
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde “vazgeçebilmek” ve “geride bırakmak” kavramları üzerine konuşuyoruz. Guy Finley’in “Vazgeçebilmek” isimli kitabını referans alarak hayatımızı değiştirmek için bazen şeylerden vazgeçmenin öneminden bahsediyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Hayat seni beğenmediğin bir yola sokabilir.
Geleceğe baktığında sana sunulan varış noktasından hoşlanmayabilirsin.
Geçmişe dönüp baktığında çıkış noktana geri dönmek istemeyebilirsin.
O zaman o yoldan çık.
Kendine yeni bir yol inşa et.
Bu Maya Angelou'nun babaannesinin ona verdiği bir öğüt.
Kendisi Afro-Amerikan bir yazar ve şair.
Ne güzel bir öğüt değil mi?
Diş sıkma. İstemediğin yerde durmak zorunda değilsin.
Kendine yeni bir yol inşa et.
Allahım ne babaanneler var şu dünyada.
Neyse dönelim konumuza.
Biraz iç dökerek başlayacağım arkadaşlar.
Ama korkmayın sonra toparlıyorum bölümü.
Son zamanlarda hayat beni birçok şeyi geride bırakmam için iteledi durdu.
Ya da hayatı sorumlu tutmayayım şimdi.
Benim eski seçimlerim yeni seçimler yapmam için beni zorladı.
Çünkü yoluna gitmiyordu, akmıyordu hayat bazı noktalarda.
Ben de maalesef ki aynı anda birden çok şeyi geride bırakmayı, onlardan vazgeçmeyi seçtim.
Bunları konuşmak kolay ama yaşarken hiç öyle değilmiş.
Siz yabancı değilsiniz.
Resmen zırıl zırıl ağladım.
Hayallerimden, planlarımdan, alıştığım, sevdiğim, beni huzursuz etse de kendimce aidiyet kurduğum şeylerden vazgeçerken gözyaşlarım şelale oldu.
Üstüne bir de ev değiştirmem gerekiyordu.
Sözleşmemin sonuna gelmişim.
Böyle ucu ucuna. Şehir değiştirmek de bir alternatifti.
Böyle bir imkanım da vardı.
Ama bu kadar değişimi birden yapmak bana açıkçası korkutucu geldi.
Eğer yaşadığım şehri de değiştirirsem çalıştığım yerden de ayrılmam gerekecekti.
Büyük bir yalnızlık ve korku saldı içimi.
Hani yerimden kıpırdamak, kımıldamak bile istemedim.
Çünkü güvende hissettiğim, ait hissettiğim bir yerde orası.
Aidiyet hissine de hani yaşım gereği bu birkaç senedir çok takmış durumdayım.
Köklenmek istiyorum artık dediğim bir evredeyim.
O yüzden ayrıldığım evden gitmek de beni epey afallattı.
Sonra Zeynep Selvi'nin bir videosu geldi önüme.
Evden taşınmak bile bir tür yasmış.
Bu sözler gönlüme su serpti çünkü anormal bir duygusallık yaşıyordum içimde.
Daha önceki taşınmalarımda bu denli alabora olmamıştım.
Kendime daha fazla şefkat göstermeye, anlayışlı olmaya gayret ettim sonra.
İşte bu aralar kendim de böyle bir duygusal sürecin içinden geçerken vazgeçmek, geride bırakabilmek kavramlarını çok düşündüm.
Bir hocam şöyle demişti zamanında.
Rahatsız olduğun bir duruma ya da kişiye karşı bakış açını değiştir.
Değişmiyorsa... Onunla olan ilişkiniz şeklini değiştir.
Bu cümleyi her şeyi uyarlayabilirsiniz arkadaşlar.
İşinizden keyif alamıyorsanız, ilişkinizden, mevcut şartlarınızdan memnun değilseniz ya bunlara bakışınızı eğip bükerek değiştireceksiniz, sevecek bir tarafını bulacaksınız bunların ya da dediğim gibi bunlarla
ilişkinizi değiştireceksiniz.
