
Hayao Miyazaki / Miyazaki Filmlerinin Büyülü Dünyası
3 Mayıs 2023 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde usta yönetmen ve animatör Hayao Miyazaki'nin yaşamından ve onun filmlerinden bahsediyoruz.
Ben saati Instagram adresi: https://www.instagram.com/ben_saati/
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, yaşama, insana dair pek çok şey bulabileceğiniz Ben Saati'ne hoş geldiniz.
Ben Elif. Bu bölümde sizi çocukluğunuza götürecek bir isimden bahsetmek istiyorum.
Bölümün başlığında adı yazsa da bazılarınız ben bu adımı hiç duymadım ki diyebilir.
Peki çıplak ayaklarıyla İsviçre alplerinde koşup oynayan, kuzuları otlatan ve kısacık saçlarıyla al yanaklı köylü kızı Heidi'yi de mi duymadınız?
diye sorarım ben de. Ben çocukken yani 90'lı yıllarda Heidi çizgi filmini her gün TRT'de izlerdim.
Hiç kaçırmazdım. Benden önceki nesil onu çok iyi bilir.
Günümüz gençleri de bu çizgi filmini mutlaka bir yerlerde duymuştur.
İşte bahsedeceğim kişi Heidi'nin bu çizgi filminin yapımında rol oynamış birisi.
Ancak bilenler onu bu çizgi filmiyle bilmiyor.
Onun kurduğu büyülü evrenleri, göz zevkimize hitap eden rengaring sahneleriyle ve bizi içine alan kurgusuyla yaptığı animasyon filmlerinden biliyor.
Bugün size insanlığın yetiştirdiği en sıra dışı sanatçılardan biri olan Time dergisinin dünyanın en etkileyici insanlar listesinde yer verdiği son yıllarda animasyonun
babası ya da anime tanrısı olarak anılan Hayao Miyazaki'yi anlatmak istiyorum.
Animasyon deyince hemen akla çocuklar gelse bile günümüzde animasyon sadece çocuklar için hazırlanmış birer çizgi film değil artık.
Biz yetişkinlerin de onun yarattığı bu büyülü dünyadan alacağı çok şey var.
1941 yılında İkinci Dünya Savaşı'nın en kızıştığı zamanda Tokyo'da gözlerini açar Miyazaki.
Ve ailesi savaş endüstrisinin bir parçasıdır.
Aile şirketleri olan Miyazaki Havacılık savaş uçaklarına pervane üretir.
Babası Kasuji Miyazaki de bu şirkette yönetici olarak çalışır.
Eserlerinde sevgi, barışı, hümanistliği yakından gördüğümüz yönetmenimiz Sizin nasıl bir ortamda büyüdüğünü hayal edelim şimdi.
Çocukluk yaşlarında bu savaş Japonya'nın aleyhine evrilir.
Aile Tokyo bombalanabilir endişesiyle Utsunomiya'ya taşınır.
Ve maalesef orası da bir sene sonra bombalanır.
Ve Miyazaki 4 yaşında bütün bunlara şahit olur.
Şehrin uçaklardan bırakılan bombalar altında yok oluşu Miyazaki'nin zihnine kazınır.
Bu bilgi çok önemli çünkü onun filmlerinde uçmak, gökyüzü, uçak ögelerini sıkça görürüz.
4 yaşındayken savaş biter, Japonya yenilmiştir.
Sonra da disiplinli ve entelektüel biri olan çok sevdiği annesi Dola Miyazaki hastalanır.
Tüberküloz hastalığına yakalanır.
Zor bir hastalıktır bu.
Anne Miyazaki önce hastanede kalır, sonra eve gelse de genç yaşta vefat eder.
Düşünsenize. Çocuksunuz ve anneniz her an ölebilir.
Bu korku ile büyüyorsunuz.
Ancak annesinin 8 sene bu hastalıkla boğuşup pes etmeyerek onu yenmezse Miyazaki'yi annesine daha çok hayran bırakır.
Ondan aldığı ilhamla filmlerinde kahramanlarını illa erkek figürlerden seçmez.
Kadınlar da kahraman olabilir, fikrini besler.
O yaşlarda yaşadığı bu zorlu süreçte Miyazaki kendini çizgi romana ve mangalara verir.
Mangaların dünyası onun için bir kaçış yeri gibidir.
Onu sardıkça sarar ve daha ortaokuldayken bu dünyadan vazgeçemeyeceğini anlar.
Peki nedir bu manga?
Bilmeyenler için küçük bir es verelim burada.
Manga kelimesi Japonca çizgi roman anlamına gelir.
Tarihi de 1700'lere dayanır.
Çok eski bir tarih bakın.
