
Başkası yapsa takdir edeceğimiz şeyleri, kendimiz yapınca “normal” deyip geçiyoruz.Emeğimizi küçümsüyor, başarılarımızı sıradanlaştırıyoruz.
Peki neden kendimize bu kadar körüz?
Bu bölümde, kendini hafife alma hâlini ve kendi değerini gerçekten görmeyi konuşuyoruz.
İhtiyacımız olan şey daha fazlası değil, kendimize biraz daha şefkat.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
İlk video kes yayınımız benim düşündüğümden çok daha fazla ilgi gördü, çok sevildi.
Bu konseptle devam etmem talep edildi sizin tarafınızdan.
Ben de mümkün mertebe haftada bir gün bu şekilde yayınlar yapacağım.
O bölümde konfor alanından çıkarken...
Odağımızı korkuya vermek yerine merak duygusuna vermemizin bizim için faydalı olduğundan bahsetmiştim.
Kendi deneyimimden bahsetmiştim.
Araba kullanırken yaşadığım o kaygı, panik hali özellikle uzun yola çıkarken, tek başıma hareket ederken yaşadığım o panik halinden bahsetmiştim.
Ve pek çok kişi bu bilgiyi yani hani odağımızı kaygıya değil de merak duygusuna verme bilgisini çok pratik işe yarar bulmuş.
Kendi hayatlarında da denemek istemişler.
Kullanırken yaşadığım o kaygı işte panik halini pek çok dinleyicimin de yaşadığını özellikle kadın dinleyicilerimin yaşadığını bu gelen yorumlardan anladım.
Ne kadar çok benziyoruz sizinle demişsiniz.
Gerçekten de birbirimize çok benziyoruz.
Bu ne demek? Aslında birbirimizden güç alabiliriz.
Birbirimize destek olabiliriz demek.
Bugün yine epeydir düşündüğüm ara ara arkadaşlarla da hani gündemimizde olan bir konudan bahsetmek istiyorum.
Ve eminim siz de burada kendinizi bulacaksınız bu konunun bir yerinde.
Kendinizi bulacaksınız.
Ben Saati platformu bu işte dijital yayınlar, sosyal medya hesabı sayesinde benim arkadaşlık alan bayağı...
bir genişledim. Pek çok iş kolundan, psikologdan tutun, yazara, işte doktora, pek çok iş kolundan arkadaşım oldu.
Olmaya da devam ediyor. Tanışıyoruz.
Onlar da zaten sosyal medyada içerik ürettikleri için, bazen beraber bölüm yaptığımız için de bir şekilde tanışıyoruz, arkadaş oluyoruz.
Yine o sosyal medya sayesinde tanıştığım arkadaşlığımdan birisiyle görüşmeye gittim.
Kendisi yönetmen. Ben saati podcast bölümlerini severek dinliyormuş ve kendisinde çok güzel bir sosyal medya hesabı var.
Orada film analizleri yapıyor, kısa film çekiyor, bunlardan ödülleri var vs.
Sohbet etmek için buluşacaktık, bir kahve içecektik.
Ben de bir yere giderken arkadaş buluşmasında mutlaka kitap götürürüm.
Yeni tanışmış olsam da olmasam da mutlaka, özellikle zaten yeni tanışacağım kişilere böyle ufak bir hediye götürmek hoşuma gider.
Hani eskiden bir yere misafirliğe giderken...
Elimiz boş gitmeyiz ya. Bende de böyle bir algı var.
Bir yere giderken mutlaka bir şey götürüyorum.
Daha çok kitap oluyor zaten bu.
O gün kitaplığımda hani kitap seçemedim ne götürsem diye elim kendi çevirdiğim kitaplara gitti.
Bunu çok sık yapmam açıkçası.
Zaten bende de fazla kopyası yok.
İki tane çeviri kitabım var benim.
George Orwell'ın 1984.
Diğeri de... Burma Günleri, yine George Orwell'ın.
Bunları ben işte bir tanesini 5 yıl önce pandemide, bir tanesini 7 yıl önce çevirdim.
Bu kitaplardan elimde ne vardı fazladan?
1984 vardı.
Hadi dedim kendi çevirdiğim kitaplardan götüreyim.
Ve sohbet ettik bu arkadaşla.
Çok güzel. Filmlerden bahsettik.
Podcast'tan bahsettik.
İçerik üreticiliği hakkında da böyle konuştuk.
Kendi yolculuğumuzdan. Çok güzel oluyor böyle paylaşımlar.
Çünkü insan bir noktada tek başına kalıyor.
Yani bu yolculukta ne yapacağını bilemiyor, tıkanabiliyor.
