
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde japon çömlekçiliğinde kullanılan “Kintsugi” tekniği ve “Wabi-Sabi” felsefesinin ışında kusurlarımıza yaklaşım şeklimizi ele alıyoruz.
---
Instagram:
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Kendinize, hayatınıza farklı pencerelerden baktığınız oluyor mu hiç?
Mesela kusurlarınızdan.
Hayatımız boyunca mükemmel olmayı öğretirler bize.
Çocukluktan itibaren bir düzene, bir kalıba uymamız istenir.
Hatalardan kaçmamız, yanlışlarımızı törpülememiz gerektiği söylenir.
Kusurlarımızsa genelde saklamak istediğimiz şeylerdir.
Kilomuzu gizleyen kıyafetleri ve renkleri seçeriz.
Bir doğum lekemiz varsa onu kapatmak için bir ton makyaj yaparız.
Fakat hiç düşündük mü?
Ya kusurlarımız da bize bir şey anlatmaya çalışıyorsa?
Japon çömlekçiliğinde Kintsugi adında kırılan seramik eşyaları altınla onarma sanatı vardır.
Bu felsefede bir şey kırıldığında tamir edilir ve o çatlaklar altınla doldurulur.
Efsaneye göre 15.
yüzyılda Japonya'da Ashikaga Yoshimasa adında bir general yaşarmış.
Bir gün generalin çok değerli çay fincanı düşüp kırılmış.
General Fincanını tamir ettirmek için taa içine göndermiş.
Baya seviyormuş demek ki fincanını.
Fincan tamirden döndüğünde ne görsün?
Güzelim fincanın parçaları çirkin metal zımbalarla birleştirilmiş.
Bence korkunç görülmüştür.
Gördüğü manzaradan hiç hoşnut kalmayan general daha estetik tamir yöntemleri bulması için derhal emir vermiş.
Emir büyük yerden gelince sanatçılar vakit kaybetmeden işe koyulmuşlar.
Kırılmış seramik parçalarını birleştirirken birleşme yerini kamufle eden yapıştırıcılar yerine altın, gümüş, platin gibi değerli malzemeler kullanmışlar.
İşlem tamamlandığında fincanın kırık yerleri yok olmak yerine güz alıcı biçimde parlıyormuş.
Generalin memnuniyetsizliği de yeniden bir ruha kavuşan fincanıyla birlikte tamir olmuş.
Ünlü kintsuki tekniği işte böyle doğmuş arkadaşlar.
Ne kadar doğru bir hikaye bilinmez ama Japonların dillere destan seramik tekniği bugüne kadar ulaşmış.
Bu tekniğin felsefesinin özünde bir eşyanın tamirle o kırık halinin eskisinden de güzel olduğu düşüncesi var.
Yani kırılmak bir son, bozulma ya da değer yitimi değil, yeni ve daha değerli bir varolma hali.
Bir nevi kaderin ve değişimin kabulü de diyebiliriz.
Seramik kırıldığında Kintsugi ustası onu ilk haline döndürmeye çalışmak yerine kırık ve çatlağı altınla doldurarak kusuru vurgular.
Bu göz alıcı altın damarlar dikkati çömlekteki kırıklara çeker.
Ve böylece kusur değerini azaltmak yerine eseri hem fiziksel hem de estetik anlamda güçlendiren bir odak noktasına dönüşür.
Hasar izleri, çatlaklar aynı zamanda seramiğin başına gelenleri kaydederek Bize hikayesini anlatır.
Aynı bizim gibi.
Şöyle bir düşünelim mi?
Hayatımız boyunca yaşadığımız tüm o zorlukları, başarısızlıkları, belki yarım kalan işleri, yenilgileri, bitişleri, bunların hepsi bizim kintsugi çizgilerimiz.
Kusurlarımız, hepimizin kusur dediği şey elbette ki farklıdır ve saklamak istediğimiz taraflarımız, hatalarımız, pişmanlıklarımız da bizim altın dolu çizgilerimizdir.
