
Kan Bağı Değil, Can Bağı: Seçilmiş Ailelerimiz
29 Aralık 2025 · 14 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Dostluk bir tesadüf mü, yoksa bilinçli bir seçim mi?
Bu bölümde seçilmiş ailelerimizi, gerçek dostluğun ne anlama geldiğini ve bazı bağların neden bizi daha güçlü hissettirdiğini felsefi ve psikolojik bir bakışla ele alıyoruz.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, ben Satine.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bugün hayatımızda çoğu zaman fark etmeden çok büyük bir yer kaplayan bir ilişkiden bahsetmek istiyorum.
Dostluklardan ve seçilmiş ailelerimizden.
Hayatınızda ailem dediğiniz insanlar arasında soyadınızı taşımayanlar var mı?
Benim var. Sizin de vardır eminim.
Onlar kan bağıyla değil, can bağıyla bağlı olduğumuz insanlar.
Seçilmiş ailemiz.
Hepimiz bir ailenin içine doğduk.
Bu aileyi biz seçmedik, koşullarını biz belirlemedik ve kendimizi hazır bir düzenin içinde bulduk.
Hani sorsalardı bana ülke tercihin ne olurdu diye, hiç düşünmeden kuzey ülkelerinden bir aileyi tercih ederim derdim.
Norveç, Danimarka falan, kaostan uzak, yaşam standartları yüksek, daha sakin bir hayat.
Kim istemez ki? Şaka bir yana konuya dönersek ne yaşanırsa yaşansın o kan bağı hayatımızda var olmaya devam ediyor.
Aile üyeleriyle aramızda bazen jenerasyon farkı, algı farklılıkları ya da kültürel uçurumlar oluşabiliyor.
Çoğu zaman bu durum kötü niyetten kaynaklanmıyor elbette.
Psikolojik farkındalıklar, yaşam deneyimleri ve eğitim düzeyleri birbirinden çok farklı olabiliyor.
Bu yüzden bizi sevmelerine rağmen her zaman tam olarak anlayamayabiliyorlar ya da ihtiyaç duyduğumuz şekilde yanımızda olamayabiliyorlar.
Ama zamanla belki okul, belki iş...
belki sadece kendi hayatımızı kurma ihtiyacıyla ailemizden ayrılıyoruz.
Başka bir şehre, bazen başka bir ülkeye gidiyoruz.
İşte tam da bu ayrılıkla birlikte seçtiğimiz aileye, dostlarımıza yaslanıyoruz.
Zamanla kendi yolumuzu çizerken yanımıza aldığımız insanlar oluyor.
Bizimle yürümeyi seçen insanlar.
Ve tam burada şu sorular ortaya çıkıyor.
Neden bazen bir arkadaşımızın yanındayım demesi annemizin sarılmasından bile daha iyileştirici geliyor?
Neden bazı insanları hiçbir mantıklı sebep yokken sadece o kişi oldukları için bu kadar çok seviyoruz?
Aile bağları çoğu zaman dediğim gibi zorunlulukla başlıyor.
Dostluk ise bilinçli bir seçimdir.
Dostlarımız yanımızda kalmak zorunda oldukları için değil, gerçekten istedikleri için kalıyorlar.
Bu da ilişkiyi daha açık, daha samimi ve daha sahici kılabiliyor.
Onların yanında kendimiz olmak daha kolaydır.
Yorulduğumuzda, dağıldığımızda ya da sadece anlaşılmak istediğimizde kalbimizi en rahat onlara açarız.
Mesela bu hafta canınız bir şeye sıkıldı mı ve ilk kimi anlatmak istediniz?
Benim bu hafta canım çok sıkıldı.
Geçen hafta da sıkılmıştı.
Hatta Aralık ayı kontrol edemediğim pek çok şeyin üst üste geldiği bir ay oldu.
Ve yaşadıklarımın neredeyse hiçbirini aileme anlatmadım.
Bunun yerine birkaç arkadaşımı sıklıkla aradım.
Başım sıkıştığında elbette ki ailemi de arayabilirim yani.
Farklı bir durum söz konusu değil.
Ama az önce bahsettiğim sebeplerden dolayı özellikle jenerasyon farkı sanırım beni epey etkiliyor.
Sanki dostlarıma bazı konularda daha kolay açılabiliyorum.
Yaşadıklarımı, yaşıma daha yakın duygudaşlık yapabileceğim insanları anlattığımda rahatlıyorum.
Gerçek dostlar, gerçi bunu hani gerçek dost demek zaten bir tuhaf olur.
Dost gerçektir.
Dostlar bazen hiçbir çözüm sunmadan sadece dinleyerek bazen de tek bir cümleyle insanın içini toparlayarak bir nevi destek olur.
Kendimize inanmadığımız anlarda hani olur ya bazı karar anlarında ya da emeğimizi göremediğimizde Kendi gücümüze inanmadığımızda bir dostun bize olan inancı yeniden ayağa
kalkmamıza yardımcı olabilir.
