
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde kendi hayatını sahiplenmek, otomatik pilottan çıkmak, sorumluluk almak ve özgür irade üzerine konuşuyoruz. Toplumun, ailenin, iş hayatının ve sosyal medyanın yazdığı görünmez senaryoları; konfor alanında kalmanın bedelini ve bilinçli seçimler yapmanın neden bu kadar zor ama aynı zamanda özgürleştirici olduğunu ele alıyoruz.
Tavsiye kitaplar:
Yedi Bilgelik Okulu
Hayat İçin 12 Kural
Instagram: ben_saati
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bazen hayatımızı yaşıyormuş gibi değil de başımıza geliyormuş gibi hissediyor musunuz siz de?
İnsan belli yaşlarda özellikle de büyük kırılma anlarında bu soruyu daha sık soruyor.
Bu hayat gerçekten benim hayatım mı?
Bu seçimleri ben mi yaptım yoksa benden beklenenleri mi yerine getiriyorum?
İşinden, evliliğinden ya da okuduğu bölümden memnun olmadığında etrafındaki insanlar mutlu görünürken arkadaşların hayatı...
Ona daha iyi bir noktadaymış gibi geldiğinde insan tatmin olmadığı yaşamı için bu sorulara tekrar tekrar dönüyor.
Çünkü bazen sorun yaşadığımız hayat değil, o hayatın gerçekten bize ait olup olmadığı oluyor.
Belki de hayatımızı yeterince sahiplenmiyoruz, onu sadece elimizin ucuyla tutuyoruz.
Bu konuyu düşünürken aklıma bir film geldi.
Jim Carrey'nin oynadığı o efsane film The Truman Show.
Eğer filmi izlemediyseniz mutlaka mutlaka izleyin.
Film Jim Carrey'nin canlandırdığı Truman Burbank'ın hikayesi.
Kendi hayatına sahiplenmenin belki de en çarpıcı örneklerinden birisi.
Çok fazla metafor var. Felsefik olarak da analiz yapılabilir bu filmin.
Truman doğduğu andan itibaren dev bir reality şovun içinde yaşıyor ama bunun farkında değil.
Tüm dünyası yapay bir set.
Evi, işi, arkadaşları, komşuları, hatta karısı bile oyuncu.
Gökyüzü bile sahte.
Hayatının her anı milyonlarca insan tarafından izleniyor ama Truman, tabii bundan bir haber, onun için her şey normal.
İşine gidiyor, rutinini sürdürüyor, sıradan ve güvenli bir hayat yaşıyor.
Hani biri bizi gözetliyor, evi var diye eskiler bilir.
Onun çok daha büyük bir versiyonu ve bu sefer izlenen kişi Truman bundan bir haber.
Ancak içinde de bir şeyler eksik yani sürekli bir huzursuzluk var.
Kendi kendini eğlendirmeye çalışıyor, bir şeyler yapıyor ama yani her şey yolundaymış gibi fakat bir şeyler de kesinlikle yanlışmış gibi bir hissiyatı var.
Çoğumuzun da iyi bildiği bir his, ara ara bizi yoklayan bir his bu.
Zamanla Truman işte küçük ipuçlarını fark etmeye başlıyor çünkü sorgulamaya başlıyor.
Gökyüzünden bir spot ışığı düşüyor.
Bir sürü olay tekrar ediyor.
İnsanların tuhaf davranışlarını fark ediyor.
Çoğumuz böyle anlarda ne yaparız?
Görmezden geliriz.
Ya konforumuz bozulmasını isteriz.
Bana öyle gelmiştir.
Ben yanlış görmüşümdür.
Yani herkes böyle yaşıyor gibi düşünürüz.
Ama Truman bunu yapmıyor.
Soru sormaya başlıyor.
Şüphe etmeye başlıyor.
En önemlisi korkmasına rağmen hareket ediyor.
Çünkü Truman çocukluğundan beri özellikle...
Denizden korkutmuş yani şimdi o setin etrafı sularla kaplı ve ona yapay bir korku aşılıyorlar çocukluğunda.
Hani çoğu korkumuz çocukluktan gelir ya kaçamasın buradan çıkamasın bu yapay dünyada kalsın bu simülasyonda kalsın diye.
Küçüklükte böyle ona bir hikaye yazıyorlar.
Babasını denizde mi kaybediyor emin değilim öyle bir şeydi galiba.
Ve onda bir iz bırakıyor bu suya giremiyor yani denizi kullanamıyor ulaşım olarak.
Ama artık öyle bir noktaya geliyor ki korkusuna rağmen denize açılıyor ve o unutulmaz final sahnesi geliyor.