Albert Einstein der ki, Hiç hata yapmamış bir insan hiç yeni bir şey denememiştir.
Hatalar ve kusurlar denemenin ve öğrenmenin bir sonucudur.
Ben saati, podcast sayfası, bölümler, defalarca denediğim, geliştirdiğim, bıraktığım, vazgeçtiğim, başarısız olduğum iş, eğitim, ilişki deneyimlerim, okuduklarım,
izlediklerim, tüm bunların üzerinden kimi zaman üzülerek, kimi zaman mutlulukla kazandığım bilgi, emek, değer, vakit.
hepsinin birikimiyle ve bende bıraktığı izlerle ortaya çıktı.
Hatta ilk bölümle 70.
bölüm arasındaki değişimi ve gelişimi görünce gülüyorum.
Aşırı amatör ve sıkıcı buluyorum ilk bölümlerimi.
Fakat onları bilerek kaldırmıyorum.
Şu an bana göre çok kusurlu onlar.
Ama onlar da bu hikayenin bir parçası.
İki sene önceki Elif'in işte tedirgin, amatör, ne yapacağını bilmez hallerini hatırlatıyor bana.
Şimdi herkes burada durup birinci bölüme gidip orayı dinliyormuş.
Tabii bölüm bitsin. Birinci bölümü dinleyerek aradaki farkı siz de çok net anlayabilirsiniz.
Gelişimi de çok net anlayabilirsiniz.
Söylediğim gibi Kitsugi'de amaç kırık yerleri saklamak değil.
Tam tersine vurgulamak.
Bizse kusurlarımızı saklamak için çok emek harcıyoruz.
Bir doğum lekesi, bir yara izi, varis, karışıklık, altın orana uymayan her yanımız için acı çeken, asla kendiyle barışamayan bireyler haline geldik.
Artıyorum, plastik cerrah kadar iş yapan, para kazanan bir iş grubu yok bence bu ülkede.
Zannediyoruz ki kusurlar azalınca kabul edileceğiz, beğenileceğiz, sevileceğiz.
Yani onaylanmış olacağız.
Lakin bütün kusurlarımızı imkanımız dahilinde düzelttikçe de tek tipleşmeyle, tek düzelikle karşı karşıya kalıyoruz.
Onu ne yapacağız? Orjinalliğimizi, otantik kimliğimizi de kaybediyoruz.
Çenemde bir gamze var benim.
Bu çukurun gamze olduğunu bilmiyordum.
Gamze sadece yanaklarda olur zannediyordum.
Ve bunun bir yara izi olduğunu düşünürdüm hep.
Botoksla da olur onu diyenler de oldu.
O ana kadar... Onu kusur olarak görmemiştim.
Sonra gözüme takılmaya başladı bir süre.
Etkilendim demek ki dış dünyanın güzellik algısı beni de etkiledi.
Bir süre mırın kırın ettim aynaya bakarken.
Sonra aslında onun beni kusurlu göstermediğini, yüzüme yakıştığını düşünmeye başladım.
Bazı kusurlar bakan gözde de oluyor.
Kendimizden, güzelliğimizden şüphe etmeden önce kendimize hangi gözle ve kimin gözünden baktığımızı da düşünmemiz gerekir bana kalırsa.
Ünlü yapımcı Rick Rubin'in Yaratıcı Eylem Bir Olma Biçimi kitabında o şöyle söylüyor.
Düzeltmek istediğimiz kusurlar bazen bir eseri harika kılan şeyin ta kendisi de olabilir.
Bir örnek vermiş Pisa Kulesi.
Pisa Kulesi'ni duymayan yoktur sanıyorum.
Pisa Kulesi düzeltmeye çalışılırken daha beter hale gelmiş bir mimarlık hatasıdır.
Ve yüzlerce yıl...
Ve yüzlerce yıl sonra tam da bu hatadan dolayı dünyanın en çok ziyaret edilen yapılarından biridir.
Aynı tekniği kendimize de uyarlayabiliriz diyor Rick Rubin.
Kusurlarımızı benimseyebiliriz.