Bu yüzden dostlarımız yalnızca duygusal bir destek değil aynı zamanda güçlü bir motivasyon kaynağıdır.
Zor zamanlar kitimizde bulunması gereken şeylerden birisi bana kalırsa işte bu sıkı arkadaşlarımız.
Bu noktada şunu sorgulamamız gerekiyor bence çok önemli.
Madem dostluk seçilen bir bağ o halde dost seçerken nelere dikkat etmeliyiz?
Biraz da bunları konuşalım.
Çünkü kiminle çok vakit geçirirsek zamanla ona benzeriz.
En çok vakit geçirdiğin 5 kişinin ortalamasısın.
Hani sözü var ya bu söz öylesine boşuna söylenmiş bir söz değil.
Psikolojik olarak sağlıklı bir arkadaşlıkta ilk dikkat edilmesi gereken şey duygusal güvenliktir.
Dostun yanında kendin olmak için çaba harcıyorsan, sürekli fitreliyorsan ya da yanlış anlaşılmaktan korkuyorsan orada gerçek bir güven alanı yoktur.
Güven dostluğun zemini gibidir.
Yoksa bağ derinleşmez.
İkinci mesele ise karşılıklıktır.
Sağlıklı dostluk tek taraflı bir taşıma ilişkisi değildir.
Hep anlayan, hep dinleyen, hep idare eden taraf olmak zamanla kişiyi tüketir.
Psikolojide buna duygusal emek dengesizliği deniyormuş.
Gerçek dostlukta yük de destek de iki tarafa yayılır, karşılıklı paylaşılır.
Hani alma verme dengesi deriz ya işte bu bence bozulmamalı.
Bir diğer önemli kriter sınırların varlığıdır.
Hani paradoksal gibi görünse de sınırların olduğu ilişkiler daha güvenlidir.
Dostluk öyle her şeye katlanmak ya da her davranışı tolere etmek demek değildir.
Sınır koyabildiğin ve bu sınırların saygı gördüğü ilişkiler uzun ömürlü olur.
Biriyle çok iyi anlaşıyoruz diye de onun sınırlarını ihlal etme gibi bir imtiyazımız, lüksümüz olamaz.
Zaten partner ilişkisinde de diğer ilişkilerde de sınır o kadar önemli bir konu ki sadece bizi değil karşıdaki insanı da koruyor sınırlar.
O yüzden tabii ki de dostluk, arkadaşlık ilişkisinde de sınır koymak ve insanların sınırlarına saygılı olmak çok önemli.
Felsefi açıdan bakıldığında dostluk değer uyumu üzerine kurulur.
Benim için çok önemlidir değerler.
Hayata nasıl baktığımız, insanlara nasıl yaklaştığımız ve neyi önemli bulduğumuz benzer değilse kurulan...
Bağ bir süre sonra yüzeyde kalır.
Bu her konuda aynı fikirde olmamız gerektiği anlamına gelmiyor.
Ancak temel değerlerde buluşabilmek dostluğun derinleşmesini ve sürdürülebilir olmasını sağlar.
Şimdi değerler ciddi biçimde farklıysa özellikle ahlaki konularda zamanla bir esneme başlar.
Uyum sağlayalım, idare edelim derken normalde özen gösterdiğiniz hatta asla yapmayacağınızı düşündüğünüz davranışları kendinize fark edebilirsiniz.
Çünkü bazı ilişkilerde birlikte olmak sınırların ve değerlerin ihlalini yavaş yavaş normalleştirir.
Üzüm üzüme baka baka kararır.
Dost açarken dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da aynalanma kalitesidir.
Dostun sana kendini daha iyi mi hissettiriyor yoksa daha mı eksik?
Seni büyüten, potansiyelini destekleyen ve zor zamanlarında seni küçültmeyen ilişkiler sağlıklıdır.
Terapistim bunu bana vurgulamıştı.
Ve o zamandan beri üzerine çok düşündüm.
Buna çok dikkat ettim.
Sana en yakın kişiler, partnerin ve en yakın arkadaşın seni küçültmeyen, potansiyelini destekleyen olmalı ki bu aynalanmadan dolayı o kendilik algın bozulmasın ya da
olumsuz etkilenmesin demiştim.
Çünkü en yakınlarımız doğrudan ya da dolaylı olarak insanın kendisiyle olan ilişkisini de şekillendiriyor.
Onların gözünden kendimize farkında olmadan bakıyoruz.
O yüzden onların o bize olan bakışı önemli aslında.
En yakınlarımızdan bahsediyorum.
Aristoteles, bu adamı son zamanlarda çok sevmeye başladım.
Hayatın anlamıyla ilgili olan düşünceleri beni etkiliyor.
Sadece kadınlarla ilgili olan düşüncelerine katılmıyorum.
O da dostluğu üçe ayırmış.
Biraz farklı gelebilir ama yine de paylaşmak istiyorum.
Fayda için olanlar, iş arkadaşlarımız, proje ortaklarımız diyebiliriz.
