
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Bahar Eriş’in “Şimdi Değilse Ne Zaman?” kitabından çok sevdiğim bir kısmı sizinle paylaşıyorum.
---
Instagram:
Transkript
Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır.
O da mutlu olmak için burada olduğumuzu sanmaktır.
Demiş Japan Hour. Kulağımıza muhteşem gelen, hayallerimizi süsleyen, ancak bizi aşağı çekmekten öte gitmeyen 3 M var hayatımızda.
Mutluluk, mükemmelliyet ve motivasyon.
Bana sorarsanız 3 kavramı da bir ara uydurmuşuz.
Şimdi işin içinden bir türlü çıkamıyoruz.
Mutluluk sürsün, motivasyon gelsin, her şey her daim mükemmel olsun istiyoruz.
Sürmeyince, gelmeyince, olmayınca da derde kedere boğuluyoruz.
Nacizane önerim.
Zihinlerimize bir şekilde kazınan ve ulaşamadığımız için kendimizi berbat hissettiren bu üç yalanı sakin ve sahici kavramlarla değiştirmek.
Motivasyondan başlayalım.
Benim çocukluğumda motivasyon diye bir kelime yoktu.
Bu kelime tam olarak ne zaman lügatimize dahil oldu?
Kafamıza bu fikri kim soktu, bizden ne istedi bilmiyorum ama kanaatimce hayatımıza girmesi pek iyi olmadı.
Oturup melül bakışlarla Godot'u bekler gibi motivasyon efendiyi beklemeye başladık.
Oysa motivasyon yerine sorumluluk, çalışkanlık, irade gücü gibi şahane kavramlar vardı, onları daha az duyar olduk.
Çağdaş psikoloji, eylemin ürettiği motivasyonun, motivasyonun ürettiği eylem kadar güçlü olduğunu keşfetti.
Daha yalın bir ifadeyle, motivasyon bekleyerek değil, harekete geçerek geliyor.
Rus edebiyatının en büyük yazarlarından Gogol'a, Yazmak için ilham gelmediğinde ne yaptığını sormuşlar.
Cevap olarak da yazmaya başlıyorum demiş.
Doğru kelimeler olmayınca ne yazıyorsun ki diye sorduklarında çok basit şöyle yazıyorum.
Bugün yazı yazamıyorum ama yazmam gerek.
Kahramanımın büyük mü küçük mü olması gerektiğine bile karar veremiyorum.
Ama küçük de olabilir.
Olay mekanını kafamda canlandıramıyorum.
Restoran mı sokak mı?
Gogol bunları yazdıkça gerisi geliyormuş.
Yani asıl soru ne yazıyorum değil yazıyor muyum sorusu.
Cevap eylemde gizli.
Bazen uykumuz, gıdamız, hareketimiz eksik olabilir.
Hedefimiz eksik olabilir.
Geçici bir isteksizlik hali olabilir.
Bunları ayrı tutmak gerek tabii ki.
Hayat yolumuzu seçerken de içsel motivasyon önemli elbette.
O başka bir konu. Severek yaptığımız bir iş, iş gibi gelmez.
Picasso, çalıştığımda rahatlıyor ve dinleniyorum.
Beni asıl yoran hiçbir şey yapmamak diyor.
Büyük seçimleri içsel motivasyonla yapınca geri kalan zaman içsel mücadeleyle geçmiyor.
Motivasyon kelimesine çok takılmazsak psikolojik olarak da daha rahat olacağımızı düşünüyorum.
Kendimizi motivasyonum yok düşüncesine şartlayınca sanki olması gereken bir şey eksikmiş gibi de hissedebiliriz.
İronik bir biçimde motivasyon kelimesi içimde beklenti yaratarak beni aşağı çekiyor.
Kontrolü keyfiyle teslim ediyor.
Benim için işin sırrı Godot'u beklemek yerine Gogol gibi harekete geçmekte.
Yazar Irvin Brooke White'ın dediği gibi çalışmak için ideal koşulları bekleyen bir yazar kağıda tek kelime yazamadan ölür.
Zihnimize ekilen ikinci yalan da mutluluk.
Mutluluğu tüketmek ve her an iyi hissetmekle eşleştiren gerçek dışı bir anlayış hakim, bu hazcı mutluluk arayışı bizi ironik bir biçimde mutsuzluğa sürüklüyor.
Hazcı mutluluk sürdürülebilir değil çünkü hazdı bir süre sonra kanıksıyoruz.
Buna hedonik adaptasyon deniyor.
Meali de şu, hazda alışma.
Başımıza gelen iyi ya da kötü olaylardan bir süre sonra duygusal fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz.
Mutluluğu da, mutsuzluğu da kanıksıyoruz.
Deniz manzaralı yeni evimize her girdiğimizde duyduğumuz heyecan bir süre sonra sönüyor.
Yeni başlayan aşkımızın mis gibi çilek kokusu en fazla birkaç yıl sonra uçup gidiyor.
Ya çilekler iyice çürüdüğü için kokusuna dayanamayıp atıyoruz ya da artık başka bir faza geçen çileklerden reçel yapıp ömürlük kavanozlara doldurup ağız tadıyla birlikte yaşamaya devam ediyoruz.
Mutsuzluk da zamana dayanıksız.
