
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
İrade rezervi nedir? Başladığımız işlerden iyi bir sonuç alabilmek için, irade rezervimizi nasıl kullanmalıyız?
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, yaşama, insana dair pek çok şey bulabileceğiniz Ben Saati'ne hoş geldiniz.
Ben Elif. Bugün pazar ve şu an saat sabaha karşı dört.
Ve ben size bu podcast'ı çekmeye çalışıyorum.
Gündüzler çuvalama girdi Elif.
Pazar günü uyumak varken delirdin mi?
Neyle uğraşıyorsun? Böyle diyebilirsiniz.
Benim de bir tarafım bunu yüksek sesle söylüyor zaten.
Şöyle ki evim caddeye bakıyor, gün içinde çok fazla araba ve inşaat gürültüsü oluyor.
Belki şu an bile ses geliyor olabilir.
Mikrofonum çok hassas ve maalesef bu sesleri alıyor.
Ama ben çok inatçı bir ramenciyim.
Yani bu kadar sese, gürültüye, bazen kedimi miaulamalarıyla, kayıtlarımı sabote etmesine, bazen uykusuzluğa rağmen.
Bu serileri, bu podcastleri yayınlamaya, size farkadalık kazandıracak ya da paylaşmayı faydalı bulduğum konularda bilgi paylaşımı yapmaya azmettim.
Bu yüzden bir şekilde bu ses sorununu çözmem gerekiyordu.
Bir de şu var tabii, bir önceki podcastte bahsettiğim konuyu hatırlarsanız ben de hayli duyarlı bir bireyim ve yapmam gereken işleri daha çok sabah günün
ilk saatlerinde yapmayı tercih ediyorum.
Çünkü enerjimin modumun yüksek olduğu bu saatlerde daha verimli çalışabiliyorum.
İrade rezervim öğleden sonraki işler için bazen yetersiz hatta bitmiş oluyor.
Pilim bitiyor yani.
Eğer öğleden sonraya önemli bir işim kalıyorsa onu ya erteliyorum ya da uzun bir ben saati yapıp, yakıtımı doldurup, dinlenip yapılması gereken o iş için tekrar kolları
sığıyorum. İngilizlerin bir sözü var.
Eat the frog.
Çevirisi de kurbağa yiyemek oluyor.
Ne demek yani kurbağa yiyemek?
Manası şu ilk önce en çok zorlandığın işi yap ya da en sevmediğin yani anlatmak istediği o gün yapmanız gereken ama çok üşendiğiniz yapmayı hiç istemediğiniz
ona başlamak yerine onlarca başka işi yapmayı tercih ettiğiniz bir iş varsa ki bence hepimizin böyle en az bir tane işi oluyor her gün.
O gün ilk önce o işi tamamlamak.
Eat the frog bu. Bende de şöyle oluyor bu durum.
En çok kafama takılan işi en böyle yapmam gerekiyor diye düşündüğüm işi en sakin ve en dinç zamanımda yapmalıyım.
Kısacık aralara iş sıkıştırmayı sevmiyorum ve sonra o yaptığım işlerde de kusur bulabiliyorum.
Ancak gelin görün ki eat the frog yapabilmek her gün bunu yapabilmek ciddi bir irade gücü ve rezervi gerektiriyor.
Sevdiğimiz ya da sevmediğimiz işleri yapmak, bu işlerde muvaffak olabilmek, sonuç alabilmek, maddi manevi bir kazancı elde edebilmek için sürdürülebilir bir çalışma planımız ve her gün ufak da olsa atacak bir
adımımız olmalı. İmaj ve stil danışmanı olarak büyük markalara eğitim veren, çok sevdiğim ve ilham aldığım hocam Rüzgar Mira Okan bir videosunda çalışma şeklinden bahsederken basit
bir tüyo vermişti. Bunu ben de kullanırım.
Ondan bahsedeyim size.
Onun mottosu şuydu yaz kurtul yap kurtul.
İşlerimizi önceliklerine göre not alıp böyle bir listeleyip ve onları listeliyoruz işlerimizi.
Sonra yaptıkça üzerine çiziyoruz ve en zorlandığımız işleri ilk önce yapıyoruz.
Sevdiğimiz işleri de sona bırakıyoruz.