Hissettiğimiz tüm güvensizlik ve şüpheyi yaratıcılığımız için bir yol gösterici olarak yeniden tanımlayabiliriz.
Ernest Hemingway'in de dediği gibi, kırık yerlerimizden güçleniriz aslında.
Bazen kusurlarımıza odaklanmaktan yolu yürümeyi unutuyoruz.
Bu eksiğe, aza, olmayana ya da kusurluya odaklanma hali eğiliyor bizi yolda.
Asıl gayemizi unutuyoruz ve bir bakıyoruz kaybolmuşuz ya da bir başkası olmuşuz.
Kendimize yabancılaşmışız.
Carl Jung, kusurlarımız bizi insan yapan şeylerdir, onları anlamak, özümüzü anlamaktır der.
Karanlık ya da gölge yanlarımız da kusur.
Hoşumuza gitmeyen tavırlarımız, huylarımız da kusur.
Ve onlar da bizi tamamlayan şeyler.
Hani ben Ayşe diyoruz ya ben Ayşe'nin bir parçası.
Bölümün başında size bahsettiğim kintsuki sanatının temelinde Japonların wabi-sabi felsefesi yatıyor.
Japonların kusurları sevebilme sanatı da deniliyor buna.
Bu felsefeye göre yaşamın hiçbir yanı kusurlu değildir.
Mükemmelliği hedefleyen bakış açılarına karşı dünyayı sadece olduğu gibi görmenin bizi büyük bir yükten kurtaracağını vurgular bu felsefe.
Ve bu anlayışa göre kusur kavramı insanın kibrinin ürünüdür.
İyisiyle kötüsüyle yaşamdaki her şey değerlidir.
Kırılan nesne üzerinde ince işçilikle çalışmak ona verilen değerin göstergesidir.
İnsanın zayıf tarafı da bir zaman sonra onun güçlü tarafı haline de gelebilir.
Hali Cibran Kum ve Köpük kitabındaydı sanırım şöyle der.
Doğuştan gelen kusurlarını sonradan edindiğin erdemlerinle örtmeye kalkma ne olur.
Ben küçük kusurlarıma son derece bağlıyım.
Çünkü onlar bana has birer zenginliktir.
Kişisel gelişimde kendini sevmek kavramı ağızlarda bir sakız adeta.
Ama biz bunu çoğu zaman yapamıyoruz.
Gözümüz eksiğe, olmayana, zayıf taraflarımıza takılıyor.
Hani her şey tam ve mükemmel olursa ancak o zaman severiz ve kabul ederiz kendimizi.
Böyle bir kafadayız ama pratikte dediğim gibi öyle olmuyor.
Hele modern dünyada birçok algı operasyonundan maruz kalırken.
Onları sevmek, hatalarımızı, kusurlarımızı sevmek hiç de kolay değil.
Gerçekçi olalım. Kabul etmek diyelim, razı olmak ya da onlarla barışmak da diyebiliriz.
Hangisi size hitap ederse onu söyleyebilirsiniz.
Esasında geçmişimizle de yaşadıklarımızla da iyi geçinmemiz demektir bu.
Kişisel tarihimizden memnun olabilmek, iyisiyle kötüsüyle hatasıyla onunla barışık olmak işin özü kendimizle barışık olmak demek.
Bryn Brown'un Cesaret Çağrısı isimli bir belgeseli var.
Vaktiniz varsa mutlaka bu belgeseli izleyin derim.
Çok uzun değil. Bu konuda bizlere güzel bir perspektif sağlıyor.
Bu bölümde ondan bahsetmedim ama iyi bir yazar bu kadın ve anlattıkları inanıyorum ki sizde anlamlı bir yer bulacaktır.
İzlemenizi tavsiye ederim.
Bölüm bitmeden sizlere de sormak isterim.
Bugün kusur diye düşündüğünüz hangi yanlarınızı diğer sevdiğiniz, kabul ettiğiniz yanlarınız gibi kabul edip benimseyebilirsiniz.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