Ve aynı yolda devam eden, yani dijital dünyada devam eden biriyle konuşmak, dertleşmek çok iyi geliyor.
Besliyor zaten. Ben de sohbetin bir noktasında ben işte size kitap getirmiştim falan deyip çantaya...
Hatamdan çıkardım kitabı.
Kendi çevirdim bu kitabı.
Şimdi niye kendi çevirdim diyorum.
Oraya da geleceğim. Ve işte arkadaşıma sundum.
Böyle gözleri kocaman oldu.
Nasıl ya? Senin çevirilerin de mi var?
Yani sen kitap da mı çeviriyorsun dedi bana.
Evet dedim. Ve diğer kitabı da gösterdim.
Yanımda değildi ama internetten gösterdim.
Neden bunlardan bahsetmedin dedi şimdiye kadar?
Ben senin sosyal medya hesabında bu kitapları görmedim dedi.
Belki hani bölümlerde bahsediyorum bazen.
Onları duymamış olabilir ama.
Ya sen birçok insanın kitabına tanıtıyorsun.
Başka insanların eserlerini parlatıyorsun.
Ama sen burada çok güzel bir emek vermişsin.
Kendi emeğini neden görmüyorsun ve göstermiyorsun dedi bana.
Ben kala kaldım. Yani bilmiyorum dedim.
Unuttum galiba yaptığım bu çevirileri.
Kitaplığın bir köşesinde kalmış.
Olur mu dedi ya sen bu kadar emek vermişsin ve 1984 kitabı okuyanlar bilir.
Hiç de öyle kolay bir kitap değil.
Çevirisini bırakın. Zaten okurken çok zor anlıyorsunuz.
Çünkü başka bir dil ve başka bir dünya var orada.
Ve büyük bir gayretle ben zaten bunun çevirisini yaptım.
O böyle söyleyince bir dank etti bana.
Hani başka insanları parlatıyorsun, kitaplarını parlatıyorsun.
Neden kendi yaptığın şeyleri parlatmıyorsun, insanlara göstermiyorsun?
Bu soru bende epey bir içimde bayağı bir çalkalandı.
Ve bu şekilde unuttuğum, göstermediğim, sakladığım başka şeyler de aklıma geldi.
Emek verdiğim. Başka alanlardaki ürünlerim de aklıma geldi diyeyim hani.
Hani hiç fark ettiniz mi?
Bir başkası herhangi bir şey başardığında vay be diyoruz.
Ne güzel başarmış.
Onun o yaptığı şeyi onurlandırıyoruz.
Ama kendimiz bir şey yaptığımızda işte benim bu yaptığım gibi çeviri yani.
Hiç de öyle basit bir şey değil.
Benim gözlerim bir numara bozuldu bu çeviri yapacağım diye.
Bilgisayarın başında sabahları kadar uğraştığım için.
Ve... Kendi yaptığımız herhangi bir şey içinde abartılacak ne var ki diyoruz.
Yani herkes bunu yapar diyoruz içten içe.
Sanki kendimize karşı garip bir körlüğümüz var gibi.
Ben böyle bir örnek verdim hani çeviri üzerinden ama siz kendi yaptığınız ama görmediğiniz şeyleri bir düşünün bakalım.
Emeğiniz en ufak şey bile olur.
Bakın güzel kek yapıyorsunuzdur.
Birisi yediğinde kekinizde ay ne güzel olmuş dediğinde ya işte çok basit hemen iki dakikada yaptım dersiniz.
Mesela ben şu an burada gördüğünüz koltuktaki bu örgüyü, örgü battaniyeyi bu benim ilk ördüğüm bir şey ve birçok deliği var.
Yanlış yaptığım yeri var.
İlk başta böyle utanat çekine kullanıyordum.
Hani birisi görecek bir şey olacak diye.
Sonra dedim ki ya hiç olur mu?
Yani bu benim yaptığım ilk şey ilk örgü.
Çok da yumuşak iyi hissettiriyor.
Onu gördüğümde mutlu oluyorum.
Ben neden bunu bir başkasının söyleyeceği bir şeyden dolayı ya da hani söyleme ihtimali olan negatif bir şeyden dolayı çekinip de örtmüyorum.
Ya da bu benim ördüğüm bir şey diyemiyorum.
Bakın kendi hayatını sahiplenmek.
Nerede başlar? Yaptığımız şeyleri sahiplenmekle başlar.
En ufak bir şey dahi olsa, yeterince iyi olmasa da önemli değil.
Bunu ben yaptım diyebilmek.
Bu benim eserim diyebilmek.
Egoya girdiğimizi zannediyoruz.