Buna psikolojide hazlı erteleme metodu da deniliyor ve iradeyi güçlendiren bir yöntem.
Eğer enerjimizi sevdiğimiz işleri ilk önce bu işleri sevdiğimiz işleri yaparak bitirirsek, tüketirsek rezervimizi, zorlandığımız işlerde de yakadığımız azalacağı için o işi devam ettirmemiz
veya bitirebilmemiz daha fazla külfet haline gelecek bizim için.
Şimdi esas bağlamak istediğim yere gelirsek, bugün iradeden ve onu kullanma biçimimizden bahsetmek, bunun üzerine konuşmak istiyorum.
İrade nedir? Bir işi yapma kararlılığımızdır ya da bir işin devamını getirebilme, onu hakkıyla tamamlayabilme azmi, gücü ya da duygusal dayanıklılığı da diyebiliriz.
Herkeste bu irade gücü vardır, bu güç vardır az ya da çok çünkü irade de bir kastır, kullandıkça gelişir ve bunu kullananlar da bu güç.
çoğalır, artar, bizi zorlayan deneyimler, olaylar karşısında duygusal dayanıklılığımız ne kadar güçlüyse irademiz de o nispette güçlüdür.
Bunu nereden biliyoruz?
Başımıza gelen, canımızı sıkan olaylar, durumlar, başımızı böyle canımızı sıkan olaylar, durumlar geldiğinde bile yapılacak işlere devam edebiliyor muyuz?
Her gün o işe gidiliyor mu?
Her gün az da olsa planlarımızı ve aldığımız kararları uygulayabiliyor muyuz?
Zor zamanlarda bile yani.
Sporumuza, öz bakımımıza yine de özen gösterebiliyor muyuz?
Bunlara bakmalıyız. Ancak şu da var ki bunların hepsi bizim enerjimizle paralel ilerleyen durumlar.
Her şey yine dönüp dolaşıp kendini iyi tanıma, kendini bilmeye çıkıyor.
Bizim günlük kaç birim enerjimiz var ve biz bunları nerelerde tüketiyoruz?
Bu sorunun cevabı çok önemli.
İrade rezervi enerjimizle paralel olarak azalıp çoğalıyorsa, İlk önce şunu bir anlamalıyız.
Benim gün içinde yapmak istediğim şeyler neler?
Ve ben bunları ne zaman ve ne kadar enerji harcayarak yapıyorum?
Bunları tespit etmeliyiz.
Geçenlerde Mümin Sekman'ın başarı seminerine katılmıştım.
Orada izleyicilere başarılı insan doğulur mu, olunur mu diye bir soru yönlendirmişti.
Sonra şöyle cevap verdi Mümin Sekman bu soruya.
Başarılı insan oluşturulur, oluşur.
Ancak bu oluşum için sürdürülebilir bir plan ve irade gücü ile hedefimize ciddi bir emek vermemiz gerekiyor.
Yakıtımız, enerjimiz, yine rezervimizi nasıl kullandığımıza göre bizi ve çalışmalarımızı olumlu ya da olumsuz olarak etkiliyor.
Orada dinlediğim bilgiler üzerine biraz düşündüm, biraz kendi yorumu katarak irade rezervini detaylandırmak istiyorum.
İrade rezervini doğru kullanmak nasıl olur?
Yapılacakları yapmak.
Yazdık ya hani sabah kalktık yapılacakları yazdık.
To do listemizi yaptık.
Eat the frog yapacağız. Tamam bunlar okey.
Ama yapmamak gerekenleri de yapmamak.
Yani gerekirse hayır diyebilme iradesini gösterebilmek de irade rezervini doğru kullanmaktır.
Yani bu sıkı bir öz yönetim işi.
Şimdi yapacağımız işleri, hedefleri belirledik.
Bu hedeflerin ille de dünyayı kurtarmakla ilgili olması gerekmiyor.
Bazen burada...
Hani kafamız karışabiliyor.
Belki düzenli bir şekilde kitap okumak istiyoruz.
Belki her gün egzersiz yapacağız.
Belki öğrenciyiz ve tez yazıyoruz.
Ya da bir konu üzerine uzmanlaşmaya çalışıyoruz.
