
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde zaman kavramından bahsediyoruz. Zamanı nasıl tanımlıyor ve onu nasıl algılıyoruz? Zamanımızı nasıl yönetiyoruz ? Gelin bu soruların cevaplarını birlikte arayalım.
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, yaşama, insana dair pek çok şey bulabileceğiniz Ben Saati'ne hoş geldiniz.
Ben Elif. Geçenlerde milli değerimiz, kıymetli büyüğümüzün şu sözlerine rastladım.
İnsanın hayatta en kıymetli şeyi zamandır, para değildir.
Çünkü hiçbir şekilde telafi edilemez, yerine konamaz, para gelir, zaman gelmez.
Tanıdık geldin mi bu sözler?
Bu cümlelerin sahibi İlber Ortaylı hocamız.
Bize bir şey hatırlatmış.
Zamanın önemini.
Peki nedir zaman?
Onu nasıl tanımlarsınız?
Asla durduramadığımız, satın alamadığımız, harcadığımızda geri gelmeyen tek şey olabilir mi?
Dünyanın en zenginleri listesinde de olsanız değiştirmeye gücünüzün yetmeyeceği tek şey zaman.
Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler diye az mı ağlıyor insanlar?
Tanımlamaya kalksak onu bir kalıba sokamayız, tanımlayamayız.
Bundandır ki kime sorsak herkesin kendince onu tarif edecek bir argümanı vardır.
Bazı insanlar zamanla o kadar çok uğraşıyor ki.
En basit örneğini vereyim size.
Filmlere bakın. Geleceğe dönüş üçlemesini bilenler vardır.
Efsanedir. Çılgın bir bilim adamı yaptığı zaman makinesiyle bu bir araba.
İşte onunla bir geçmişe bir geleceğe gidip geliyor.
Kelebek etkisiyle olaylar karışıyor.
Hem eğlenceli hem düşündürücü bir film.
Yıldızlar arası, zamanda yolculuk gibi örnek verebileceğim çok fazla yapım ve çok fazla zamanla ilgili yorum var.
Bunların arasında elbette ki yerli yapımlar da var.
Yahşi Batı filmini hatta daha yakın geçmişte izlediğimiz Arif ve 216 ile Cem Yılmaz'ın da aynı temayı evirip çevirip bir şekilde filmlerinde işlediğini
görüyoruz. Bir gizem var zamanın içinde.
Bu bize ilginç geliyor.
Hem mümkün hem değil gibi onu değiştirmek, eğip bükmek.
İlber Ortaylı'nın vurguladığı noktaya geri dönersek zaman gerçekten bizim en kıymetli şeyimiz mi?
Bence soruyu şöyle de sorabiliriz.
Zaman kim için çok kıymetli?
Acelesi olanlar için mi?
Çok büyük hedefler peşinde bir öğrenci, bir bilim insanı, dakikalarla yarışan bir atlet, evdeki her işi halletmeye çalışan bir anne için mi?
Cevap çok çeşitli ve değişken değil mi?
Bir de şu var ona bu kadar kıymet vermemizin bir sebebi de zamanı sanki bize hiç yetmiyormuş gibi algılamamız olabilir mi?
Bu algının oluşmasına sebep olan şeylerden birinin mekan olduğunu düşünüyorum.
Yani yaşadığımız yer İstanbul'da okuyan bir üniversite öğrencisi ile Isparta'da öğrenim gören bir öğrencinin zamanı yaşayışı algılayışı bir değil.
Kendimden biliyorum.
Benim zaman algım İstanbul'a gelince bir hale değişti.
Daha önce bir doğu ilinde yaşıyordum işim gereği.
Trafikte falan zaman kaybetmiyordum.
Trafik yoktu bir kere.
Çok kalabalık bir yer değildi yaşadığım il.
Çarşıda bir işim varsa hemen halledip fazla yorulmadan evime geri dönüyordum.
Ve belki bir metropolde yaşamak kadar dikkatimi, odağımı...
Bedenimi fazla yormadığım için orada günler daha uzun geliyordu.
Hatta bazen sıkılıyordum kendime yapacak iş arıyordum.
Bunalıma bile girdim yani aylak kalıp o kadar.
Her şeyin bir zamanı var derler ya işte o zaman geldiğinde fırsatı iyi değerlendiremeyince.
İnsan o anlarda çok pişman oluyor.
Buna bakarak da zamanın kıymetli olduğu sonucuna varıyor.
