
İdare Etmeye Çalışarak Neleri Kaybediyoruz?
21 Ağustos 2026 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
İyi olmak neden çoğu zaman daha fazla tahammül etmekle karıştırılıyor?
Bu bölümde “idare et” cümlesinin hayatımızdaki yerini, sınır koyarken neden suçluluk hissettiğimizi ve kendimizi ezdirmeden ilişkilerimizi korumanın mümkün olup olmadığını konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, ben Satine.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Geçen gün Substack sitesinde şu cümleyle karşılaştım.
Bizim insanımız kötüye yeter artık sen de haddini bil demez.
İyi olana ise aman onu da böyle idare ediver der.
Bu cümleyi okuduğum anda gözlerimin önünden hayatım film şeridi gibi geçti.
Çünkü yıllardır yaşadığım canımı sıkan durumlar bir cümlede özetleniyordu burada.
Kaç kere oldu bilmiyorum ama hayatım boyunca defalarca Birinin davranışından dolayı kırıldığım, öfkelendiğim ya da haksızlığa uğradığımı hissettiğim anlar oldu, durumlar oldu.
Tam tepki vermek üzereyken de bir ses yükseldi ve bana sen alttan al, sen idare et, şimdi bununla hiç uğraşma dedi.
Bu ses bazen arkadaşlarımdan, bazen annemden, bazen de kendi içimden geliyordu.
Ve ilginç olan şu ki bu cümleler...
çoğu zaman gerçekten kötü davranan kişiye söylenmiyordu.
Sınırları zorlayan, saygısızlık eden ya da sürekli kendi çıkarını düşünen kişiye kimse dönüp de sen de biraz idareli davran demiyordu.
İdare etmesi beklenen kişi çoğu zaman daha anlayışlı olan, daha sakin davranan ve ortamı bozmamaya çalışan kişi oluyordu.
Yani ben oluyordum. Yani çoğu zaman iyi olan kişiye idare et deniyordu.
Sizin de vardır çevrenize.
Belki siz de böylesinizdir.
Bir süre sonra insan ister istemez şunu düşünmeye başlıyor.
Acaba iyi olmak daha fazla şeye katlanmak zorunda olmak anlamına mı geliyor?
Bence idare et cümlesinin en tehlikeli tarafı ilk duyduğumuzda kulağa son derece makul gelmesi.
Çünkü gerçekten de hayatımızda idare etmek zorunda olduğumuz insanlar olabilir.
Ailemizden biriyle her anlaşmazlıkta ilişkiyi bitiremeyiz.
Kapıyı vurup çıkamayız.
İş yerinde hoşlanmadığımız herkesle yollarımızı ayıramayız.
Bir arkadaşımızın her hatasında arkadaşlığı sonlandırmak zorunda değiliz.
Bu sefer kimseyle ilişki kuramayız ki.
Bazen karşımızdaki insanın içinde bulunduğu durumu anlamamız, bazen sabretmemiz ve bazen de ilişkiyi korumak için bir adım geri çekilmemiz gerekir.
Bunların hepsi zaten hayata dair ya mutlaka yaşamışızdır böyle şeyler.
Fakat benim son zamanlarda üzerinde düşündüğüm asıl mesele şu.
Sabretmekle kendimizi yok saymak aynı şey değil.
Ya ben burada neyi sabrediyorum?
Kendimi mi yok sayıyorum?
İdare etmekle sınırlarımızı terk etmek de aynı şey değil.
Bu nedenle de kendime şu soruyu sormaya başladım.
Ben bu durumu gerçekten seçerek mi idare ediyorum?
Yoksa idare etmeye mecbur olduğumu düşündüğüm için mi?
Böyle hissettiğim için mi?
Mecbur mu bırakılıyorum?
Mecbur mu kalıyorum? Böyle mi hissediyorum?
Çünkü erdemle alışkanlık arasında çok büyük bir fark var.
Ya da manipülasyon da olabilir.
Sadece alışkanlık değil. Manipüle ediliyoruz aslında bazen de.
Kimi zaman bir insanı anlayabilir, o ilişkiye değer verebilir ve yaşanan bir problem karşısında bir süre susmayı, sabretmeyi, alttan almayı bilinçli olarak seçebiliriz.
Böyle bir durumda karar sizin kararınızdır.
Siz neyi neden yaptığınızı biliyorsunuzdur.
