek için mizahı da kullanabiliyor insanlar.
Aslında en güzeli o.
Ama herkes bunu yapamayabilir.
Özellikle duygusal ve dürtüsel davrananlar.
Bu yüzden hani mizah konusu, mizahı nasıl kullanabiliriz?
İletişim dilimize nasıl bunu ekleyebiliriz?
Bunun küçük küçük böyle pratiklerini yapabiliriz.
Bununla ilgili videolar da izleyebiliriz.
Bu da çok güçlü bir araç olacaktır bizim için.
Bir de bizim de diğer insanların sınırlarını anlamamız gerekli bana kalırsa.
Yani hep kendi alanımızı korumakla meşgulüz.
Belki bizim de ihlerlerimiz vardır.
Belki bizim de saygı duymadığımız, çizgiyi aştığımız noktalar vardır.
O yüzden şapkayı çıkarıp önümüze de koymak gerekir.
Biz ne yapıyoruz? Yaptığımız yanlışlar neler?
Saygı demişken şuraya da işaret etmek istiyorum.
Tabiata, yaşam alanına, kuşağa, böceğe, ağaca da saygı duymak, onların hakkını da korumak insana saygı kadar önemli bence.
İnsan kendisine nasıl muamelede bulunmasını isterse bence bir noktada vermesi gereken, yansıtması gereken de öyle olmalı dışarıya karşı.
Yaşama saygı, canlılığa saygı çok daha katmanlı ve Bizim üzerine iyi düşünmemiz, bu konuda farkındalığımızı da yükseltmemiz gereken bir konu.
Saygı aslında hepimizi bir çatı altında toplayacak birleştirici de bir kavram.
Bölümü Balzac'ın bir sözüyle bitirelim.
Saygı küçüğü de büyüğü de aynı ölçüde koruyan bir settir.
Hiç kimse küçülmüş olmaz böylece.
Ve evet başlıkta da söylediğimiz gibi biraz saygı lütfen.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
