
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde “şimdiyi yaşamak”tan bir adım öteye geçiyoruz — şimdiyi sevmeyi konuşuyoruz.
Hedeflerimize ulaşamamış olsak bile, bulunduğumuz yerin değeri neden azalmıyor?
Bölümde tavsiye ettiğim film: Soul
---
Instagram: ben_saati
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Henüz istediğimiz yere ulaşmamış olmamız...
Şu an bulunduğumuz yeri değersiz yapmaz.
Bazen hep ileriye bakıyoruz, olmak istediğimiz kişiye, ulaşmak istediğimiz hedefe, hayalini kurduğumuz geleceğe ve o kadar çok odaklanıyoruz ki oraya, bugün elimizde olan
anı fark etmeden kaçırıyoruz.
Hani hep diyorum ya, biraz yavaşlayalım, günde en azından 10-15 dakika Ben Saati yapalım diye.
Aklımız sürekli gelecekte olduğunda o Ben Saati'ni yapmak neredeyse imkansızlaşıyor.
Çünkü duygularımız, odağımız, hatta nefesimiz bile geleceğe takılı kalıyor.
Ve bugün sessizce elimizden kayıp gidiyor.
Oysa yaşayabildiğimiz, değiştirebildiğimiz, dokunabildiğimiz tek şey şu an.
Öyle değil mi? Burada hemfikirizdir bence.
Bu aslında yeni bir şey de değil, yüzyıllardır konuşulan bir mesele.
Stoğacı filozof Marcus Aurelius yüzyıllar önce şöyle demiş, insan yalnızca bugünü yaşar, geçmiş artık yoktur, gelecek ise henüz gelmemiştir.
Yüzyıllar sonra da Eckhart Tolle, o şimdilerde popüler olan, çok satanlar listesinde olan Şimdinin Gücü kitabında da aynı gerçeği hatırlatıyor.
Geçmiş sadece bir hikayedir.
Gelecekse bir hayaldir.
Elimizde kalan tek şey şu andır.
Aslında bu sözleri hep duyarız biz.
Mevlana'dan, din kitaplarından, bu minvalde sözleri hatta YouTube videolarında birçok yerde karşılaşırız bu sözlerle, bu düşüncelerle.
Ama bugün şimdiyi yaşamanın biraz daha fazlasından bahsetmek istiyorum ben size.
Şimdiyi sevmekten ya da en azından bulunduğun yere razı olmaktan.
Henüz yerimi bulamadım dediğimizde esasında aidiyet arayışımızdan da bahsediyoruz.
Bir önceki bölümde konuştuk bunu.
Bazen işimizi, çevremizi, yaşadığımız yeri küçümsüyoruz.
Ama belki de tam orada, o sıkıcı bulduğumuz yerde gelecekteki hayalimize açılan bir kapı saklıdır.
Romantize etmiyorum. Asla öyle düşünmenizi istemem.
Sadece... Biraz daha farklı bir gözle bakalım istiyorum.
Belki o iş yerindeki bir insan bizi hayal ettiğimiz yere götürecektir.
Belki orada öğrendiğimiz bir beceriye yıllar sonra en büyük avantajımız olacaktır.
Hani nereden bileceğiz ki?
Yani benim hep böyle oldu.
Onu da söyleyeyim. Hani öğretmenlik...
Yaptığım yıllardaki hala öğretmenlik yapıyorum.
O ilk yıllarda diyeyim ilk böyle acemi yıllarımda çok yoruldum.
Kalabalık sınıflarda işte doğu görevinde ben bunu çok sorguladım.
İstemiyorum ben bunu dediğim.
Yani acaba vazgeçsem mi bıraksam mı dediğim çok fazla anım oldu diyeyim size.
Tabii ki vazgeçmedim.
O zamanın şartlarından dolayı da vazgeçemedim.
Ama bugün dönüp bakınca görüyorum ki o yıllar beni bugünkü halime hazırlamış.
O zaman sevmemiştim bulunduğum yeri çünkü dış dünya hep daha fazlasını yapmalısın diyordu.
Mesleğim hem maddi hem manevi olarak değersizleştiriliyordu.
Ve hala böyle oluyor zaman zaman ki sadece benim mesleğim değil diğer meslek dallarında da bu yaşanıyor.
Ve açıkçası ben bundan çok etkileniyordum o dönemlerde.
Ve bir süre sonra da kendi başarılarımı görmezden gelmeye başlamıştım.
Küçümsüyordum artık yani.
Kaydettiğim yolu, katettiğim yolu, gelişimimi sıradanlaştırıyordum, basitleştiriyordum.
Oysa o değeri önce biz kendimiz vermeliyiz.
Daha sonra tabii bunun farkına vardım.
Bir yerde kasiyerde olsan, işçide, evinde emek veren biri de olsan eğer sen kendi değerini biliyorsan bir süre sonra dünya da buna göre davranmaya başlıyor.
Yani tabii ki önümüzde bir sürü şey estirilmiyor ama insanların size olan tavrı, konuşma şekli, davranışları ona göre şekil alıyor.
