
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde sizi , sevgili Bahar Eriş’in okuyucusuna cesaret veren “Korkmasaydın Ne Yapardın?” adlı kitabından iki öyküyle buluşturuyorum. İnsanın zor zamanlarda adeta sırtını sıvazlayan bu güzel eserin isminden yola çıkarak kendimize sık sık şu soruyu soralım mı: Korkmasaydın Ne Yapardın?
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Korkmasaydın ne yapardın?
Bu soruyu kendinize hiç sordunuz mu?
Korkmasaydın o işte çalışır mıydın?
Korkmasaydın öyle giyinir miydin?
Korkmasaydın o mesajı atar mıydın?
Korkmasaydın o ilişkiden çıkar mıydın?
Korkmasaydın o eğitimi alır mıydın?
Korkmasaydın kendi başına yurt dışına çıkar mıydın?
Şeklinde devam edebilir bu sorular.
Sorunun başını ya da sonunu kendinize göre uyarlayabilirsiniz arkadaşlar.
Korkup yapmadıklarımız veya korktuğumuz için yaptıklarımızla hayatımız bugüne kadar şekillendi durdu.
Sonuçları kimi zaman bizi korudu belki bir şeylerden, kimi zaman tadımız kaçtı.
İnsan kararlarını kendi verince, kendi seçince yolunu, sonucu olumsuz olsa da bunu anlayabiliyor.
Daha kolay kabule geçebiliyor ama dış faktörler ve korkular sebebiyle istediğimiz yolu seçemediğimizde, seçmediğimizde sonuçlarında daha fazla kurban hissedebiliyoruz.
Durumu kabul etmek bizim için zor oluyor çünkü pişmanlık ağır basıyor çoğu zaman.
Keşke kendime rağmen öyle yapmasaydım dediğimiz oluyor.
Hani hayatta en iyi versiyonumuza ya da daha iyi versiyonumuza ulaşmak, onu var etmek adına ilerlemeliyiz, büyümeliyiz.
Hani diyoruz ya bunları.
İşte bunun için aksiyona geçmek kadar cesur olmak da gerekiyor.
Korkudan duraksadığımız anlarda sık sık bu soruyu kendimize sormalıyız.
Korkmasaydım ne yapardım?
Bu bölümde sizleri bu gereken cesareti çok doğal ve samimi bir üslupla bizleri aşılayan bir kitap ve onun yazarı ile tanıştırmak istiyorum.
Kitabımız bölümün de adını ondan aldığı gibi Korkmasaydın Ne Yapardın.
Yazarı da sevgili Dr.
Bahar Eriş. Kendisi ayrıca MomTalk'ın kurucusu.
Azimle çalışmanın, gayret edinmenin, cesur olmanın önemini anlatan böyle kısa kısa yaşanmışlıklar var kitapta.
Herkesin rahatça okuyabileceği, kendinden bir şeyler bulabileceği bir kitap.
Her şeyin kolay elde edilebilmesinin ve ulaşılmasının, influencerlığın özendirildiği şu çağda çalışmanın, emeğin, çabanın kıymetini bize bir kadının hatırlatması ayrıca da hoşuma gitti.
Çünkü Aksin'in örneğini çok sık görüyoruz.
Kitapta yer verilen başarı hikayeleri bazı yazarın anekdotlarıyla ve araştırmalarıyla bağ kurularak anlatılmış.
Bahar Eriş'in üslubunun doğallığı ve samimiliği cümlelerine o kadar yansımış ki okurken her tespitinde yorumunda tebessüm ettiğimi fark ettim ve biraz da bu yüzden size bu kitaptan bahsetmek
istedim. Dediğim gibi cesaret aşılayan bir kitap ve bence yazarı da oldukça cesur.
Şimdi size podcast konseptimizi biraz değiştirerek sesli kitap tadında bu kitaptan iki bölümü okuyacağım.