Sarsıcı bir kaybın...
Acısı bile zamanla silikleşiyor.
Unutma ki hiçbir acı sonsuza dek sürmez hatta her an yeniden sevebilirim diyen Sezen Aksu durumu bence güzel açıklıyor.
Kazada bacağını kaybeden de piyangoda büyük ikramiye kazanan da en fazla 3 yıl sonra olay öncesi mutluluk ayarlarına geri dönüyor.
Hiçbir şey mutluluk kadar hızlı eskimez diyor Hedonist Oscar Wilde.
Sürdürülebilir mutluluk arıyorsak rotamızı hedonik mutluktan eudaimonik mutluluğa doğru kırabiliriz.
Eudaimon eski Yunan'dan kalma bir kavram.
Yunanca eu doğru veya iyi demek.
Daimon ise kişinin içindeki öz, kendine özgü parlak ve güçlü ışık gibi anlamlara geliyor.
Dolayısıyla eudaimonya özümüzü, potansiyelimizi gerçekleştirmemiz sonucu ortaya çıkan iyi ve doğru yaşam olarak özetlenebilir.
Mutluluğun anahtarı potansiyelin işlenmesinde gizli olabilir.
Eudaimonia bizi aşıyorsa en azından halinden memnun olmayı hedefleyebiliriz.
Öbür türlü sokaktaki dev billboardun her önünden geçişimizde gördüğümüz tatil beldesi reklamındaki dünya güzeli ailenin duvara sabitlenmiş mutluluğunu biz de hayatımızın her anına sabitlemek
istiyoruz. O mutlu aile görseli yağmur, çamur, kar, fırtına demeden aynı sabit mutlu ifadeyi koruduğu için mutluluğun da gerçekten yakalanıp sabitlenecek bir şey olduğuna inandırılıyoruz.
Üstelik kadının sellüti bile yok.
Sellütsüz kadın Noel Baba kadar gerçektir.
Buradan gelelim üçüncü yalana, mükemmelliyet.
Bu kavramı da kendi en iyi versiyonum ya da yeterince iyi olmak kavramlarıyla değiştirebiliriz.
Çünkü mükemmel diye bir şey yok, kusur saydığımızın ne kadar kusur olduğu bile şaibeli.
Herkesin kusursuz imajlar sergilediği bir dünyada kusur gibi görünen şey büyük bir avantaj bile olabilir.
Barbara Streisand, o kocaman kancalı burnu olmazsa Barbara Streisand olmazdı mesela.
Yazar Alan de Botton, mükemmelliyetçiliğin korkutucu bir tarıhı var diyor.
Ve şöyle devam ediyor.
Vaat edilen şey cennet, gerçekler ise trafik sıkışıklığı, kayıp anahtarlar, mutsuz ilişkiler ve vasat bir iş olunca sinirleniyoruz.
Hak ettiklerimizi alamamış olduğumuz hissi dönüp yine bizi öfkelendiriyor.
Çağımızın tehlikesi işte bu.
Hayatın mükemmel olması gerektiğine ve tüm sorunları çözebileceğimize inanınca diğer şeyleri takdir etmeyi bırakıyoruz.
Yaşlılar çiçekleri neden severler?
Çünkü hayatın kusurlarının o kadar farkındadırlar ki kusursuzluğun küçük adalarına rastladıklarında bir uğramak ve o çiçeği takdir etmek isterler.
Biz bunu yapmıyoruz.
Eğer zihnimizi türümüzün kusursuzluğuna dair cafcaflı hikayelerle doldurmuşsak durup çiçekleri takdir etmeliyiz.
Özetle motivasyon, mutluluk ve mükemmelliyet bizi ironik bir şekilde aşağı çeken 3 yaygın yalan.
Bir uçta mümkün olmayana ulaşmak hayaliyle devasa maddi manevi yatırım yapanlar var.
Öbür uçta mümkün olmayana nasılsa ulaşamayacakları düşüncesiyle hiçbir şey yapmadan yatanlar var.
Kendi kapasitemiz ve kabiliyetimiz çerçevesinde sorumlu kalıp, eyleme geçip yapabileceğimizin en iyisini samimiyetle yapmaya çalışmak, tatmin edici bir yaşam sürmek için daha gerçekçi bir yol.
Eyleme geçmek, kendi en iyine ulaşmak için çabalamak, Halinden memnun olmak.
Hiç havalı değil biliyorum.
Gerçekçi olan genelde havalı olmaz.
Yeğenim 9 yaşındayken televizyonda bir tatil bellesi reklamı gördük.
Anne, baba ve çocuk çok havalı bir biçimde denizden çıkıyorlardı.
Billboard reklamlarındaki sellütsizgiller gibi.
Bu ailedeki herkes kaslı dedi Ali.
Evet dedim, biz kassız bir aileyiz Ali.
Bence kaslı da değiliz, kassız da dedi.
Zeki de değiliz, ahmak da diye tamamladı.
Doğru, yeterince iyiyiz.
Daha ne olsun ki? Sevgili dostlar, okuduğum bu metni sevgili Dr.
Bahar Eriş'in Şimdi Değse Ne Zaman kitabından aldım ve size aktarmak istedim.
Umarım hoşunuza gitmiştir.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkürler.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