Artık enerjimizden mi kullandığımız kelimeden mi orasını bilmiyorum.
Kendimize o değeri verdiğimizde şu an durduğumuz noktayla da hani bu belki iş olur belki sosyal çevre ilişki işte bu noktayla daha barışık ve huzurlu da yaşayabiliriz.
Önce kabul sonra biraz da olsa sevmekten memnun olmaya çalışmaktan geçiyor bu süreç.
Henüz hedefimize ulaşmamış olsak bile bulunduğumuz yer zaten o hedefin bir parçası.
Yani aslında biz yolun içindeyiz farkında olmadan.
Burayı sevmediğimde, bu bulunduğum yeri sevmediğimde ben kendimi çok kapatmışım, dış dünyaya izole etmişim.
Ve tabii o zaman da hayali bir yerde yaşıyorsun yani kafanda yaşıyorsun, hayali bir noktada yaşıyorsun.
Bunun en kötü tarafı nedir?
Yaşadım diyemiyorsun çünkü hayata katılamıyorsun.
Gerçekten yaşamış da olmuyorsun böylece.
Belki de burada biraz mütevazi gelse de oldukça eğlenceli şeyler de oluyormuş.
İşte kendimizi izole ettiğimizde hep gözümüz, radarımız gelecekte olduğunda buranın da o eğlencesini vardır illaki.
Bulunduğumuz noktanın bir imkanı, eğlencesi, güzelliği, fırsatı, imkanı, nimeti vardır yani.
Burayı kaçırıyoruz. Ve buradan da şuraya geçeyim.
Bununla ilgili bir bölüm de yapmıştık.
Hani denir ya hiçbir karşılaşma tesadüf değildir diye.
Bence hiçbir durak da tesadüf değildir.
Bulunduğun yer seni bir sonraki durağa hazırlıyor olabilir.
Burada olmanın bir anlamı, bir değeri var.
Hiçbir şey olmasa da ruhsal olarak olgunlaşmak için, psikolojik olarak biraz daha yetkinleşmek, biraz daha olgunlaşmak için bu durağa uğruyoruzdur.
Belki biraz da oyalanıyoruzdur.
Küçük Prens'in meşhur sözü var.
Okuyanlar biliyordur.
Çölü güzelleştiren bir yerlerde bir kuyunun saklı olmasıdır.
Yani şu an çorak gibi görünen yer bile senin için gizli bir anlam taşıyor olabilir.
Ben bunu fark ettiğimde enerjim değişti.
Sabahları kedim Sabiha'yla böyle huzurlu bir şekilde uyanıyorum.
Kahvemi yapıp camdan dışarıya bakıyorum.
Bakarken, izlerken içimden geçiriyorum.
Evimde huzurla uyandım, işlerim yolunda, ailem iyi, sağlığım yerinde.
Hep bunları düşünüyorum ve yeni güne güzel niyetlerle başlıyorum.
Bugün çok güzel bir gün.
İşte korunuyorum, destekleniyorum.
İşlerim böyle su gibi akıyor.
Böyle biraz babaannemin, anneannemin niyetleriyle güne başladığımda gerçekten günüm güzel geçiyor.
Yani beynimi de zaten bir nevi kodlamış oluyorum.
Niyet etmenin, minnettarlığın ve şükrün gücünü hafife almamak lazım.
Bunlar basit gibi görünen şeyler ama küçük küçük bize destek veren araçlar.
Ama burada şimdi şöyle de düşünmenizi istemem.
Aza kanaat et anlayışından da bahsetmiyorum.
Bu ülkede aklı başında ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmek bile başlı başına bir başarı ve değerli.
Buradaki ince nüansı anlamışsanızdır.
Ve hepimiz neredeyse hepimiz belli bir kitle dışında elimizden geleni yapıyoruz.
O yüzden kendimizi diğerlerle kıyas etmek çok anlamlı değil.
Herkesin başladığı yer farklı, herkesin gelişimi farklı, herkesin verdiği emek farklı.
Sadece biz kendimizle ve etrafımızla barışık olursak bu yolculuk daha kolay geçer.
Biraz bundan bahsediyorum.
Ve bir günde oturdum şöyle düşündüm.
Arkadaşım da sık sık hatırlatır zaten.
Lütfen hayatını, yaptıklarını, başarılarını küçümseme.
Bunların da değerini bil diye bir arkadaşım sık sık bana hatırlatır.
Aslında bugünkü yaşadığım hayat böyle 15-20 yıl önce hayalini kurduğum hayatmış.
Onu fark ettim. O zamanlar dualar ettiğim, kendi kendime böyle zihnimden geçirdiğim bir hayata ben şu an yaşıyorum.
O 16-17 yaşındaki Elif bugünkü halimi görse muhtemelen mutluluktan ağlar yani.
Onun için çünkü çok büyüktü bunlar.
O zamanki Elif için küçük bir yerden çıkmak.