O ilişkiyi korumak adına evet bir süre bunu böyle yapacağım derseniz.
Belki de bu davranış size batmaz.
İlişkili daha değerli gelir.
Fakat bazen hiçbir şey düşünmeden otomatik olarak da idare et moduna geçiyoruz ya hani iş yerinde filan da.
Bazen trafikte bile bunu yapmıyor muyuz?
Yıllardır bunu yapıyoruz.
Toksik ilişkilerde de bu yaşanıyor zaten.
Aile ilişkilerimizde de.
Çünkü çatışmadan korkuyoruz.
Tepki verirsek sevilmeyeceğimizi düşünüyoruz.
Tabii ki tek sebep bu değil. Daha çok ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey'den sebeple de bunu yapabiliyoruz.
Bazen de sınır koyarsak kötü insan olacağımıza inanıyoruz, inandırılıyoruz.
Çünkü ortam bozulduğunda kendimizi sorumlu hissedebiliyoruz.
İnsan gerçekten çok karışık bir varlık.
Ben kendi hayatıma baktığımda bazı dönemlerde yaşadığım şeyin gerçekten anlayışlı olmak değil, karşımdaki insanın tepkisini yönetmeye çalışmak olduğunu fark ettim.
Yani mecburen böyle davrandım.
Şimdi karşımdaki insanın tepkisini yönetmek ne demek?
Bir örnek vereyim. Bunun en yoğun örneklerinden birini birkaç yıl süren bir projede yaşadım.
Hayatımın en zor 3 yılıydı diyebilirim.
O işten dolayı, o projeden dolayı.
Bitsin diye böyle gün saydım.
Bir arkadaşımla yaklaşık 3 yıl süren bir proje yönettik.
Projenin başındayım, mecburum, bırakamam.
Bazı bölümlerinde onun deneyimine ihtiyacım var.
Beraber çalışmak zorundayız.
Ve dolayısıyla iletişimi tamamen kesip kendi yoluma devam etmem mümkün değil.
Böyle yaparsam dezavantajlı olurum.
Bir hata olduğunda, bir kusur olduğunda bunu çözemem.
Yani bu kadar deneyime ve yetkinliğe de sahip değildim o dönem.
Fakat iletişim kurmak bu kişiyle o kadar zordu ki başlarda iyiydi ama sonra baktım ki hiç de kolay biri değilmiş.
Bazı şeyleri çok kişisel algılıyordu.
Benim işle ilgili gördüğüm bir fikir ayrılığı, bir eleştiri onun tarafından bazen kişisel bir mesele haline gelebiliyordu.
Ben de projenin devam edebilmesi için sürekli kendimi ayarlamaya başladım.
Ne söylediğimi, nasıl söylediğimi, bir konuyu ne zaman açmam gerektiğini sürekli düşünüyordum.
Yani kendimi ölçüp biçiyordum.
Bazı şeyleri hiç söylemedim.
Bazı davranışları görmezden geldim ve bazı konularda gerçekten alttan aldım.
Bu beni hasta etti zaten en sonunda.
Bunu yapmamın birçok mantıklı gerekçesi vardı.
İşin bitmesi gerekiyordu.
Neyse ki uzun uzun yıllar çalışmadık.
Evet 3 yıl hiç az bir süre değil ama neticede bitti.
O sürede ona ihtiyacım vardı ve o konuda deneyimliydim.
Şimdi bunu sorun etmeyeyim diye kendimi artık terkinliyordum.
3 yılın sonunda fark ettim ki beni yoran proje değildi.
Sürekli başka bir insanın duygularını hesap ederek hareket etmek, ortamı bozulmaya çalışmak, kendi tepkimi sürekli kontrol etmek beni yormuştu.
Yani o kadar gelgitli bir arkadaştı ki.
Yetişkin olamamış bir çocuktu.
Sürekli uçlarda yaşıyordu ve duygularını işe yansıtıyordu.
En nefret ettiğim şey.
Ve zaten bu işten sonra kimseyle çalışmak istemedim.
İnsanlardan nefret ettim bir süre yani.
Böyle iş yaparken herkesten uzakta kalarak kendi alanımda çalıştım falan.
Yani biraz mesafe koymam gerekiyordu.
Çalıştığım yerde insanlarla.