Yaşamımızda birikmiş, yapılmayı bekleyen, hatta şöyle diyeyim ölmeden önce yapılması gerekenler listemiz var.
Bucket list deniliyor buna.
Bir lisan öğrenmek, belki aşık olmak, seyahat etmek, kendi işini kurmak.
Çok daha uçuk hayaller, hedefler de olabilir bunlar.
Everest dağını tırmanmak gibi, kitap yazmak.
ev almak vs. Ama bu listeyi herkes tamamlayamadan yaşamına veda ediyor genelde.
Bazen kısmet olmuyor.
Uğraşıyorsun. Olmuyor o istediklerin.
Zamandan bağımsız olarak.
Öte yandan da benim buna zamanım yok ki lafı var ya böyle mantra gibi en ufak sorumluluk almaları harekete geçmeleri gereken bir durumla karşılaşınca çoğu insan
bu lafın altına sığınıyor.
Hemen onu yapamam zamanım yok, bunu yapamam şöyle meşgulüm gibi.
Bazı insanlarda da hep bir geç kalma hissi vardır.
Bu bucket listesi uzundur ama o hareketsiz kalıyordur, erteliyordur, hastadır, parası yoktur, yalnızdır vs.
Yapmak istediklerini sayar, mazeretlerini sayar, zamanım yok mantrası ile istemediği durumun içinde kalmaya devam eder.
Hareket etmez bir türlü.
Eee ne olacak? Peki böyle yaşamlarımızı biraz daha anlamlı ve gerçek şeylerle çevrelersek ve yapmak istediklerimiz için harekete geçersek belki o
zaman zaten yapıyorum yoldayım hissiyle zamanla itişmeyi bırakırız.
Kaybolan yıllarımız olmaz ya da artık onlara ağlamayız.
Her şeyin bir zamanı var evet ama fırsatlar da hazır olana gelmiyor mu?
Ayrıca bence zaman ya da zaman algısı bize şundan dolayı verilmiş.
Elimizde bir sihirli değnek yok ki.
Bir şeyleri şak diye değil bir sürecin sonunda elde edebileceğimizi görebilmemiz için.
Yoksa her şeyi isteriz o anda olur, o anda gerçekleşir.
Dünya böyle bir yer mi?
Sen çalıştığın zaman öğreniyorsun ve sınavları geçiyorsun.
Sen tarlaya bir şey ekiyorsun ve belli bir süre onun o fidanın büyümesi için bekliyorsun.
15 günü 20 gün 1 ay.
Zaman bize isteklerimize arzularımıza emek verirken sonuç odaklı olmayı değil süreçten de keyif almamız için bir alan tanıyor.
Yoksa sürekli haz odaklı insanlar olup çıkardık.
Konunun bir de şu tarafı var.
Bence çoğu zaman bu kısmı kaçırıyoruz.
Şöyle anlatayım.
Zaman anlardan ibaret.
Bu sözü duyduğumda aslında geçmiş ve gelecek bir anda ortadan kayboluyor.
Bu haliyle de elimizde sadece şu an var.
Şu an derken bile o an yok oldu.
Sadece an var. Arjantinli oldukça başarılı bir yazar Borges.
Borges'in çok meşhur bir şiiri var.
Onu sizinle paylaşmak istiyorum.
Okuduğumda çok hoşuma gitmişti.
Anlar. Eğer...
Yeniden başlayabilseydim yaşamaya, ikincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş... Doğuşu izler, daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelyeye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'ündeyim ve biliyorum ölüyorum demiş Luis Borges.
Peki biz anlarımızı nasıl yaşıyoruz?
Yalnız şair paraşütle ne yapıyordu acaba?
Onsuz bir yere gitmiyormuş bu da.
Dikkatimi çekti o.
Zaman ne zaman en kıymetli şey olur biliyor musunuz?
Ben şöyle düşünmeye başladım son zamanlarda.
Onun içinde yani anda kalabildiğimizde.
anın içinde kendimizi fark ederek, şu anda mikrofon başında konuştuğumu fark ederek, hissederek, bu anın içinde var olarak.
Şiirde de aslında biraz bunu vurgulamış.
O süreyi kendi istediğimiz yönde kullanarak.
Hayatta her şey insan için organize edilmiş ama biz onun için çalışıyoruz.
Adeta ona çalışıyoruz sanki.
Şöyle güzel bir şey de var.