Kendini ortaya koymak, tek başına yaşayabilmek, maddi manevi bir özgürlüğe sahip olmak gerçekten onun çok istediği bir şeydi ve ben bunu elde ettim.
Evet çok hayal kırıkları oldu, yoruldum, vazgeçtiğim günler de oldu, çok zor günlerim de oldu inanın.
Ama büyümek biraz da böyle değil mi zaten?
O küçük Elif'in hayalini yaşamak için önce biraz kırılmak, törpülenmek, biraz düşünmek gerekiyormuş akıllanmak için.
Hayat zorlaştı, evet hayat zorlaştı, ekonomi işte dengeler hepsi değişti ve bugünkü Elif'in de tabii ki arzuları değişti.
16-17 yaşındaki Elif'in düşüncesine göre de artık hareket edemem.
Ama bu kadar değişen şey bu bulunduğum noktayı sevmeme de engel değil.
Az önce bahsettiğim gibi bu noktayı sevmek şükürle de çok yakından bağlantılı.
Araştırmalar gösteriyor ki şükür pratiği yapan insanlar daha mutlu, daha dayanıklı, ilişkilerinde daha güçlü.
Şükür etmek, sadece böyle teşekkür etmek ve az önce bahsettiğim aza kanaat getirmek değil.
Bir tür içsel güç inşası.
Hani size resilience yani dayanıklıktan bahsetmiştim böyle yakın zamanda.
O bölümü de dinleyebilirsiniz.
Bunu güçlendiren şeylerden biri de yaşamın getirdiğini, olana olmayana kabul ederek minnettar hissetmek.
Geçen sene bir film izlemiştim.
Aslında hikayede de paylaştım ama bayağı zaman geçti üzerinden.
Filmin ismi Soul.
Ruh ya da hissiyat olarak çevriliyor Türkçe'ye.
Açıklamaları da filmin ismini yazarım.
Oradan da bakabilirsiniz.
Bir animasyon filmi ama siz bunun çocuğunuzu da izleyebilirsiniz.
Kendiniz de izleyebilirsiniz.
Hayattaki tek amacı sahneye çıkmak olan bir müzisyen.
Sonunda fark ediyor ki asıl yaşam o sahneye çıkmadan önceki küçük anlarda gizliymiş.
Sahneye çıkıyor zaten, istediğini alıyor, elde ediyor ama aklı önceki hayatında kalıyor.
Bir yaprağın düşüşünde, bir arkadaşıyla yaptığı sohbette, ayaküstü insanlarla selamlaşmasında, bir nefesin sıcaklığında, bir güzel bir içeceği yudumlamakta.
Bu anları düşünüyor ve o anları özlüyor.
Ve tekrar tekrar o hedefine ulaştığında da aynı duyguyu hissedemiyor.
Bazen sadece durmak.
Hani etrafı fark etmek bile dediğim gibi o ben saatlerini hakkıyla yapabilmek bile bize yetecek.
Bizi şimdiye getirecek aslında.
O radarımızı geçmiş veya gelecekten toparlayıp bu anda etrafımızda güzel olan ne varsa oraya getirecek.
Belki hani bu bölümün de sonuna geliyoruz.
Bulunduğumuz yeri sevmek adına ya da kabul edebilmek adına ondan razı olabilmek adına.
Bugün kendimize şu soruyu sorabiliriz.
Bulunduğum yer bana ne öğretiyor?
Hayatıma ne katıyor?
Avantajları neler? Nimetleri neler?
Fırsatları neler? Buna biraz bakarsak eminim birçok şey bulacağız.
Belki şu an çok zor bir dönemden de geçiyor olabilirsiniz.
Ama en zor dönemler hayatın da en büyük hediyeleri verdiği dönemlerdir.
Ben buna çok inanırım ve ne zaman böyle zor bir şeyden geçsem, zor bir sınavdan geçsem mutlaka bir şekilde İyi olan, güzel olan bir şeyler gelir beni bulur.
Bu hepimiz için bence geçerli.
Kendimizi sürekli orada ararken burayı kaçırmayalım sevgili dostlar.
Çünkü bir gün gelir biz bugün beğenmediğimiz ya da memnun olmadığımız bu noktayı, burayı da özleyebiliriz.
Keşke o zaman durduğum noktayı biraz daha sevseydim, hakkını verseydim.
Aslında iyiymişim ben ya, iyi bir hayat yaşıyormuşum da diyebiliriz.
Bu bölümle ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Bulunduğunuz yeri, sosyal çevrenizi, işinizi artık neyse ne durumdaysanız o noktayı seviyor musunuz?
Oradan razı mısınız?
O anki kendinizden razı mısınız?
Bu konudaki fikirlerinizi de çok merak ediyorum.
Lütfen benimle paylaşın.
Ben Saati'ni dinlediğiniz için, destek verdiğiniz için teşekkür ederim.
Eğer bu bölüm size iyi geldiyse lütfen bir arkadaşınıza da paylaşmayı ve sosyal medyadaki Instagram hesabımı da takip etmeyi unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