Bir dil öğrenmeye gayret gösteriyoruz.
Sabah kalktık eat the frog yapacağız.
O da tamam. Niyetlendik oturduk masaya.
Whatsapp bildirileri zırt zırt zırt geliyor.
Telefonun ışığı yanıp sönüyor.
Önemli bir mail mi geldi bir bakayım.
Sabah story'si atmıştım biri favladı mı?
Bu dikkatimizi çekip duran sosyal medya uyaranları ile meşgul olmamız irade rezervimizi yüksek bir oranda biz fark etmeden tüketiyor.
Çünkü farkında değiliz ama iletişim yükü denilen bir şey var.
Bu çok ciddi miktarlarda sinirsel enerjiyi, duygusal dayanıklılığı sabote ediyor.
Etraftaki uyarıcılar, bu telefon olur, başka şeyler olur bunlar bizim yapmaya niyetlendiğimiz işleri.
Yaparken ki odağımızı, enerjimizi onu doğru yönetemezsek dikkatimizi dağıtıp durur.
Yaptığımız işe odaklanamayınca iş yapış şeklimizle de ortaya çıkan sonuç da bizi tatmin etmeyebilir.
Mesela öğleden sonra ya da akşam çalışmayı sevenler için başka bir örnek verecek olursak.
İki saatiniz var. Ev sessiz.
Bir proje var onu bitireceksiniz.
Ya da annesiniz o saatler müsait bir zaman değil mi?
Ve ben saati yapacaksınız.
Kişisel gelişiminiz için bir şeylerle ilgileyeceksiniz.
Belki açık öğretimle eğitim hayatınıza devam ediyorsunuz.
İşten kalan zamanlarda da derslerinize çalışmanız gerek.
Şimdi tam bu iki saatlik müsaadenizle sahip zaman dilimini kullanacakken, niyet etmişken biri aradı, hadi gel şurada çay içelim.
E kıramadınız gittiniz, sosyalleşmeye de ihtiyacım var dediniz.
Ama burada öncelik verdiğiniz şey kendiniz ve hedefleriniz ise bu çağrılara hayır diyebilmek de irade rezervini, enerjiyi doğru kendi hayrımıza kullanmak demektir.
Yani okullarda kesinlikle irade terbiyesi üzerine dersler de verilmeli.
Çalışmalar yapılmalı.
Bunu küçük yaşta doğru yönlendirmek daha faydalı olur.
Hangi yaşta olursak olalım da kendi irademizin ve onun terbiyesinden, rezervinden de biz sorumluyuz.
Nereden başlayalım diye soracak olanlar varsa...
Cemil Meriç'in disiplin içinde çalışmayı bu kitaptan öğrendim diye tavsiye ettiği bir kitap var.
Adı İrade Terbiyesi.
Yazarı da Jules Payot.
Bu kitabın birden çok çevirisi var bu arada.
Kapı yayınlarının çevirisini tavsiye ederim.
Araştırmalara göre sabahları uyanır uyanmaz ilk 3-4 saate entelektüel yani zihinsel çalışmalarda beynimiz daha aktif ve bu konularda çalışmalarımıza verim almaya daha açık.
Mümin Sekman da şöyle bir öneride hatta iddiada bulundu seminerde.
Burada bir parantez açayım.
Yani şimdi bu adam başarı üzerine 25 yıl kariyer inşa ettiği için.
Kitaplar yazıp seminerler verdiği için ona söylediklerini dikkate almakta fayda görüyorum.
Onun iddiası şuydu.
Bir konu üzerine %100 başarı sağlamak için 100 gün boyunca uyandıktan sonraki 100 dakika sadece o konu yani tek bir konu üzerine çalışabiliriz,
çalışmalıyız. Bakın 100 gün çok uzun bir süre değil.
Aslında bunu kendimize meydan okuyarak da uygulayabiliriz.
Hem irade rezervimizi ve onu kullanma şeklimizi nasıl bunu da test etmiş oluruz, gözlemlemiş oluruz.
Mesela 3 ay her sabah 100 dakika İngilizce çalışacağım.
3 ay sonraki benle şimdi çalışmaya yeni başlayan ben arasında bir fark olmaz mı?
Yani %100 bir başarı olur mu bilmiyorum ama bunu bir düşünelim.