Kendimizi sevdiğimiz bir eyleme kaptırınca zaman algımız yok olmuyor mu?
Yemek yapmaya başlamışız bir bakmışız birkaç saat geçmiş.
Bazı kitaplar var bizi içine alır okumaya başlarız ve farkına varmadan gün batmış ya da belki sabah olmuş oluyor.
Bazen yüzerken olur bu.
Kaç saat denizde olduğumuzu...
Anlamayız, bilmeyiz.
Ertesi gün kaslarımız ağrıdığında anlarız.
Burada epey mesai harcadığımızı.
Bunun tersi de olabilir tabii ki.
İstemediğimiz bir işi tamamlamak zorunda kalınca her dakika ömür gibi gelir.
İstemediğimiz bir yerde yaşarken de böyle olur.
Üniversiteyken birinci ve ikinci sınıfımı hiç sevememiştim.
O dönemleri hiç sevememiştim.
Canımı sıkan olaylar yaşamıştım ve o zamanlar...
Ne zaman bu günler biter diye kendi elimle takvim hazırlamıştım.
Her gün üstüne o günün üzerine bir çizik atıyordum.
Askerdekilerin şafağı sayması gibi.
Hepimiz bu tarz olumsuz deneyimleri yaşamışızdır.
Hayatımızın daha keyifli bir hale gelebilmesi için Japonların tavsiye ettiği bir şey var.
Ikigai. Yani yaşam amacını bulmak.
Evet bunu duymuşsunuzdur.
Bir yerlerde bu kitap da bütün kitapçılarda var.
Mutlaka karşılaşmışsınızdır.
Ama yaşam amacımız her zaman bize keyif vermeyebilir.
Belki seyahat etmek, belki öğretmek yaşam amacımız ama her anından keyif mi alıyoruz bu amacımızın?
Bu amacımızı gerçekleştirirken her dakikasından keyif mi alıyoruz?
Hayır. Bunun yerine araştırmacı psikolog Mihaly Çiksen Mihal şunu öneriyor bize.
Kendimizi yaptığımız işlere, eylemlere kaptırmalıyız.
Buna flow yani akış deniliyor.
Az önce bahsettiğim şey buydu hani yemek yaparken bence yemek yerken de güzel bir randevuda mesela çok heyecanlı bir romanı okurken biz akışa girebiliyoruz kopuyoruz zamandan.
İşte akış teorisine göre biz bu haldeyken içinde bulunduğumuz andan çok büyük has Keyif alırmışız.
Ve bu zamanlarda daha yaratıcı olurmuşuz.
Bize anlık zevk veren işte yemektir, uyuşturucu, aşırı alkol, sosyal medya bağımlılığı, TV karşısında cips tırtıklamak değil kastedilen.
Akış halinin en güzel örnekleri bence cerrahların ameliyat ederkenki halleri diyebilirim.
Parkta oynayan çocuklar.
Kediler de bize o anı hissederek orada var olarak nasıl akışta olduğuna örnek olurlar.
Hayao Miyazaki'yi anlatmıştım bir bölümde.
Müthiş bir yönetmen ve senarist.
Onun hayatında beni etkileyen şey hayat amacını yani çizmeyi çok küçük yaşta fark etmesi, onu çok böyle sevmesi ve ortaokuldan bu yana her
gün bu rutinini aksatmadan devam ettirebilmesiydi.
Bu adam 80 küsur yaşında düşünün ama yanında çalışanlar söylüyor röportajlarında çizerken anime sanatçısı aslında Hayao Miyazaki bilmeyenler için tekrar
bir ifade edeyim.
Animasyon filmleri var ve çizim yapıyor.
İşte yanında çalışanlar şöyle söylüyor röportajlarında çizerken dünyayı unutur Hayao Miyazaki.
Bir sahne için binlerce kağıt çizim yapıyormuş ama bu iş...
Akışa girmeden, haz alınmadan yapılacak bir şey mi sizce?
O kadar ince detaylar ve binlerce kağıt düşünün.
Ve evet Hayomiyazaki ile biz zamanı aynı şekilde algılamıyoruz ya da onu aynı şekilde yönetmiyoruz.
Modern dünyada belki...
Herkesin istediği işte çalışması, istediği hayata hemen ulaşması mümkün olmayabilir.
Ama sonuçta biz bu dünyaya bir şekilde fırlatıldık ve bize ömür diye biçilen bir zaman verildi.
