
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde kıskançlığın ardındaki gerçek ihtiyacı, imrenmeye dönüşen fark edişi ve bu duyguyu nasıl bir rehbere çevirebileceğimizi konuşuyoruz. ✨
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne, hoş geldiniz, ben Elif.
Bugün kabul etmesi kolay olmayan bir duygudan bahsetmek istiyorum.
Hepimize zaman zaman uğrayan, bazen içimizde saklanarak yaşayan, bazen konuştuğumuz ama çoğu zaman utandığımız bir duygu bu.
Kıskançlık. Eğer evliya değilsek ki değiliz, bu duygu hepimizde var.
Kimimiz ilişkide hissediyor bunu, kimimiz kariyerinde, kimimiz arkadaşlıkta.
Hatta bazen birinin enerjisini, ışığını bile kıskanırız.
Ama bunu dediğim gibi çoğu zaman söyleyemeyiz.
Çünkü kıskançlık kötü bir duygu gibi öğretilir bize.
Shakespeare kıskançlığı yeşil gözlü bir canavar olarak tanımlar Otello'da.
Ama biz bugün o canavar haline gelmeden kıskançlığın bize nasıl bir işaret, nasıl bir mesaj, bazen de nasıl bir rehber olabileceğini konuşacağız.
Kıskançlık aslında bazen zihnimizin bize şunu söyleme biçimidir.
Sen de bunu istiyorsun.
Birinin güzel bir şey başardığını gördüğümüzde beynimiz sadece onu böyle fark etmekle kalmıyor.
Kendi hayatımızı da aynı anda tartmaya başlıyor.
Zaten işler bu noktadan sonra karışıyor.
Aklımızda şu düşünceler ortaya çıkıyor.
Peki neden ben değilim?
Yetersiz miyim? Ben niye yapamadım?
Bu düşünceler suçluluk ve utançla karışıyor.
O yüzden çoğu insan kıskandığını bile kendini itiraf edemez.
Ve şöyle bir gerçek de var, zor gelse de bu duygu kendimizi anlamamıza da hizmet edebilir.
Henüz dile getirmediğimiz isteklerimizi, hayallerimizi, hedeflerimizi bize gösterir.
Yani kıskançlık eksikliğimizi göstermek için değil, ihtiyacımızı söylemek için ortaya çıkar.
Mesela bir dizi vardı ismi Fleabag, izleyenler vardır belki hatırlar.
Ana karakter, Waller Bridge'di galiba ismi, ablası Clary'i böyle sürekli gizli bir hayranlık ve kıskançlık karışımı bir duyguyla izler.
Claire ablası daha derli toplu, daha kararlı, daha başarmış gibidir.
Ama hikaye ilerledikçe görürüz ki ana karakterin ablasını kıskanmasının nedeni onun hayatının böyle mükemmel olması değil.
Aslında karakterimiz kendisi gibi davranma özgürlüğünü aramaktadır.
Onu kıskanmıştır. Kıskançlık burada.
Ben de bütün bu dağınıklığımla kabul edilmek istiyorum der.
Bu duygu bazen en gizli ihtiyacımızın da sezgisel bir işaretidir.
Ben de görünmek istiyorum, ben de olduğum gibi kabul etmek istiyorum ve daha derin bir şeyde işaret ediyor burada içsel bir özleme.
Bir parantez açmak istiyorum.
Kıskanmak denilince ilk akla gelen çoğu zaman ikili ilişkilerde partner ilişkisindeki kıskançlık olabiliyor.
Hani sen eşini kıskanıyorsan özgüvenin yoktur falan gibi böyle söylemler ortaya konuyor ve kıskandıran kişinin davranışları da normalize ediliyor.
Ben burada uzman falan değilim ama okuduğum, izlediğim, dinlediğim kadarıyla ve kendi deneyimlerimi de referans alırsam kıskançlık kötü bir duygu değil.
Onun nasıl yönettiğimiz, onunla nasıl başa çıktığımız önemli.
Eşimizin, kardeşimizin artık kimi kıskanıyorsak, telefonunu karıştırmaya kadar gidiyorsa bu mesele, sınır ihlali yaptırıyorsa bize burada bir durmamız lazım.
Demek ki bizi çok işgal ediyor bu duygu, haset, kıskançlık.