Şimdi dediğim gibi başkası bir şey yaptığında gözlerimiz kocaman oluyor.
Kendimiz bir şey yaptığımızda hemen böyle çekimsel kalıyoruz.
Mesela bir sunuma hazırlanırız.
Saatlerimizi veririz.
Sonra o sunum geçer.
Herkes çok beğenir. Ya olsun bu benim işim zaten.
Ne olacak gideriz. O övgüyü bile takdiri bile kabul edemeyiz.
Ya da bir krizi tek başımıza çözeriz.
Çok zor zamanlardan geçeriz.
Ve şans eseri o krizi çözdüğümüzü düşünürüz.
Tesadüfen. Bir şeyle karşılaştığımızı düşünürüz.
Bir şeylere mecbur kalırız, yaparız.
Bir şeyleri atlatırız.
Oradaki gücümüzü, dirayetimizi kutlamak yerine mecburdum ve yaptım.
İşte yapmak zorundaydım deyip yine geçiştiririz.
Orada ayakta kalan, mücadele eden, dayanıklı olan kişiyi kendimizi yine görmeyiz.
Belki de emeğimizi görmeyen, en çok görmeyen kişi...
Başkası değildir. Kendimizizdir.
İşte kendine kör olmak. Bugün daha çok bundan bahsetmek istiyorum.
Imposter sendromu var.
Yaptığımız şeyleri, şans eseri yaptığımızı, başardığımız şeyleri, şans eseri başardığımızı anlatan, kendine çok inanmayan, hani başarısını işte hava durumuna, diğer
insanlara dediğim gibi kadere, tesadüfe dayandıran kişilerin yaşadığı bir sendrom.
Bu baya... ağır bir sendrom.
Şu an benim bu bahsettiğim şey bu kadar ağır bir şey olmayabilir.
Kendine kör olmak, emeğini görmemek ya da sıradanlaştırmak bir parça bununla ilgili olabilir.
Ama Eğer sık sık yaşıyorsak hiçbir yaptığımız şeyi görmüyorsak evet imposter sendromuna yakalanmış olabiliriz.
Ama hayatımızın bazı alanlarında bunu yaşıyorsak o zaman imposter sendromu diyemeyiz belki ama birazcık yakın mercekten kendimize bakmakta o kör kaldığımız alanlara ışık tutarak oraları
parlatmakta fayda var diye düşünüyorum.
Biz bunu niye yaşıyoruz peki?
Yani ben neden yaptığım şeyleri işte burada benim yaptığım bir şeyler var diye yayınlamıyorum.
Mesela sosyal medyada neden kendi çevirdiğim kitapları önerilerde bulunmuyorum?
Çünkü birçok kitap öneriyorum.
İşte kitap kulübümüz var.
Kitapları okuyoruz, anlatıyoruz.
Zaten podcast bölümlerinde hep alıntılar yapıyorum.
Ama neden kendi emek verdiğim kitaptan bu örnekleri vermedim?
Konu gelmedi. Şöyleydi, böyleydi derken ne olabilir burada?
Kendi emeğini sıradanlaştırmak olabilir.
Az önce söylediğim imposter sendromu başarıyı şansa bağlamak.
Hep eksik tarafı görmek.
Kendini takdir edememek.
Bunlar olabilir. Daha da psikolojik altyapısına bakarsak neden böyleyiz?
Daha derinlerde alışkanlık etkisi, hedonik adaptasyon dediğimiz bir şey var.
Yani sürekli yaptığımız şeyler zor bile olsa bir süre sonra bize...
Normal geliyor. Aslında zor olan şeyler biz tekrar ettikçe gözümüz de sıradanlaşıyor.
Ben bunu yaşıyorum işte. Bu kitapları göstermeme sebebim düşündüğüm de bu.
O kadar çok haşır neşir olmuşum ki sanki herkes bunu biliyormuş gibi, sanki herkes bunu yapıyormuş gibi sıradan geliyor.
Hatta bazen bölümlerde bir sürü insan aydınlanma yaşıyormuş ve bana mesaj atıyor.
Hocam ben bu konuda hiç böyle düşünmemiştim.
Ama ben o bölümü hazırlarken evet hoşuma gidiyor, heyecanlanıyorum.
Ama alıştığım için o konulara bana sıradan geldiği için birisinin bu şekilde bana yorum yazması açıkçası bazen şaşırtıyor.
Ya gerçekten bu kadar faydalı şeyler mi paylaşıyorum dediğim de oluyor.
Çünkü o kadar çok içindeyim ki sıradan geliyor bir süre sonra bana.
Ama bir taraftan da çok mutlu oluyorum.