Bu bayağı oldu. Bunu ne zaman yaşadım?
Pandemi süresince falan yaşamışımdır.
Bir 5-6 yıl önce.
Geride bırakabildik çok şükür.
Hala ara ara aklıma geliyor.
Sürekli birinin davranışta öngörmeye çalışmak, her cümlenizi tartmak, şimdi bunu söylersem ne olur diye düşünmek insanı gerçekten tüketebiliyor.
Bir süre sonra insan ilişkisinde kendisinden çok o ilişkiyi yönetmekten yoruluyor.
Bir insanın davranışlarını öngörmeye çalışmak ne kadar sağlıklı ki?
Bu durum sadece iş hayatında olmuyormuş.
Aynı şeyi ailelerde de, arkadaşlıklarda da, romantik ilişkilerde de görebiliriz.
Ve ben görüyorum da ailemde de çevremde de mesela bazı ailelerde erkek çocuğa inanılmaz tolerans gösteriliyor.
Ne yaparsa yapsın o erkektir yapar deniliyor.
Bu sessiz söylenmese de böyle bir şey var.
Sorumlulukları erteleniyor hataları görmezden geliniyor ama evde kız çocuğuna Bambaşka kurallar uygulanıyor.
Ne giydi, kiminle görüştü, nereye gittiği sürekli kontrol ediliyor.
Sonra çocuklar büyüyor.
Biri yıllarca gördüğü baskıdan, eşitsizlikten sonra bir gün artık yeter diyerek ipleri kopartıyor.
Aileye karşı öfke dolu yaşıyor.
Diğeri ise kendisine tanınan sınırsız alanın içinde büyüdüğü için yetişkin olduğunda da dünyanın kendi etrafında dönmesi gerektiğini düşünüyor.
Narsist oluyor işte bir nevi.
Sonra herkes dönüp de biz nerede hata yaptık diye soruyor.
Yani sınır olayı gerçekten önemli.
Dozu, nerede olduğu, ne kadar olduğu gerçekten önemli.
Hatalar burada başlıyor.
Bazı insanlara sınır koymak yerine sürekli idare etmekle.
Başlıyor aslında idare etmekte.
Bir insanın davranışını sürekli açıklarsanız bir süre sonra o davranış normalleşmeye başlar.
Onun huyu böyle, o zaten böyle biridir, sinirlidir, alıngandır, zor biridir gibi cümlelerle o kişinin davranışını açıklamaya, meşrulaştırmaya, normalleştirmeye başlıyoruz.
Bir süre sonra farkında olmadan o kişinin davranışlarının sorumluluğunu da biz üstlenmiş oluyoruz.
O öfkelenmesin diye cümlemizi değiştiriyoruz.
O kırılmasın diye fikrimizi saklıyoruz.
Aman o tepki vermesin diye sınırımızı esnetiyoruz.
Sonra bir bakıyoruz ki karşımızdaki insanın davranışı hiç sorgulanmıyor ama bizim verdiğimiz tepkiler sorgulanıyor.
Ve bize ne diyorlar? Sen de biraz anlayışlı ol.
Alttan al. Şu anda hani hır güre gerek yok.
Kavgaya gerek yok.
Filan gibi böyle uyarılar alıyoruz.
Telkinlerde bulunuyorlar.
Burada çok önemli bir ayrım var bence.
İyi insan olmakla herkesi rahat ettirmek aynı şey değil.
Yani ben iyi olmayı seçiyorum.
İyi olmak zorunda değilim.
İyi bir kardeş, iyi bir evlat olmak zorunda değilim.
Bu benim seçimim. Ama ben bunu seçiyorum diye, olgunum diye, anlayışlıyım diye beni istismar edemezsin, beni sömüremezsin.
Bunu kullanamazsın.
Ama bunu yapıyorlar işte.
Ve bir noktadan sonra biz de izin veriyoruz.
Sindirilmek gibi bir şey de olabilir bu.
Bizi sevmesini sağlamak bizim görevimiz değil.
Her ilişkide tansiyonu düşürmek bizim görevimiz değil.
Her problem çıktığında ilk geri çekilen kişi olmak zorunda değiliz.
Sınır koyduğumuz için de kötü insan olmayız.
Ama bunları tabii dönüştürmek, değiştirmek hiç kolay değil.
Bunları fark ediyoruz, şimdi değiştirmeye çalışıyoruz.