Bu ilişkiyi de gözden geçirmekte fayda var.
Eğer hasta değilsek, karşılıklı olarak yani partnerimiz de normalse, biz de normalsek, psikolojik olarak da ediyorum yine ve çok sık bu duyguya giriyorsak o zaman ilişkinin problemi kıskançlık değil, güvendir.
Partnerim bana gerekli güveni sağlamıyordur ve bunun benim özgüvenimle o kadar da ilgisi yoktur.
Bağlantısı vardır ama o kadar da ilgisi yoktur.
Belki şununla ilgisi vardır.
Ben güven problemi yaşadığım, güvenmediğim ve önüme böyle ufak ufak bununla ilgili ipuçları düşen biriyle neden hala birlikteyim?
O kişi bana niye güven vermiyor?
Ben acaba güvenemeyen birisi miyim?
Bende bir sıkıntı mı var?
Yani iki tarafı da ilişkiyi, eşimizi, sevgilimizi gözden geçirirken kendimizi de kayırmadan bir bakmak lazım bence.
Oğuz Atay'ın bir sözü vardı.
Nereden başlıyorduk?
Önce seviyor muyduk yoksa...
Önce güveniyor muyduk diye ben çok severim.
Bunu düşündürdü bana. Bu güven konusunu başka bir bölümde daha detaylı anlatayım ben.
Biraz da içimi dökerim.
Parantezi burada kapatayım.
Devam ediyoruz. Kıskançlık bizi bazen çok görünür şekilde karşılaştırmaya sürükler.
Bir yanda biz, bir yanda başkalarının bize yansıyan versiyonları.
Burada çok önemli bir ayrım var.
Biz iç dünyamızın tamamını biliyoruz ama başkalarının hayatını yalnızca vitrinden görüyoruz değil mi?
Vitrinden izliyoruz onu.
Bir tane belgesel vardı Social Dilemma isminde onu da mutlaka izleyin.
Herkesin hayatını başkalarının en iyi anlarıyla kıyaslıyoruz diye bir cümle var orada.
Kıyasladığımız şey hep başka insanların en iyi anları, en iyi halleri.
Hani Instagram ve Realite ikisi çok farklı.
Ve bu aslında...
Haksız bir yarış.
Biz sahne arkasındayız onlar sahnede.
Bir maratonda olduğumuzu düşünürsek siz daha yeni ısınmaya başlamışsınız.
Başkası o finish çizgisinde gülümserken fotoğraf çektiriyor.
Biz onu görüyoruz ve bunun aynı yarışı olduğunu düşünüyoruz.
İşte kıskançlık tam da burada.
Eğer o yapabiliyorsa ben neden değil diye soruyor.
Bu soru aslında çok değerli ama tonu çok önemli.
Eğer öfkeyle soruyorsak yıkıcı.
Eğer merakla soruyorsak geliştirir.
Şimdi imrenme konusuna geçersek, imrenmek de kıskançlığın zehirsiz halidir.
Bu daha sağlıklı, daha normal.
Kıskançlık genelde şunu der, onun var benim yok ama imrenme şöyle der, onun var demek ki bu yapılabilir ve ben de bunu kendi yolumda, kendi hızımda yapabilirim.
Ve dönüşüm de burada başlıyor sevgili dostlar.
Kıskançlığın o yıkıcılığı burada iyi bir şeye dönüşüyor.
Kıskanç hissettiğimiz, bu duyguyu haset hissettiğimiz, böyle içimizin böyle kıpır kıpır kıpraştığı bir anda şunu sorabiliriz kendimize.
Burada tam olarak neyden etkilendim?
Mesela birinin ilişkisinin çok huzurlu olduğunu görünce kıskanıyorsak belki biz de bağ kurmak, yakınlık, güven istiyoruzdur.
Bu onun ilişkisine göz dikmek değildir.
Bu bizim kendi iç ihtiyacımızı fark etmektir.
Özellikle romantik dizilerde gördüğümüz çiftler hayatın böyle mükemmel kurgulanmış versiyonlarını bize sunar.
Ama yok öyle bir dünya.
Başkasının vitrinine bakıyoruz.
Hala en iyi anlarına bakıyoruz.
Burada hataya düşmeyelim.
Bana ne zaman oldu? Ne zamanlar oluyor?