Podcast bölümlerinde hep yola devam etmekten bahsettim şimdiye kadar.
Şöyle esnek olalım, böyle güçlenelim, hedeflere ulaşmak için şu yolları deneyelim falan.
Bunlar hep ileri adımlardı ama bu sefer yol almak, ilerlemek, önünü görebilmek için bazı şeyleri geride bırakmanın da bir gücü olduğunu anlatmak istiyorum.
Vazgeçebilmek. Dünyanın en zor şeylerinden birisi.
Çocuklar bunu çok kolay yapabiliyor.
Kendileri için istemedikleri, beğenmedikleri şeylerden hemen vazgeçebiliyorlar.
Ama biz yetişkinler büyürken öğrendiğimiz kalıplardan, işte bilmediğimiz travmalardan, korkulardan ötürü vazgeçmek bizim için zor.
Kimi zamanda aşırı korkutucu olabiliyor.
Bir şeylerin peşinde koşuyoruz, inşa etmeye uğraşıyoruz, emek ve zaman veriyoruz.
Ama artık bunların yıkılması ya da artık peşinden koşmanın fayda getirmediği yani hizmet etmediği zaman bu iş olur, ilişki olur, arkadaşlık neyse bizi sürüklediği anda bunları
bırakabilmeyi bilmiyoruz.
Bunlarla ilgili bir kitaptan bahsetmek istiyorum size.
Adı Vazgeçebilmek yazarı Guy Finlay.
Bu kitap yaşadığım bu süreçte biraz elimden tuttu benim.
Çünkü geride bıraktıklarım beni inceden inceye hayal kırıklığı hissettirmeye devam ediyordu.
Kitabı okurken çok şey fark ettim.
Geride bırakmanın gerçek anlamını ben açıkçası bilmiyormuşum ya da idrak etmemişim.
Geride bırakmak, her şey daha iyi olabilirdi ama olmadı diyerek hüsran dolu hayallerle yaşamak değildir.
Bir tane caps vardı bununla ilgili.
Seninle şöyle olabilirdik aptal falan yazıyordu hatta.
Ben buna çok gülüyordum ama bizim durumumuz da böyle olabiliyor.
Ben buna çok düşüyordum.
Şöyle güzel olabilirdi o iş, böyle anlamlı olabilirdi o ilişki gibi.
Geride bırakmak, başka birinin hatalı olduğunu ispatlamak, kendinizin de haklılığını öne sürüp durmak da değildir.
Geride bırakmak, beklentilerini düşürmenin ağırlığıyla yaşamak değildir.
Geride bırakmak, size acı veren kişilerden ve yerlerden kaçınmak ve kaçmak değildir.
Geride bırakmak, bu şeyden vazgeçtim, ne kadar da doğru bir şey yaptım, ne kadar doğru bir seçim yaptım ben diye kendimizi inandırmak zorunda olmamız değildir.
Bunu hep yaparız ya, vazgeçme kararı alırız.
Ama bu kararın arkasında durmak için, Kendimizin haklılığını sürekli savunur dururuz.
Aslında bunların hiçbiri değilmiş geride bırakmak.
Peki nedir o zaman? Kitap bunu doğayı örnek vererek şöyle açıklıyor.
Geride bırakmak, ağacın dallarında asılı, ağır ve güneşte olgunlaşmış meyvelerini dökmesi kadar doğal.
Çünkü hem ağacın hem de insanın ve aslında tüm canlıların yaratılışında artık gerekmeyeni bırakmak vardır.
Tam bir teslimiyet hali değil mi?
Böyle baktığımızda bize ağırlık veren, artık bize hizmet etmeyen her şeyi biraz daha içimizde...
Rahat bir şekilde geride bırakabilir miyiz ki?