Yaptığım şey gerçekten insanların hayatına değiyor, dokunuyor, fayda sağlıyor.
Bir bakın bakalım. Sizin de yaptıkça alıştığınız ve sıradanlaştırdığınız ve bu yüzden körleştiğiniz, güzel, Hani ne diyelim iş, ürettiğiniz eser, yaptığınız, ortaya
koyduğunuz herhangi bir şey var mı?
Biraz bunlara bakalım. İç eleştirmen, iç sesimiz de bize bazen bunu yaşatıyor.
Dedik ya hani psikolojik açıdan sebepleri nelerdir?
Kafamıza hiç susmayan bir ses var.
Daha iyisi olabilir.
Mükemmelliyetçi tarafımız.
Onun o susmayan, başımızdaki o dırdırı yüzünden de biz kendi emeğimize kör kalabiliyoruz.
Kültürel kodlar var.
Bunu da daha genç yaşlarda yaşıyordum ben.
Kendini övme ayıp olur.
Kibirli görünürsün, şöyle olursun, böyle olursun derken biz mütevazilik adı altında bize söylenen güzel bir şeyi kabul bile edemiyoruz.
Yani hani bugün çok güzel olmuşsun dediklerinde bile o senin güzelliğin falan diyoruz ya.
O teşekkürü, güzel sözü kabul edemiyoruz bir türlü yani.
Anlayamıyorum. Bizim coğrafyada kendini takdir etmek neredeyse utanılacak bir şey haline gelmiş, getirilmiş.
Halbuki hiç alakası yok.
Hayatta kalma modu. O kadar çok yaşamaya odaklıyız ki.
İşte bu ekonomide var olmaya çalışıyoruz hepimiz.
Ve bu yüzden de...
Görmüyoruz işte başarılarımızı.
Durup, nefes alıp, neredeyim, ne yapıyorum diyecek hani molalar bile veremiyoruz.
Zaten ben saati bu yüzden kuruldu.
Bu yüzden yavaşlamaya çalışıyoruz.
Çünkü kendimizi göremiyoruz.
Şimdi burada küçük bir farkındalık egzersizi yapmak istiyorum, yaptırmak istiyorum.
Birazcık bir duralım ve düşünelim istiyorum.
Benimle beraber. Son bir yılda atlattığın ya da başardığınız üç şeyi düşünün.
Gerçekten zor olan üç şeyi.
Belki kimse alkışlamadı ama sen ya da siz oradan sağ salim çıktınız.
Ortaya koyduğunuz bir şey olabilir.
Bir sınavı atlatmış olabilirsiniz.
Hayatınıza dahil edebildiğiniz bir rutin olur.
Hayatınızdan çıkardığınız kötü bir alışkanlık olabilir.
Kötü bir insan olabilir. Bir insana bir alışkanlığı hayatımıza dahil etmek kadar çıkarmak da çok zordur.
Bunları bir düşünelim mi?
Başarılarımızı düşünebiliriz.
Ortaya koyduğumuz şeyleri düşünebiliriz dediğim gibi.
Peki bunları başkası yapsaydı ona ne derdik?
Helal olsun be. Yıkılmadın.
Dayandın. Hallettin.
Tek başınaydın ama hallettin.
Aferin sana. Sıkı çalıştın.
Gibi gibi gibi cümleler kurarız değil mi?
Aklıma gelenler bunlar. Peki bu aynı cümleleri ya da aynı cümleyi kendimize söyleyebiliyor muyuz?
Söyleyebiliyor muyuz? Şimdi mesela...
Yine kendimden örnek vereceğim.
Ben yıllardır işte öykü, şiir, makale bunları yazıyorum.
İşte bunların eğitimlerini de aldım.
Yazarlık akademisine falan da gittim.
Ali Ural benim hocamdır.
Yıllarca onun talebesi oğlum.
Zaten bu çeviri kitaplarım da Şule yayınlarından.
İş birliği falan yok ama gönülden tavsiyem, gönülden reklam yapıyorum diyebilirim.
Ama herhangi bir işbirliği içermiyor.
Dediğim gibi yani hep böyle yazı dünyasının içindeydim.
Yazdım, okudum, ettim.
Bir şekilde takip ettim diğer yayınları.
Ama yazdığım o kadar şeyi bir toplayıp da birleştirip de yayınlamadım.
Biraz çekimser kaldım.
Hani ama birileri...
Dış dünyadan birileri bunu yaptığında, yazdıklarını bir araya getirip yayınladığında belki benim kadar kafa patlatmamıştır, benim kadar yıllarca emek vermemiştir, üzerinde çalışmamıştır.