Haz için olanlar.
Birlikte içip güldüğümüz, maç izlediğimiz insanlar bu kategoriye giriyormuş.
Erdem için olanlar.
Birbirimizin iyiliğini gerçekten istediğimiz, derin bağ kurduğumuz dostlar.
Şimdi aslında biz bunları belki ilk ikisini arkadaşlık, üçüncüsüne dostluk diyebiliriz.
Ben öyle düşünüyorum.
Burada bir tuzak var zaten.
Biz genelde sadece üçüncü türü o erdem için olanları gerçek dostluk kabul ediyoruz.
Diğerlerini küçümsüyoruz.
Hiç öyle bir yerde değil. Düşünelim sadece derin konuşan arkadaşlarımız olsa arada saçma sapan şeyler konuşup gülecek kimse olmasa ya da iş yerinde hiç muhabbet ettiğimiz birisi olmasa ne yapacağız?
Ya bu her türün bu üç türün de zamanı ve yeri var.
Bazıları hayatımızın bir mevsiminde bazıları ömürlük.
Ama hepsi güzel, hepsi gerekli.
Biri diğerinden değersiz değil.
Hepsinin işlevi farklı.
Hayatın farklı dönemlerinde anlam kazanıyor.
Bizim farklı ihtiyaçlarımıza karşılık veriyor.
Ben hep üçüncü olanı önemserdim.
Ama artık otuzlu yaşlarda diğerlerinin de gerçekten hayatımızda bir öneminin olduğunu fark ettim.
Yani insan ilişkilerinin gerçekten de çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Bilimsel olarak da dostluğun...
İnsan üzerindeki etkileri oldukça güçlüdür.
Psikolojide co-regulation yani birlikte düzenleme diye bir kavram var.
Yakın bir dostumuzun yanında olduğumuzda stres hormonumuz olan kortizol seviyesi düşüyor.
Sinir sistemimiz farkında olmadan güvendeyim moduna geçiyor.
Tıpkı bebekken annemizin kucağında sakinleşmemiz gibi.
İnsan başka bir insanın varlığıyla regüle olabilen bir canlıdır.
Tam tersine tetiklenebilen bir canlı da olabiliyor.
O yüzden bizi tetiklemeyen, sinir sistemimizi sakinleştiren insanlarla yakın bağ kurmalıyız.
Antropolog Robin Dunbar diye bir arkadaş var.
Dunbar sayısı diye bir kavram ortaya atıyor.
Beynimiz en fazla yaklaşık 150 kişiyle anlamlı sosyal bağ kurabiliyormuş.
Çok fazla bence. Ancak bu geniş çevrenin içinde de dar bir çember olmalıymış sadece 3-5 kişi.
Hayatımızın merkezinde yer alan en savunmasız halimizi gösterebildiğimiz, yanlarında kendimiz olabildiğimiz insanlar bunlar.
Onlar olmadan eksik, onlarla birlikte tam hissederiz.
Bu ilişkilerin bir de tabii ki tampon etkisi var.
Hiç azımsanmayacak bir şey bu.
Zor zamanlarda kaliteli sosyal destek, stresin bedenimiz ve ruhumuz üzerindeki yıkıcı etkisini azaltır.
Şimdi herkes terapiye gidemiyor.
Herkesin ekonomik düzeyi, seviyesi buna elverişli olmayabiliyor ya da istemiyoruz.
Acıyla, kayıpla, belirsizlikle tek başımıza mücadele etmek yerine paylaşıldığında daha hızlı ve daha güçlü iyileşiyoruz.
Çünkü insan yalnızca dayanarak değil, bağ kurarak hayatta kalır.
Ben uzun yıllar ailemden uzak yaşadım.
Uzaklarda okudum, uzaklarda çalıştım.
Yani 15 yaşından itibaren hep ayrıydım.
Tabii ki sıklıkla görüşüyordum ama.
Demek istediğimi anlamışsınızdır.
O yüzden arkadaşlarım çoğu zaman benim ailem oldu.
Yanlış arkadaşlıklar da kurdum.
Üniversitede çok çabuk güvendiğim insanlar tarafından sıkıntılar yaşadım.
Tecrübe ede ede arkadaşın, dostun önemini anladım.
Biraz da şans işi gibi geliyor bana.
Ama insan önce kendini tanıdığında, sınırlarına, değerlerine bir baktığında onlara yakın insanları bulabiliyor.
Şu çok önemli. Etrafınızdaki en sık konuştuğunuz, en sık görüştüğünüz, fikir alışverişi yaptığınız o beş kişi o kadar önemli ki.
Günün sonunda ben hep buraya varıyorum.
Çünkü o beş kişi aslında bir kişi ediyor.
Bölüm biterken kendimize şu soruyu sorabiliriz.
Hayatımda beni gerçekten gören, yanımda kalmayı seçen kimler var?
Ve belki de daha zoru olan ben kimin için böyle bir yerde duruyorum?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize ve can bağı kurduğunuz insanlara iyi bakın.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