Onu değerlendirmek de bizim maharetimiz.
Akışı belki yaptığımız her işte yakalayamıyorsak, Ben saati diye kendimize ayırdığımız zamanlarda neyi yapmayı seçiyorsak o eylemin içinde kalalım.
Buna alıştığımızda yani o ben saati dediğimiz kısıtlı küçük zamanlarda o akışta o işin içinde kalabildiğimizde buna böyle ufak ufak alıştığımızda psikolojimiz
bedenimiz duygu dünyamız olumlu olarak değişecek.
Olumlu olarak etkilenecek bundan ve bu hayatımızın diğer alanlarına yansıyacak.
O zaman o alanlarda da biz akışı daha kolay yakalayabileceğiz.
Zamanın kıymetini iyi bilmek için akış önemlidir dedik.
Peki aynı anda birden çok iş yaparken biz hangisinde akışı yakalayacağız?
O yüzden zamanın kıymetini bilmek için Gerçekten buna kafa yormak, onu nasıl değerlendirdiğimizi, gün içinde neler yaptığımızı, yıl içinde, ayları, haftaları nasıl planladığımıza
şöyle bir bakmalıyız.
Zaman sadece işte önemli değil ki.
Kurduğumuz ilişkilerde de önemli bence.
Orada da bir mesai harcıyoruz.
Bu romantik ilişkimizde de olur, anne babamızla kurduğumuz ilişkide de.
Zaman kıymetli olmasa çocukla anne babanın...
Doğumdan sonra birlikte geçireceği özellikle ilk iki senesi çok önemlidir.
İşte güvenli bağ o zaman oluşur.
Çocuklarınızla verimli, keyifli vakit geçirin diye bas bas bağırıyor pedagoglar.
Çünkü o ilk yılların telafisi çok zor.
Çünkü çocuk yetişkin olduğunda bile o kıymeti bilinmemiş yılların özlemini çekiyor.
Bilinçli olmadan bir de.
Bunu yaşıyor içinde hep bir yerlerde o eksiklik o yetmezlik duygusu oluyor.
Hatta bu duygu bu hisler onun yetişkin olduğunda ilişkilerine yansıyor.
Çocukları ile fazla vakit geçirmemiş bir anne baba gelecekte bunun sonuçlarını.
Psikolojik yani maddi manevi sonuçlarını görür ve pişmanlık duyar.
Pişmanlıklarınıza bir bakın.
Ya istemediğiniz bir ilişkide haddinden fazla kalmışsınızdır.
Ya da daha iyisi olabilecekken oradaki zamanı iyi değerlendirememişsinizdir.
Farkında mıyız? Seçimlerimiz belirliyor zamanın kıymetini.
Zaman önemli evet ama şöyle bence.
Burada Yüzüklerin Efendisi'ne geçen bir cümle vardı.
Güzel bir yanıt olacak burada.
Karar vermemiz gereken tek şey bize verilen zamanla ne yapacağımızdır.
Ben de katkıda bulunayım ve şöyle ekleyeyim.
Karar vermemiz gereken şey bize verilen zamanla ne yapacağımız ve ne yapmayacağımızdır.
Nelere hayır diyeceğiz?
Bu çok önemli. Zamanın kıymetini bilen kişi nelere hayır diyeceğini de bilir.
Neşet Ertaş'ın bu konuda söylediklerine kulak verelim mi?
Zaman sana uymaz.
Boşa çalışma.
Gel kardeş, zamana uyumasını bil.
El aklı inan, gezip boşa dolaşma.
Gel kardeş, zamana uyumasını bil.
Bölüm bitiyor. Ardından bu şarkıyı, bu türküyü diyelim.
Mutlaka dinleyin. Belki de zamanı elimizdeki değerli bir kaynak olarak düşünebiliriz.
Ülkemizde kullanılan ve kullanılmayan kaynakları düşünün.
Aynı bunun gibi kullanılmayı bekleyen potansiyelimizi ateşleyebilmemiz adına elimize verilmiş ve maalesef sınırlı bir kaynak diyebiliriz zaman için.
Ya da zaman algısı diyelim.
Size bir bomba bırakayım.
Bu kadar üzerine laf ettiğimiz, konuştuğumuz, düşündüğümüz şey için yani zaman için Einstein demiş ki zaman yoktur.
Hadi buyurun bakalım. Çok sevgiler.
Hoşçakalın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