Ama bende bu var diye çekinmeden ilan etmiştir ve başarılı da olmuştur.
Takdirde görmüştür, insanlar kitaplarını satın almıştır.
Benim gibi belki o yeteneğini, emeğini, kendinde olan o potansiyeli sıradanlaştırmayıp...
bunu yayınlamakta daha cesur olmuştur.
Ve biz şu anda o kitapları elimize tutuyoruz.
Kalitesinden bahsetmiyorum.
İçindeki o kaynağın kalitesinden, belki eserin işte üslubundan, içeriğinden bahsetmiyorum.
İçeriği belki daha kötü olabilir, düşündüğümüzden kötü olabilir, iyi olabilir.
Bizim kendimizin yapabileceğinden daha aşağıda bir seviyede olabilir.
Şu an ondan bahsetmiyorum.
İçeriğinden, kalitesinden bağımsız olarak bunu söylüyorum.
Mükemmel olsun, zamanlaması iyi olsun derken yıllar geçiyor.
Ama o kişi bunu yapmış. Şimdi yapanlara imrenip bakıyoruz.
Onlara imreniyoruz, kendimize kızıyoruz.
Bu kızgınlık neden oluyor?
Ben kendimde bu kızgınlığı düşündüğüm zaman kıskançlık olmadığını fark ettim.
Evet onlara imreniyoruz.
Belki birazcık kıskançlık da olabilir ama asıl sebep kendime kızıyorum.
Çünkü... Şimdi bence sizde de bu vardır.
Biz çok iyi biliyoruz.
İçimizde o işi yapabilecek, o ürünü ortaya koyabilecek bir potansiyel var, bir kaynak var.
Biz çok iyi biliyoruz.
Onu çok iyi yapabileceğimizi biliyoruz.
Bundan eminiz. Kızdığımız şey şu.
Harekete geçemedik ve geçmiyoruz.
O konfordan çıkarsak eğer, harekete geçersek zaten kör kaldığımız şeyleri daha böyle ışıkta görebileceğiz.
Onları da parlatabileceğiz.
Sadece birazcık o konfordan çıkmak gerekiyor.
Bu konuyla ilgili zaten bölümün başında da bahsettiğim gibi.
Yani ilk videokest bölümümüze bakabilirsiniz.
Orada da bundan çok bahsetmiştim.
Çok iyi biliyoruz biz içeride bir yerde o işi iyi yapabileceğimize dair.
Sadece cesaret gösteremediğimiz için, bazen işte emeğimizi sıradanlaştırdığımız için körleşebiliyoruz ve unutuyoruz.
Şimdi kendine kör olmak sadece iyi tarafları bırakmak, görmemek demek değil.
Bizim olumsuz taraflarımız da var.
Bazen bunlara da kör oluyoruz biz.
Bir tane eğitimde şöyle bir tavsiyede bulunmuştu hocamız.
Kendinizi dışarıdan görebilmeniz adına arkadaşlarınıza şunu sorun.
Hani beni tanımlayabileceğin üç kelime ne olurdu?
Daralıp kızmayacağınız arkadaşlarınıza bunu sorabilirsiniz.
Ve düşünün bakalım hangi sıfatları kullanıyorlar?
Hangi ifadeleri kullanıyorlar sizin için?
Bu size çok güzel bir ipucu olur demişti.
Belki bu konuda size yardımcı olabilir.
Kendine kör olmak negatif anlamda.
Yani bu birazcık törpülememiz gereken yerlere.
Kör olmak, orayı görmemek, orayı bilmemek, farkında olmamak.
Bunların sebepleri ne olabilir?
Hep aynı yerden bakıyoruz kendimize.
İşte o konfordan çıktığımızda iyi ya da kötü ne varsa bizde o perspektif de değişecek, baktığımız yer değişecek, ışık değişecek, bir hareket etme ihtiyacı hissedeceğiz.
Ve haliyle de bizde ne var, bizde ne yok bunları biraz daha yakından görebileceğiz.
Doğan Cüceloğlu'nun hep kullandığı çok tatlı bir ifade var.
Yanımıza hiç kimse olmasa bile...
Biz varız. Kendi tanıklığımız var.
Kendimize şahitlik ediyoruz.
Ve bu çok kıymetli. Nereye gidersek gidelim bize hayatımıza eşlik eden tek kişi var.
Kendimiziz. O yüzden başkalarına böyle projektör tutarken kendimize de böyle acımasız davranıp el feneriyle zayıf bir ışıkla bakmayalım.
Bizde ne var ne yok.
Birazcık kurcalayalım.
Umarım bu bölüm faydalı olmuştur.
Yorumları heyecanla bekliyorum.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