Okurken tevessüm ettiğim bana iyi gelen iki güzel öyküyü ve tabii kendi yorumlarımı da sizinle paylaşmak istiyorum.
Hadi başlayalım. Korkmasaydın ne yapardın?
Hayat kişinin cesareti oranında daralır ya da genişler diyor Anais'in.
Bu güzel alıntıyla başlamış yazar.
Çocukken üzerimizde iki bahis oynanır.
Birincisi büyüyünce ne olacak bu çocuk?
İkincisi büyüyünce ne olamayacak bu çocuk?
Bazen çocuğa da sorulur bu soru.
Büyüyünce ne olacaksın diye alınan cevaba göre yorumlar yapılır.
Ben de çocukken mahalle eşrafın büyüyünce ne olacak bahislerinden payımı aldım.
Anneanneme göre kulağım iyiydi.
Bir müzik aleti çalmalıydım.
Kardeşime göre asla şarkı söylememeliydim.
Müzik kariyerim için bana üç kelimelik bir önerisi vardı.
Lütfen artık sus.
Edebiyat öğretmenime göre kalemim kuvvetliydi.
Bir gün yazar olacaktım.
Arkadaşlarıma göre aman yazarlıkta para yok ki aç kalırdım.
Dershanedeki rehber öğretmenime göre fen testinde puanım yüksekti.
Mühendislik seçmeliydim.
Okuldaki fen öğretmenime göre bunu asla yapmamalıydım.
Bana göre yabancı dile aşıktım.
Simultane çevirmen olmalıydım.
Akrabalarıma göre simultane mimultane zengin çocukları içindi.
Bu kakafoniden geriye sadece kendi iç sesim ve yazar olacaksın diyen öğretmenimin sesi kaldı.
Bu iki ses içime yapıştı.
Diğer sesler zamanla uçtu gitti.
İnsan doğal yeteneğini seçmeyebilir ama hangi sesi duymak istediğini seçebilir.
Kaldı ki bu hayatta daha önemli olabilir.
Mesela bana Yazma, yeteneğin yok diyebilirler.
Haklı da olabilirler.
Gel gör ki ben o cümledeki ma ve yoku duymamayı seçerim.
Alırım o cümleyi, güzelce şuna çeviririm.
Yaz ki yeteneğin gelişsin.
Daha iyi yazmak için iki kat daha çok çalışırım.
En iyi olamam belki ama en iyi ben olurum.
Hepimizin kafasında iç ve dış seslerden oluşan bir radyo var.
Orada yayın yapan radyo istasyonlarını ve radyodaki sesleri seçemeyiz.
Ama sık sık dinleyeceğimiz istasyonu seçebiliriz.
Hayatta neyi duyduğuna ve neyi duymayı ısrarla reddettiğine bir bakmalı insan.
Stanford'daki ünlü konuşmasında Steve Jobs şunları söylüyordu.
Dışınızdaki seslerin yüksekliğinin içinizdeki sesi bastırmasına izin vermeyin.
Dışımızdaki sesler bağırırken iç sesimiz naiftir.
Sadece fısıldar.
Ona kulak kesilmemiz gerekir.
Senin içinde yüzeye çıkmayı bekleyen hangi sesler var?
İçindeki ben efem neler söylemeye çalışıyor hiç dinledin mi?
Peki senin varoluşsal çağrın ne?
Korkmasaydın ne yapardın?
Bu duymanızı istediğim ilk hikayeydi arkadaşlar.
Açıkçası üzerine biraz tefekkür etmek düşünmek istedim ben de.
Hayatta ilk gençlik yıllarımda yaptığım pek çok seçimi mesleğimde dahil olmak üzere dış sesleri dinleyerek yaptım.
Ne zaman ki kendi sesimi takip ettim ve girişimde bulundum bunun üzerine o iç sesime inanarak açıkçası biraz zorlandım.
Çünkü onaylanmayı da seven bir tarafım var maalesef pek çok insanda olduğu gibi.