Vazgeçmek olumsuz olarak algılanıyor toplumumuzda.
Ya ben vazgeçtim diyemiyor insan.
Özellikle iş ve romantik konularda ve yine özellikle yaşımız büyüdükçe.
Ama olayın özünde şu vardır.
Biz kendimizi tanımışızdır ve yaşanan şey bizim istediğimiz bir şey değildir.
Gerçek bizle çelişiyordur.
İstediğini bilirsen istemediğinden çok kolay vazgeçersin diyor Sinan Canan bir videosunda.
İstediğimiz ama gerçekten istediğimiz şeyler neler?
Hayata dair, işlerimize, ilişkilerimize, geleceğimize dair neler istiyoruz?
Bunların cevabı belki hemen gelmeyecek ama kendimizi tanımanın yolu buradan geçiyor.
Kendimizi keşfetmekten, analiz etmekten, her düşündüğümüzü, kararımızı sorgulamaktan geçiyor.
Acaba bu istediğim şey benim kendi içimden gelen bir ihtiyaç mı?
Yoksa toplumun dışarıdan bana onu kabul etmem için, istemem için dayattığı bir şey mi?
Kendimizi tanıdığımız ölçüde vazgeçmemiz, istemediğimiz şeylere hayır diyebilmemiz, güvenli sınırlar çizebilmemiz daha kolay oluyor.
Mümise Ekman bir sohbetimizde şöyle demişti.
Gölgemden bile hızlı hayır derim.
Çok gülmüştüm buna o zaman.
Ama sonra düşündüğümde bu kendini çok iyi tanımaktır aslında.
Bu kadar hızlı hayır diyebilmek değil mi?
Kendini çok iyi tanıdığını gösteriyor bir insanın.
Pek çok kişinin erteleme sorunu var.
Bana kalırsa bunun bir sebebi yüklendiğimiz şeylerden de vazgeçemiyor, onları azaltamıyor olmamız.
Sadeleşme üzerine de bir bölüm yapmıştım, dinleyenler vardır.
Sadeleşmenin de önündeki en büyük engellerden biri eşyadan da vazgeçemiyor olmamız.
Lazım olur atarsam pişman olurum korkumuz.
Ya bir daha bu kadar rahat bir iş bulamazsam, ya bir daha öyle birini bulamazsam, ya bir daha öyle bir fırsatı yakalayamazsam gibi sınırlı düşüncelerle kendimizi korkutuyoruz.
Peki olaya tersine bakarsak biz vazgeçmemiz gereken yerlerde neden vazgeçemiyoruz?
Bölümün başında da verilen öğüdü tutup neden yeni bir yol çizemiyoruz kendimize?
Korkudan, korku aklın katilidir deniliyor şu meşhur Dune filminde.
Onun gibi hayatımız alt üst olur diye ödümüz kopuyor.
Halbuki bırakmadığımızı da iyi hissetmiyoruz ki.
Canlı olamıyoruz, kendimiz olamıyoruz.
Bırakırsak o ilişkiyi ya da o işi, o sorumluluğu uçurumdan düşeceğimizi sanıyoruz.
Sonumuzun iyi olmayacağı endişesiyle daha sıkı sarılıyoruz hatta.
Bırakmaya karşı bedenimiz bile direnç oluşturuyor.
Kilo vermeye çalışanlar bilir bunu.
Çünkü bıraktığımızda önümüzde bir belirsizlik oluşur.
Bize ne olacağını bilmemek biraz ansiyete yaratır.
Halbuki o bahsettiğim kitapta şöyle söylüyor.
Geride bırakmaya her cesaret edişimizde uçurumdan düşmezsin.
Aksine yükselirsiniz.
Bir uçurtmayı örnek veriyor hatta orada.
İpini bıraktığınızda ne olur uçurtmaya?
Havalanır değil mi? Sizinki sadece yanlış bir algıdır.
Yani bu korkular hepsi birer algı.