Yıllarca giden bir düzen var, sen şimdi buna baş kaldırıyorsun.
Kolay değil tabii ki. Ve burada da başka bir sorun ortaya çıkıyor.
Eğer sürekli alttan almak istemiyorsak, bu sefer aklımıza gelen her şeyi böyle pat diye söylemek, kızdığımız bir durumu direkt söylemek, rahatsız olduğumuz davranışı büyük bir kavga çıkararak belirtmek
mi gerekiyor o zaman?
Ben bunun da çözümü olduğunu düşünmüyorum.
Çözmedi yani. Bunu da denemiştim, bu da olmadı.
Son zamanlarda aldığım bir tavsiye var.
Aslında ara ara söylüyorum bölümlerde.
Alttan alma ama politik ol.
Alttan almak istemiyorum zaten.
Bu insanı hasta ediyor bir süre sonra.
Ben şunu yapıyorum.
Dümdüz söylüyorum rahatsız olduğum şeyi.
Ama o zaman da karşı tarafla aramda soğukluk giriyor.
Ve bu seferde yürütmem gereken işleri, o ilişkiyi eğer zorundaysam, o ilişkiyi yürütmek zorundaysam, mecburiyet varsa iş olur, başka bir şey olur.
Bu sefer benim bu ciddiyetim ağır geliyor karşıya.
Bu da süreci zorlaştırıyor.
Bu yüzden alttan alma politikol tavsiyesi bulunuldu Esma Hanım tarafından bana.
Ben bunu ilk duyduğumda çok düşündüm ve dedim ki bu bana uymuyor.
Çünkü ben bunu farklı algıladım.
Bana söylemek istediği şey daha farklıydı.
Benim kafamda politik olmak uzun süre susmakla, ortamı bozmamakla, idare etmekle birbirine yakındı.
Numara mı yapacağım ya ben bu yaştan sonra filan demeye başladım.
Sonra bunun aslında hiç de aynı şey olmadığını fark ettim.
Politik olmak söyleyeceğini söylememek değil.
Politik olmak söyleyeceğini söyleyip ama nasıl söyleyeceğini seçmek.
Ona göre söylemek.
Mesela birine sen çok kabasın diyebilirsiniz.
Ya da ya sen bugün biraz sert girdin konuya ne oldu hayırdır da diyebilirsiniz.
İkisinde de aynı rahatsızlığı dile getiriyorsunuz fakat birinde karşınızdaki insanın kişiliğine saldırıyorsunuz.
Diğerinde ise davranışı hakkında konuşuyorsunuz.
Bence aradaki fark çok önemli.
Birine sen düşüncesizsin demek yerine bunu yaparken beni pek düşünmediğini hissettim de diyebilirsiniz.
Böyle söylediğinizde hem rahatsızlığınızı dile getirmiş oluyorsunuz, söylemiş olursunuz, içinize kalmıyor.
Hem de karşınızdaki insanı tamamen kötü bir insan ilan etmemiş oluyorsunuz.
Bence yetişkinlik biraz da bu dili öğrenmek, her aklımızdan geçen olduğu gibi söylemek zorunda değiliz.
İdare etmek istemiyorsak bunun tam zıttı her şey çat çat söylemek değil.
Fazla dürüst olmak değil.
Bazen aşırı dürüstlük de düşüncesizlik olabiliyor.
Her doğru her zaman aynı biçimde söylenmek zorunda değil.
Nabza göre şerbet vereceğiz belki.
Bu şekilde düşünebiliriz.
Hani dediğim gibi sen çok kabasın demekle ya bugün biraz sert konuştun ben de bunlar rahatsız oldum biraz kırıldım aşk olsun filan demek aynı şey değil.
İkisi de rahatsızlığı dile getiriyor.
Birinde kapıyı yüzüne kapatıyorsunuz kişinin diğerinde kapıyı açık bırakıyorsunuz ve duygunuzda söylemiş oluyorsunuz bu şekilde.
Politik olmak biraz böyle aslında.
Bazen karşımızdaki insanı kaybetmeden sınır koymak isteriz.
Yani onu kaybetmek istemeyiz ama bir noktada da artık verici olmak, altından almak istemeyiz.
Ya da o kişiyle çalışmak zorundayız.