Ama kendi seçtiklerim ilk başta beni yalnız kalmakla korkutsa da bana daha fazla hayatıma dair ümit ve huzur verdi.
Bunu canlı gönülden söyleyebilirim size.
Sizde durumlar nasıl?
Bir podcast vardı, bu hayatı izlemeye gelmedimdi ismi sanırım.
Bu hayatı izlemeye gelmedim cümlesi beni epey düşündürmüştü.
Korkmasaydık bu hayatın sadece izleyicisi olmadan hayata katılarak yaşayabilir miydik?
Ya da bu şu yaşımızda hala ne kadar mümkün?
Hadi biraz sınırları zorlayalım.
Bundan önceki bölümümüzde vazgeçmek konusu üzerine konuştuk.
Dinleyenler vardır hatırlarsınız.
Eğer korkumuzu da biraz idare edersek, biraz da cesur yanımızı çağırırsak ve içimizdeki sesin rehberliğine inanırsak bence çiçek açarız.
Gelelim ikinci hikayeye.
Bu bölümün ismi Kendine Ait Olmayan Bir Oda.
Yazar bu ismi Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda isimli kitabına atıfta bulunarak seçmiş bana kalırsa.
Virginia Woolf'u bilenler vardır belki.
Bu kadın, kadın bir yazar olmanın çok zor olduğu bir dönemde, 1900'lü yıllarda mı bahsediyorum, çok cesurca yazabilen biri.
Bu dipnotu da düşmek istedim.
Kendine Ait Bir Oda kitabında şöyle söylüyor.
Bir kadın kurmaca yazmak istiyorsa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.
Ve bu alıntıyla yazarımız başlamış hikayeye.
Kim olduğunu bilmediğin biri sokakta silahıyla ateş ederken tenis oynamaya devam edebiliyorsan buna konsantrasyon denir.
Bu sözlerin sahibi olan kız çocuğu yoksul ve tehlikeli bir ortamda büyümüştü.
O günlerde bu küçük kızın bir gün dünyaca ünlü bir tenisçi olacağına kimse inanmazdı.
Bu küçük kız kariyeri boyunca en çok Grand Slam şampiyonluğu elde eden tenisçi Serena Williams.
Bu Grand Slam dediğimiz şey Uluslararası Tenis Federasyonu'nun düzenlediği büyük turnuva oluyor arkadaşlar ve 4 kez bu şampiyonluğa ulaşmış Serena Williams.
Olağanüstü başarısında yaşadığı ortam ve o ortama bakış açısı önemli rol oynamıştı.
Tehlikenin kol gezdiği bir mahallede büyüyen Serena ailenin 5 kızından biriydi.
Bakın hikayenin asıl can alıcı kısmına geliyorum.
Çok yoksullar bunlar.
Beş kız kardeş aynı odada kalıyorlar.
Serena o günlere dair anılarını şöyle dile getiriyor.
Beş kız kardeş olarak dört yataklı bir odayı paylaşıyorduk.
Bir kişi açıkta kalıyordu.
En küçük olduğum için o kişi bendim.
İki ranza vardı. En büyüklerimiz Işe ve Tun üst katta yatıyordu.
Liu ve Venus de alt katta.
Her gece başka bir kardeşimin yanında yatıyordum.
Bu da bir hayat dersiydi.
Bu tarz bir durum aidiyet duygumu ya da kimliğimi altüst edebilirdi ama ben duruma öyle bakmıyordum.
Beni kardeşlerime yakınlaştıran bir durum olarak bakıyordum olaya.
Başka kız çocuklarında olmayan büyük bir hediye olarak görüyordum.
Bu olumsuz bir şey olabilirdi ama ben bunu olumlu görüyordum.
Peki siz nasıl görürdünüz arkadaşlar bu durumu?
Çocukken kendine ait bir yatağının olmaması herhalde insanın içini buruklaştıran bir şeydir.
Ama o şöyle bakmaya devam etmiş olaya.