Yaşıtlarım olan insanların çok güzel işler başardığını gördüğüm bir dönem vardı.
Otuzların başında oldu bu.
İş kuranlar, tanınanlar, hayal ettiğim gibi yaşayanlar, evliliklerini böyle başarıyla devam ettirenler, çok mutlu görünenler.
Sosyal medyada onları gördüğümde bir yandan onlar adına mutlu oluyordum, bir yandan da içimde böyle bir burukluk hissediyordum.
Bu o zamanlar daha gençken çok yıkıcıydı benim için.
Çok eksik hissediyordum kendimi ama sonra bu mentaliteyi değiştirmeye başladım.
Zaten sosyal medya işi yapıyorum.
Yani kıyaslamamam, kıskanç hissetmemem mümkün değil ki.
Ama dedim ki bunun beni yıkmasına izin vermiyorum.
Çünkü bu şekilde, bu platformda sürdürülebilir bir şekilde var olamam.
Beni yıpratır. Gelmişim 35'ye işte 36'ya.
Henüz aile kurmadım.
Yaşıtlarımdan özenebileceğim çok şey var.
Ama amor fatih, kaderini sev demişler.
Bulunduğum noktanın da eksiklerinin farkındayım.
Tam olan bir hayat var mı bilmiyorum.
Ama tadını çıkarmak, bu yaşımın, bu dönemin güzel taraflarına odaklanmak daha iyi geliyor bana.
Çünkü her zaman daha iyisi var.
Kıyas havuzunda benden daha iyi yaşayan her zaman birileri olacak.
Kendime şunu hatırlatmam gerekti.
O dönem çok sık böyle hatırlattım kendimi.
Başkasının başarısı benim başarısız olduğum anlamına gelmiyor.
Yani kıtlık kafasından çık.
Sadece sen başarılı olmayacaksın.
Bir sürü kişi mutlu olacak.
Onların da hakkı var yani.
Onların da kendi kişisel dünyalarında hak edişleri var, emekleri var.
Bunları göz ardı edemem ben.
Onlar da ilmek ilmek dokunmuşlardır belki hayatlarını.
Ve yavaş yavaş o duyguyu motivasyona dönüştürmeyi öğrendim diyebilirim.
Ara ara gene yokluyor tabii bunlar beni ama...
Yine tekrardan dengeleniyorum.
Kıyaslamak yerine kendi gelişime odaklandığımda zaten ilerlediğimi gördüğüm için tamam ben de yoldayım onlar da yolda.
Onlar biraz ön vaganlarda olsun sıkıntı yok.
İyiyiz güzeliz. Bu şekilde yol almak daha bana keyifli geliyor.
Şimdi bölüm bitirmeden son bir şey söyleyeyim.
Bir dahaki sefere herhangi bir konuda ya partner ilişkisi biraz daha farklı ama yine de aynı şeyi söyleyebilirim.
İçimiz böyle bir burkulduğunda, bir haset, bizi dürten bir duygu hissettiğimizde şu sorulara yöneltelim.
Tam olarak neyi kıskandım ben?
Dış görünüşü mü, imkanı mı, cesareti mi, duygusal bağı mı?
Ve bundan sonra bu duygunun altındaki gerçek ihtiyaç ne?
Bakın bu ihtiyaçla kendimizi tanıyoruz aslında.
Ve bu ihtiyaca doğru küçük bir adım atabilir miyim?
Not almak olabilir, bir telefon açmak olabilir, bir başvuruda bulunmak olabilir.
Adımın böyle büyüklüğü değil, yönü önemli.
Her zaman şunu savunuyorum, kendi hayatımda da yapmaya çalıştığım bir şey.
Kontrol edebileceğimiz şeylere bakmak, orada bir şeyleri değiştirmeye, iyileştirmeye çalışmak bizi duygusal olarak yıpranmaktan korur.
Kıskanmak ile ilgili bu bölümde size anlatacaklarım bu kadar sevgili dostlar.
Beni dinlerken sizin hakkınıza neler canlandı?
Kıskançlık sizin için nasıl bir duygu?
Onunla başa çıkabiliyor musunuz?
Yoksa bunu hiç hissetmiyor musunuz?
Yorumlarınızı merakla bekliyorum.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