Dediğim gibi ailemizden birisi olabilir, sevdiğimiz biri olabilir, hayatımızdan tamamen çıkmasın isteriz.
Ama yine de onun bazı davranışlarının da değişmesi gerekiyordur.
Ya mutlaka vardır.
Sinir olduğunuz bir kayınvalide, işte görümceniz, elteniz falan.
Onları düşünün. Ya da iş yerinde gıcık kaptığınız bir iş arkadaşınız.
İşte buralarda politik konuşacağız.
İşe yarıyor. Öyle diyelim.
Hiçbir şey söylemeyeyim demek değil.
Ben söyleyeceğimi söyleyeyim ama bunu işte öyle bir söyleyeyim ki hemen kendimi ezdirmeyeyim.
Hem de gereksiz yere savaş çıkarmayayım.
Böyle bir şey bu. Sizce bu tavır alttan almak mı?
İdare etmek mi? Sizde nasıl bir karşılığı var bu politik olmak kavramının?
Yani siz ne düşünüyorsunuz?
Ben bu kavramı düşündüm.
Biraz hayatımda denedim.
İlk başlarda bana çok iyi hissettirmedi.
Çok ben gibi değil sanki iki yüzlü gibi davranıyormuşum gibi geldi.
Ama aslında bazen de bazı durumlardan beni kurtardığını da fark ettim.
O yüzden biraz daha bunu denemeyi karar verdim.
Tabii ki tüm ilişkilerimde değil.
Yani samimiyeti de elden bırakamam.
İlla ki idare etmek, altan almak değil.
Üçüncü seçenek olarak da politik davranmak, nabza göre şerbet vermek belki.
Söyleyeceğimiz şeyleri insanların nabzına ölçerek belki söylemek.
Geri çekilmekten ziyade, söylememekten ziyade, susmaktan ziyade belki bu şekilde de ilişkilerimizde daha sağlıklı yol alabiliriz.
Biraz zaten sosyal zeka meselesi bu.
Hani karşımızdaki insanın durumunu anlayabilmek, gözlemlemek filan da bu için işine dahil olduğu için.
Ve doğru cümleyi de yanlış zamanda söylersek söylemek istediğimiz hiçbir yere ulaşmayabilir.
Aynı şeyi biraz mizahla, biraz yumuşaklıkla, biraz mesafe bırakarak söylediğimizde hem sözü de söylemiş oluruz hem de karşıdaki insana bir geri dönüş alanı bırakırız, bir düşünme alanı bırakırız.
Bunun çok işe yaradığını söylüyorlar.
Sizin de deneyimlerinizi merak ediyorum.
Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben bir savunma mekanizması olarak da görmeye başladım bunu.
Ve bu şekilde baktığımda da kendimi korumanın da bir yolu olduğunu düşünüyorum.
Sürekli çatışma yaratmak insanı tüketiyor çünkü.
Her şeyi doğrudan sert ve filtresiz söylemek her zaman da cesaret işi değil.
Bir de şu var son bir şey söyleyeyim.
Laf sokmak demek değil politik davranmak.
Laf sokmak çatışmayı büyütüyor.
İçsel çatışmayı çok büyütüyor bence.
Düşman da kazanabilirsiniz.
Burada mesele içinizde kalmasın.
Kriz de yaratmasın.
Karşıdakine söyleyeceğinizi söyleyin.
Kriz de yaratmayacağı için hem ona bir düşünme payı olur hem bir küçük bir sınır çizmiş oluruz.
Bu şekilde de karşıya hem de alttan almadığımız için de kötü hissetmeyerek o ilişkinin devamlılığını sağlayabiliriz.
Ama laf sokmak hiç hoşlandığım bir şey değil.
Mecburen yapıyoruz bazen ama doğru bir iletişim yolu olduğunu düşünmüyorum yani.
Benim çok tarzım değil açıkçası.
Zaten bana laf sokamıyorlar.
Ben böyle ciddi durduğum için hoşlanmıyorum da cevap da vermiyorum.
Başka şekilde cevap veriyorum.
O zaman zaten devamı gelmiyor ve ilişki bozuluyor.
Belki size birisi laf soktuğunda da mizahla politik cevaplar verirsek eğer o kişi de bu davranışını durdurur.
Sizin deneyimlerinizi, bu konu hakkındaki düşüncelerinizi çok merak ediyorum.
Mutlaka bana yazın. Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