Her gece farklı bir kardeşimin yanına kıvrılırdım.
Sonuçta aramızda özel bir bağ oluştu.
Hiçbir yere ait olmadığımı hissetmek yerine her yere ait hissediyordum.
Çok güç veren bir deneyimdi bu.
Bu deneyim başkalarıyla da gerçek, yakın, önemli ilişkiler kurmamı sağladı.
Ve bunu dörtle çarptım.
Ne şekilde ve nereye olursa olsun uyum sağladım.
Dünyaya bakmanın tuhaf bir yolu olabilir ama nihayetinde sağlıklı bir yolu bence.
Sürekli bir yataktan diğerine zıplamak bana şunu hatırlatıyordu.
Hiçbir şey sana hazır sunulmaz.
Kendi yatağım diyebileceğim bir yatak bile.
Bu deneyim bana ihtiyaç duyduğum şeye ulaşıp kendime ait bir şeye dönüştürmeyi ve her şeyden önce sahip olduklarımı en iyi şekilde değerlendirmeyi öğretti.
Burada yazar şöyle girmiş araya.
Zorluklar karşısında verdiğimiz tepki kısmen mizaçla ilgili.
Hayatta başına gelenlerden çok kim olduğun ve başına gelenlere nasıl tepki verdiğin önemli.
Sirina gibi olumlu tarafından mı bakıyorsun yoksa kaderine küsüp kapına mı çekiliyorsun?
Ben de çocukluğumu ve gençliğimi erkek kardeşim ve anneannemle aynı odada geçirdim.
26 yaşımda yurt dışında bir öğrenci yurdunda kalmaya başladığım döneme kadar kendime ait bir odam olmadı diyor yazarımız.
Yıllar içinde birkaç kez ev değiştirseler de onun yeri hep Ranza'nın üst katı olurmuş.
Burada yazarın vurgulamak istediği nokta şu.
Kendi sözleriyle devam edeyim.
Birçok insan Sirina'nın hikayesini okurken kız o kadar zor koşullara rağmen dünya çapında bir başarı yakalamış diye düşünebilir.
Bu cümledeki rağmen kelimesi bizi yanıltıyor.
Belki de bu zor koşullara rağmen değil de bu koşullar sayesinde bunları başarmış olabilir mi?
Ben de bugün geriye dönüp baktığımda hayatta sahip olamadıklarıma sahip olduklarım kadar şükrediyorum.
Paylaşmak zorunda olduğum o küçük odalar küçükken hoşlanmadığım ama yıllar sonra kıymetini anladığım değerli öğretmenler gibi hayattaki zorluklara karşı ortaya koyduğun her çaba bir gün mutlaka
meyvesini veriyor. Gün geliyor geçmişin offları iyi kilere dönüşüyor.
Bir bakıyorsun kendine ait olmayan bir oda kendine ait bir kitaba evriliyor.
Asıl mesele içe bakmak, odaklanmak ve derin düşünmek.
Kafamızın içinde, hayallerimiz için bir yuva yapmak.
Kafanın içinde kendine ait bir odan var mı?
Ben bu bölümü, bu hikayeyi okuduğumda arkadaşlar uzun zamandır aklıma gelmeyen çocukluk yıllarımı hatırladım.
Ben de bize ranza al diye babamı darlardım.
Çünkü yerde, yer yataklarında uyurduk.
Sobada bir evde, düşünün.
Koltuklar çok daha sonra alınmıştı ve annem evhamlı halinden dolayı gece soğuktan donarız diye düşünüp her gece üstümüzü örtmeye gelirdi.
Ve uyandırmamak için ışığı açmazdı ama o karanlıkta kendi de iyi göremediği için mutlaka ya bacağıma ya koluma ayağıma basardı.
Ne günlermiş. Bölüm biterken bu iki soruyu düşünelim mi?
Kafanın içinde kendine ait bir odan var mı?
Ve korkmasaydın bu oda nasıl bir oda olurdu?
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