Bir dil eğitmeni ve çevirmenlik de yapmış biri olarak benim kişisel fikrim 3 ayda kesinlikle bir ilerleme göreceğiniz yönünde.
Konuya başka bir açıdan da bakalım.
İrade sadece dışarıdaki uyaranlara hayır diyebilmek değildir.
Bizim içimizdeki gündemin sesi dışarıdaki gündeme göre daha yüksek çıkabiliyor.
Bu noktada ben saatimizde kendimize şunları sorabiliriz.
Benim içsel irade ya da enerji rezervlerimi nelere azaltıyor?
Beni sabote eden gündemim ne?
İçeriden kendini hayat amacıyla ya da hedefleriyle meşgul edemeyen zihin dışarıdan işgal edilir.
Yani zihinsel yüklerimizin de farkında olmalıyız.
Bunları analiz edip fayda getirmeyenleri tek tek bırakmayı becerebilmeliyiz.
Bakın bu söylediklerim hiç de kolay şeyler değil.
Aslında bunları yaparak kendi benimizi, ben projemizi, belki daha iyi, belki en iyi versiyonumuzu inşa ediyoruz.
En azından hayat kalitemiz artıyor.
Bunca emeğe değmez mi?
Podcast'in başında kendimden örnek vererek rağmenci biri olduğumu söyledim.
Rağmenci bireyler irade rezervlerini, enerjilerini daha doğru yönetirler ya da yönetmeye çalışırlar.
Nedir rağmenci birey?
Biraz bundan bahsedeyim.
Rahmenci hayat standartları, yaşam şartları ne olursa olsun hedefine doğru giderken önüne çıkan irili ufaklı ya da zorlu engellere tosladığında ben bu engele rağmen nasıl ilerlerim
diye düşünebilen ve o şartlara rağmen gereği neyse onu yapabilme cesaretini, azmini, iradesini gösterebilen bireydir.
yaşadığınız çevre ve başka şeyler olabilir.
Rahmenci kişi ben bu şartlarda en iyi ne yapabilirim diye sormayı, sorgulamayı, çözüm aramayı bırakmayan insandır.
Bazen yolumuza taş koyan önümüzdeki en büyük engel kendimizde olabiliyoruz.
Hatta bunun farkında olmadan dışarıyı suçlayıp kurbanlık rolünü benimseyebiliyoruz.
İçsel engeller Umutsuzluk, korku, kaygı, bazen toplumun bize dayattığı algılar, cinsiyetimiz ve daha birçok şey.
Şu anki Türk dizilerine bakarsak kurbanlık psikolojisine engelleri bizde aşılayan başrolleri örnek olarak görebiliriz.
Bunları farkında olarak izlerken bunu farkında olarak izlemeliyiz en azından.
Bunlar bize içsel engeller olarak aşılanıyor.
Kurbanlık psikolojisine sokuyor ve bunlara karşı çok dikkatli olmalıyız.
Duygu durumlarımızdan da bir sorumluyuz.
Duygu durumlarımız da bizim irade rezervimizi azaltan bir şey ve bunları da dikkatli kullanmalıyız.
Ancak unuttuğumuz bir şey var.
Zeka hepimize çoğunlukla eşit verilmiş olduğu için bunu kendi lehimize de çalıştırmamız lazım.
Dışarısı bize yüz çevirse de kendi elimizden tutmak zorundayız.
Kendimize rağmen kendimize yol açmalıyız.
Bir anne olmak, bir baba olmak, asgari ücrete çalışmak, bazen kimsenin size inanmaması, aile içindeki sorumluluklar vs.
bunlar büyük engeller olarak görülebilir.
Ancak, fakat, bunlara rağmen...
Kendi yolunu yönünü bulmuş insanlar da var.
Taşra'nın yokluğunda yaşayan çiftçi bir ailenin 10 çocuğundan biri olan Aziz Sancar da böyle biriydi.
Mardin'de orta öğretimini öğrenimini bitirip İstanbul'da tıf fakültesine gitmişti.
Aziz Sancar'ın başarılarını anlatmama gerek yok herhalde.
Hala bu ismi duymamış birisi varsa bir Google'a yazıp baksın derim.