Orada bu konu daha derin işleniyor tabii.
Kitabı mutlaka alıp okumanızı tavsiye ederim.
Öte yandan vazgeçmek büyük bir seçim.
Seçimi hakkımızı hatırlatan bir seçim.
Bizler seçilen değiliz.
Hayat oyununu kurgulayınız.
Bizim bir cüzi irademiz var değil mi?
Hani onu bari rahat rahat kullanalım.
Ama seçtiğimizde o yolun sorumluluğunu da almamız gerekiyor.
O sorumluluktan kaçıyoruz kimi zaman.
Vazgeçemiyor olmamızın altındaki en büyük sebep kendi başımıza kendi hayat sorumluluğumuzu almak zor geliyor.
İstemediğimiz bir hayattan çıkmak ve yeni bir yol bulmak sorumluluk istediği için cesaret de istiyor işte.
Bu cesareti gösteremeyenler gösterenlere de tepkili davranıyor.
Bu da ayrı bir konu. Bunu ayrı bir yerde işlemek lazım.
Seçimlerimizin sonuçları bazen kolay olmayabilir.
O seçmediğin yoldan çıkınca, o işten, o evden, o insandan, o ortamdan, o dostluktan gidince maddi manevi yorulabiliriz ama belki sonrası daha kolay olabilir.
Belki de beklediğimiz kadar kötü gitmeyebilir.
Biraz sabredip görmeye değer bence.
Fakat konfor alanında kalacağım demek yani nedir bu?
Kendime rağmen, kendi doğruma, değerime, inancıma rağmen istemediğim bu yerde kalacağım demek bir tür insanın kendine kurduğu tuzak bana kalırsa.
Kısa vadeli huzur, uzun vadeli acı olan bir şey.
Bir şeylerden vazgeçmemek bedenimizi de hasta ediyor arkadaşlar.
Hayır diyememek, sınır çizememek mesela migren rahatsızlığının bir sebebiymiş.
Sindiremediğimiz şeyleri yaşamaya devam etmek, onlara izin vermek.
Midemizde problemler yaratabiliyormuş.
Neleri ne uğruna bırakamıyoruz?
Bunu biraz düşünelim mi?
Vazgeçmeyi bazen hayatın akışına uyum sağlamayan gereksiz yüklerden kurtulmanın bir yolu olduğunu vurguluyor kitap.
Ama şurası da var. Neyden neden vazgeçtik?
Bunun sebebini iyi düşünmek, neden vazgeçtiğini iyi anlamak, analiz etmek, o bahsedilen gerçek özgürleşme için çok önemli.
Yoksa kapris yaptık, vazgeçtik olursa olay, asıl hikayeyi kaçırırız.
Çünkü orada bizim için bir ders var, kendimizle ilgili, onu alamayız.
Yoksa aynı şeyleri yaşatacak, aynı şeylerden bizi vazgeçirecek durumları yaratır dururuz.
Vazgeçmek kaçmak değil ne istediğini bilen insanın boşa zaman harcamak istememesidir diyor Guy Finley kitabında.
Her şeyi zamana bırakanlar bu sözü biraz düşünelim olur mu?
Bölümü bitirmeden önce kitapta hoşuma giden bir yeri daha paylaşmak istiyorum.
Bana kalırsa farkındalık yaratacak bir şey bu.
Eğer yaptığımız seçimleri gerçekten yapmayı istiyor muyuz?
Bu bizim içimizden gelen bir istek mi?
Bunu şu soru ile anlayabiliriz.
Eğer istediğim şeyi yapıyorsam.
O zaman nasıl oluyor da bunu yapmak canımı acıtıyor?
Eğer canımız acıyorsa artık ondan özgürleşmenin zamanı gelmiştir.
Ben Saati burada sona eriyor.
Ne istediğinizi bilmeniz ve zamanı geldiğinde kolaylıkla vazgeçebilmeniz dileğiyle.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