Truman'ın teknesi o yapay ufka çarpıyor, o havaya yani çarpıyor, bir duvarla karşılaşıyor.
Ardından da bir kapı görüyor.
Yukarıdan da o yapay dünyayı kuran, yöneten prodüktör Kristoff'un sesi geliyor.
Dışarıda bundan daha iyi bir şey yok Truman.
Sen burada güvendesin, seviliyorsun, tanrı gibisin.
Herkes yüzüne gülüyor, herkes senin istediğin şeyi yapıyor.
Ama dışarıda belirsizlik var, acı var, kaosu var.
Kolay olanı seç, içeride kal, sorgulama.
Hayatın çok güzel senin, sen daha ne istiyorsun diyor.
Ama Truman o kapıdan, o açılan duvarın içindeki o kapıdan dışarı adım atıyor.
Bilinmeyene, özgürlüğe adım atıyor.
İşte bu an kendi hayatını sahiplenmenin zirvesi.
Truman yıllarca başkalarının yazdığı bir senaryoyu oynadı.
Hayatının sorumluluğu başkalarındaydı.
Ama o kapıdan çıkarken ilk defa şunu dedi.
Bu benim hayatım. Gerçek olsun, acı olsun, korkutucu olsun ama benim olsun.
Film aslında bize çok net bir soru soruyor.
Bizim hayatımız ne kadar Truman'aki gibi, ne kadar gerçek, ne kadar yapay.
Kaçımız ailemizin, toplumun, işimizin ya da sosyal medyanın beklentilerine göre yaşıyoruz.
Başarılı olmalıyım, evlenmeliyim, böyle davranmalıyım diye diye konforlu ama içten içe huzursuz bir balonun içinde kalıyoruz.
Çoğu zaman... Otomatik pilotta yaşıyoruz.
Bu kolektif olarak yaşanan bir şey ama bir de kendi küçük hayatlarımızda çok sık şahit olduğum hatta bazen benim de yaptığım başka bir durum var.
Başkalarının hayatına fazla bakıyoruz.
Hem de çok fazla.
Gözümüz başka yerdeyken, odağımız başka yerdeyken elimizdeki işi gerçekten iyi yapabilir miyiz?
Ya yemek bile tatsız tuzsuz oluyor kendimize oraya odaklamadığımızda.
Bir arkadaşımızın işine, parasına, ilişkisine özeniyoruz, didikliyoruz.
Ne giymiş, nerede yemiş, nerede okumuş, tatilde nereye gitmiş?
Bunlara adeta aşırı mesai harcayan insanlar var.
Benim çevremde de, iş ortamımda da aşırı meraklı bu konulara.
Hani bunu zaten sosyal medyada influencerlara bakarak yapıyoruz, her gün kaydırıyoruz ama bir de gerçek hayatta yakın arkadaşlarımız üzerinden de yapabiliyoruz.
Peki ne zaman kendimizi geliştirmek için o kursa yazılacağız, biz o kitabı okuyacağız, yurt dışına çıkmak istiyoruz, orada yaşamak istiyoruz ama ne zaman o yabancı dili öğreneceğiz biz?
Merak duygumuzu sürekli başkalarının hayatı üzerinden tatmin edersek kendi hayatımızda harekete geçecek enerji kalmıyor.
Ve sonra ne oluyor? Telefonu kaydırıp duruyoruz.
Yapanları, gerçekten başaranları, aksiyon alanları izliyoruz.
Ve kendimizi daha kötü, daha eksik hissetmeye başlıyoruz.
Aslında çoğu zaman kıskandığımız şey onların hayatı bile değil, bizim yaşayamadığımız hayatımız.
Bizim yaşamadığımız hayatımız.
Hayatı sahiplenmiş insanları kendi hayatımızı sahiplenemediğimizle kıskanıyoruz.
Bazen takdir ediyor gibi görünüyoruz ama içten içe şu cümle dolaşıyor zihnimizde.
Ben de yapabilirdim ama yapmadım.
İnsanız, oluyor böyle şeyler.
Sonra da suçlayacak birini arıyoruz.
Kendimizi, ailemizi, şartları, ülkenin halini.
Günler böyle geçip gidiyor.
Bu hisle birlikte...
Daha çok sosyal medyaya giriyoruz.
Oysa orası tam bir kısır döngü.
Zaten sistematik olarak bu duygulara maruz bırakıldığımız bir alan.
Dikkatimiz ve odağımız çalınıyor, etkisizleşiyoruz, uyuşuyoruz.
Sosyal medya sürekli başkalarının mükemmel hayatlarını izlemek demek.