Okul dışında da oğlakları otlatmak, cevizleri toplamak gibi.
uğraşları varmış Aziz Sancar'ın küçükken.
Şimdi geldiği nokta içinde irade rezervlerini nasıl kullandığı, nasıl doğru kullandığı, onun nasıl da güçlü bir inatçı, bir rağmenci olduğunu anlamak zor olması gerek.
Çevremize bakalım. Çevremizde o kadar rağmenci var ki dikkatli baktığımızda mutlaka görürüz.
Belki bu kişi aileden biri bile olabilir.
Belki anneanneniz. Belki iş yerinde çalışan bir personel.
Benim motive olmam zor ikna olabilmek için birçok kişiden ilham almalıyım diyorsanız ve bir ramenci kafası nasıl çalışır diyorsanız bunu anlamak istiyorum diyorsanız ramenciler kitabını mutlaka
edinin. Eğer bir ebeveynseniz çocuklarınızla birlikte ara ara bu kitabı okuyun.
Biz milletçe çok zor günler geçirdik geçmişte tarihe baktığımızda.
Hatta insanlığımız, irademiz, birlik bütünlüğümüz son aylarda da yaşanan felaketlerle çok ağır şekilde test edildi.
Hala da ediliyor. Biz ilk önce kendimiz, sonra sevdiklerimiz ve ülkemiz için her şeye, her koşula rağmen ilerlemeliyiz, gelişmeliyiz.
Bunun geçmişte en güzel örneklerini ecdadımız bize göstermiş.
Çanakkale'de Kurtuluş Savaşı'nda her türlü yokluğa, zorluğa rağmen özverili, Gösterdikleri emekler, çalışmalar, mücadeleler sonucunda şu an biz bu topraklarda yaşayabiliyoruz.
Huzurumuzun baki olabilmesi için önce bireysel başarımıza ve farkındalığımıza emek vermeliyiz.
Sonra da topluma, toplumsal bütünlüğümüze, birliğimize verebileceğimiz katkımız, faydamız neyse onu da elimizden geldiğince verebilmeliyiz.
Ramenciler kitabından biraz alıntı yaparak irade konusuna geri dönelim istiyorum.
Başka bir hayat mümkün diyor Mümisekman.
Hayatınızı değiştirme gücünüzü asla hafife almayın.
İnsan su değildir ki dışındaki şartların şeklini alsın.
İnsan balon değildir ki içindeki şartların şeklini alsın.
İnsan ağaç değildir ki doğduğu yere sabitlenip kalsın.
İnsan taş değildir ki kendi ağırlığını kaldıramasın.
İnsan için daima başka bir hayat mümkündür.
Başka yerden değil, bulunduğunuz andan ve yerden yola çıkın.
Rahmence olabilmek öğrenilebilen bir şey.
İrade bir kastır, zeka da öyle.
Kullandıkça gelişir.
Aslında irade rezervimizi kendi lehimize kullandıkça eat the frog yapabilmek ve rahmence olarak yolumuza devam etmek daha da sürdürülebilir olmaya başlayacak.
Ve bu da emeklerimizin, çabalarımızın sonucunu görebilmemizi sağlayacak.
İnsanın en büyük uğraşı kendisidir.
Kişi kendiyle kurduğu ilişki yönünde, kendi elinden tuttuğu müddetçe ilerleyebilir.
Biz de olmayan şeylere değil, bizim herkeste eşit olarak doğduğumuz şeylere bakmalıyız.
İnanç, yetenek, zeka, beceri, irade bunlar bizim erzamız.
Bu hafta izlediğim bir film bana kararlılığın, azmin ve emek vermenin nedenle önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Bu yaşanmış bir hikaye.
Film Hindistanlı bir boksör kadının Hint kültürünün toplumun baskısına kısıtlamalarına rağmen üstelik bir anne olarak nasıl 5 kez dünya şampiyonu olduğunu bütün dünyaya
gösteriyor filmde.
Film ismini hikayenin kahramanı olan Merikom'dan alıyor.
Merikom şu anda 40 yaşında hayatta hala bize ilham olmaya devam ediyor.
Bu filmi mutlaka izleyin derim.
Bu bölümünün sonuna geldik.
Sağlıcakla kalın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