Bu da bizi kendi hayatımıza bakmaktan, durup düşünmekten, bilinçli seçimler yapmaktan alıkoyuyor.
Düşünmeyelim, durmayalım, hissetmeyelim.
Zihnimiz sürekli meşgul ediliyor.
Ve sonunda şuraya geliyoruz.
Hayata sahiplenmediğimizde aslında kimsenin tam olarak sorumlu olmadığı bir hayatın içinde sıkışıp kalıyoruz.
Tuhaf bir arafta.
Peki kendi hayatını sahiplenmek ne demek?
Bölümün başından beri bunu sorguladık.
Bu hayatın her şeyin ya da iyi ya da kötü ne olursa olsun sorumluluğunu almak demek.
Kendi hayatını sahiplenmek, sorumluluk almak demek.
Kendi yaşamına emek vermek demek.
Çoğu insan sorumluluktan kaçar.
Çünkü kolay olanı, hazır olanı seçer.
Suçlamayı. İşimi sevmiyorum çünkü patron kötü.
İlişkim yürümüyor çünkü partnerim değişmiyor.
Bu bizi kurban konumunda tutar.
Ben de buralarda çok kaldım.
Bazen kalıyorum. Oysa sahiplenmek şu soruyu sormaktır.
Ya ben bu durumda neyi değiştirebilirim?
Tamam onlar o şekilde devam ediyorlar.
Ben ne yapacağım? Ve burada çok önemli bir ayrım var.
Hayatı sahiplenmek öyle her şeyi kontrol etmek demek değildir.
Kontrol freak bir insanda olmamalıyız zaten.
Çünkü bir şeyler bilinmez de akıyor hayatımızda.
Her şeyi öngöremeyiz, her şeyi kontrol edemeyiz.
Biz yaradan değiliz.
Aynı zamanda her şeyden memnun olmak da demek değildir sahiplenmek.
Olan bitene nasıl yanıt veriyoruz, nasıl reaksiyon gösteriyoruz?
Seçimlerimizin sorumluluğunu almak, yani buralara bakmak.
Çünkü başımıza gelenleri seçemiyoruz ve onlara verdiğimiz tepkiler bizim alanımızda.
Bunu Epictetus da söylemiş, Viktor Frankl da söylemiş, bir sürü insan zaten söylüyor.
Daha önceki bölümlerde ben de bahsettim bu insanları referans alarak ama ben burada başka bir yere bağlamak istiyorum konuyu.
Kendi hayatımıza sahiplenmek zorundayız.
Bana göre hayattaki en büyük mecburiyetimiz bu.
Hatta oyunun belki de tek kuralı bu.
Kendimizle buluşmamız için olmazsa olmaz bir şart.
Kendi hayatımızı sahiplenebilmek.
Cem Mumcu'nun Nihan Kaya ile bir sohbeti vardı.
Youtube'da karşıma çıktı.
Orada bir cümle kurmuştu Cem Mumcu.
Beni çok etkilemişti.
Kendimizle buluşmadan ölmesek iyi olur.
Çünkü bizi bekleyen yegane şey kendimiziz.
O içimizdeki gerçek ben bazen kaygıyla, bazen ağrıyla, bazen huzursuzlukla kendini hatırlatıyor.
Ama biz çoğu zaman o sesi kısmaya çalışıyoruz.
Bir şekilde doktora gidip o ağrıyı, acıyı, o huzursuzluğu bastırmaya, baskılamaya çalışıyoruz.
Tüm zorluklara rağmen kucaklanmayı bekleyen kendimiz bizi bekliyor.
Ve biz çoğu zaman onu erteliyoruz, öncelemiyoruz.
Hayatınızda bir şeyleri sürekli erteliyorsanız bunun genellikle benim gözlemim bu.
İki sebebi var. Kendi hayatımda da gördüğüm için.
Ya gerçekten çok fazla yükün altındasınızdır ya da kendi hayatınızın sorumluluğunu almaktan korkuyorsunuzdur.
Çünkü ertelemezseniz harekete geçmeniz gerekir.
O kursa gideceksiniz, spora başlayacaksınız, sınava hazırlanacaksınız ve bütün bu adımların sonunda bir ihtimal var.
Başarılı da olabilirsiniz, mutlu da.
Ama hayal kırıklığına uğrama ihtimali de var.
Aslında bizi durduran şey tam olarak bu.
Sonuçlarla yüzleşmek.
Bundan korkuyoruz. Ben de hayatımda böyle bir yerde kaldım tabii ki.
Araf'ta kaldım. Yüksek lisansı bıraktım böyle bir 10-15 yıl önce.
Hayal ettiğim gibi devam etmedim.
Çalışmayı seçtim. Çünkü o dönemde yüksek lisansa devam ettiğim şehirde iş bulamıyordum.
E atanmıştım. Tekrar sınava girmek istemedim biliyorsunuz.
KPSS çok yani kötü bir...
Ve bu da benim için büyük bir riskti.
Çok yorgundum ve tükenmiştim.
Daha gençtim, toydum.
Ve bu ülkede tabii ki parantez açarak söyleyeyim atanabilmek zaten başlı başına bir mesele.
Sonraki sorunlara hiç değinmeyeyim.
Elbette üzüldüm.
O dönemde benim bazı arkadaşlarım devam etti.
Hatta doktoraya başlayanlar da oldu.
Onlar işsiz kalmayı göze aldılar.
Yani burada bugün baktığımda şunu görüyorum.
Her iki taraf da kendi seçiminin sonucunu yaşıyor.
Jordan Peterson'ın bir sözü var.
Bu adam çok meşhur klinik psikolog.
Hayatın 12 kuralı mıydı?
Böyle güzel bir kitabı var.
Podcast bölümleri falan da yapılmıştır hatta bu kitap üzerine.
Çok sağlam bir yazar ve psikolog.
Şunu söylüyor. Kendinize sorumlu olduğunuz biri gibi davranın.
Yani kendinize değer verin, bakım yapın, şefkat gösterin.
Yani birinden sorumlu olduğunuzda bir kediden, birinden çocuğunuzdan ona çok dikkat ederiz değil mi?
Kendimize de bunu yapmamız lazım.
Peki teoride güzel, pratikte ne yapacağız?
Önce kendimizi tanımamız lazım.
Beni geride tutan şey ne diye bir sormamız iyi olur.
Hani burada ben neden geride duruyorum?
Güçlü ve zayıf yönlerimizi görmek, kabul etmek hiç kolay değil.
Ama bunları hani hep böyle yazma pratiği diyorum ya günlük tutalım diyorum ya işte oralarda bunlar açığa çıkıyor.
Yazarak kendimizle sık sık buluşabiliriz ve şunu sorabiliriz.
Neyi kontrol edebilirim?
Neyi kontrol eder ki bir insan hayatında?
Tutumunu değil mi? Çabasını, seçimlerini.
Ama kesinlikle işte dünyayı değil.
Ve Jordan Peterson diyor ki küçük sorumluluklarla başlayın.
Hani önce odanı temizle.
Hayat düzeni küçük adımlarla başlar diyor.
Yatağını yapmak, bedenine iyi bakmak, düzenli hareket etmek.
Önce bu küçük şeylerin sorumluluğunu bir al, buna bir alış.
Küçük şeyler büyük dönüşümlerin temelidir zaten.
Sonrasında atmanız gereken o büyük adımlara da sıra gelecektir.
Bir şey ters gittiğinde benim payım neydi diye sorun.
Bu sizi kurbanlıktan çıkarır diyor.
Hayatınıza yön verecek hedefler koyun.
Ne için yaşıyorsunuz?
Buna biraz kafa yoralım.
Bununla ilgili videolar izleyelim.
Hayatın anlamını biraz düşünelim öyle değil mi?
Herkesin hayatının bir anlamı var.
Ne kadar buna mesai ayırıyoruz ki?
Bununla ilgili çok güzel bir kitap okuyorum.
Açıklamalarda size öneri olarak bırakacağım.
Belki hoşunuza gider. Bir anlam bulun diyor yani.
Hayır demeyi öğrenin.
Sınırlarınızı koruyun. Her şeyi fazla yük etmeyin.
Kendi hayatınızı gerçekleştirmek için bir alana ve enerjiye ihtiyacınız var.
O yüzden sınır koymalıyız.
Her şeye evet dememeliyiz.
Ve günün sonunda kendinize şunu sorun diyor.
Bugün neyi iyi yaptım?
Yarın neyi daha iyi yapabilirim?
Bu adımlar zamanla alışkanlığa dönüştüğünde...
Hayat gerçekten değişmeye başlar.
Çünkü sorumluluk almak aynı zamanda özgürleştirirdi.
Truman gibi o kapıdan çıkmak korkutucu olabilir.
Ama öteki tarafta gerçek bir siz var, kendi hikayeniz.
İnsan kendi yaptığı hataları kabul ediyor da başkasının sözüyle yaptığı, onun ağzıyla yaptığı şeyleri pek kabul edemiyor.
O yüzden hata bile olsa bizim kendi hatamız olsun.
Umarım bu bölüm kendi hayatınızı sahiplenmek için küçük de olsa böyle bir adım atmanıza vesile olur ve umarım faydalı bulmuşsunuzdur.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