Bugün bildiğimiz anlamdaki manga eserlerinin ortaya çıkması da 1945'te ve 52 yılları arasında Japonya'nın ABD tarafından işgal edilmesiyle başlar.
Yani tam da Miyazaki'nin dikkatini mangalara verdiği o dönem bu dönemdir.
Anime'de mangaların hareketlendirilmesi ve ses efekti verilmesiyle oluşmuş versiyonlarıdır.
Hareketli versiyonları, çizgi film, animasyon da diyebiliriz.
Savaştan yorgun düşen Japonlar mangada hızla ilerler.
Anime yapmak teknoloji gerektirdiği için de 1960'larda bunu yapmaya başlarlar.
Yaptıkları, çizdikleri mangaları animeye dönüştürmeye başlarlar.
Miyazaki'ye geri dönersek mangalarla epey vakit geçirince manga çizeri olmaya karar verir.
Ve başlar çizmeye, durmadan çizer.
Her şeyi en çok da...
Babasının mesleği aile şirketi ve gördüğü savaşın da etkisiyle Miyazaki uçaklara uçmaya hayranlık duyar.
Rüzgar hocam hep söyler insan gördüğünden etkilenir gördüğünü etkiler diye.
Miyazaki de o şartlarda gördüğü uçaklardan etkilenir ve artık sadece gerçek uçakları değil hayal ettiklerini de çizer.
Hatta hiç olmayan uçağın makineleri de.
Trenler, tanklar, arabalar, gördüğü ya da hayal ettiği her şeyi.
İşte filmlerindeki büyülü evrenler de daha onun bu küçük yaşlarında sınır konulmamış yaratıcılığından geliyor.
Gelin görün ki Miyazaki bir şeyi çizemezmiş.
İnsanı pes etmiş mi?
Hayır. Saatlerce insan çizmeye başlar, sokaktaki insanları izler ve onların her hareketini çizmeye çalışırmış.
Aslında onun bu gayretiyle ortaya çıkardıkları filmlerindeki yani anime karakterlerinin hareketlerinin bize gerçekmiş gibi geçmesini sağlayan şeydir.
Filmlerindeki karakterlere bakalım.
Onların çiziminde ve hareketlerinde gerçek insanların hareketlerindeki tüm detayları görebilirsiniz.
Bu bir animasyon filmi için çok zor ama fark yaratan bir detaydır.
1958'de lise sonunda izlediği bir film onun hayatını değiştirir.
Dünyanın ilk renkli ve uzun metrajlı animasyon filmi olan Haku Jaden'i izler ve çok etkilenir.
Filme aşık olan Miyazaki artık animasyon sanatçısı olmaya karar vermiştir bile.
Ama üniversitede resimle ilgili bir bölüm okumaz.
Herhalde onun da anne babası bizimkiler gibi gelecek kaygısı yaşıyordu ki oğullarını Gakushin Üniversitesi'nde ekonomi bölümüne gönderirler.
Ancak bu dönemde de o hala çizmeye devam eder.
1963'de mezun olur ve hemen koşup Japonya'nın en büyük anime stüdyosu olan Toei Stüdyosu'nda soluğu alır.
Orada çalışmaya başlar.
Sonra onun hayatında ve filmlerinin yapımında çok önemli rol oynayan yakın arkadaşı Isao Tahakata ile tanışır.
İki sene sonra uzun metrajlı bir animasyon filmi olan Güneşin Oğlu Horusunu birlikte çekerler.
Ömür boyu sürecek bir dostluk ve ortaklık böylece başlar.
Daha sonra başka animasyon şirketlerine katılırlar.
Birlikte çalışmaya devam ederler.
Podcast'ın başında bahsettiğim gibi ülkemizde en çok bilinen işleri olan Haydi çizgi dizisinin yönetmeni de Taha Kadadır.
Sahne tasarımını hazırlayan ve senaryosunu yazanlardan birisi de Miyazaki'dir.
Birlikte onlarca iş yaparlar.
Bu arada Miyazaki onun gibi animatör olan Ota Akami'ye aşık olur.
Ve evlenirler. Japonların önem verdiği aile hayatını da bu şekilde kurmuş olur.
İki tane de çocuğu vardır Miyazaki'nin.
1981'de prodüktör Toshio Suzuki de onlara dahil olunca ekip tamamlanır ve birlikte şahane eserlere imza atacakları Ghibli stüdyosunu kurarlar.
Ghibli Arapçadan İtalyanca'ya geçmiş bir kelimedir.
Anlamı çölden eser rüzgardır.
Uçaklara aşık olan Miyazaki bu ismi bir İtalyan savaş uçağında görür.
Rüştünü ispat etmiş bu usta ekip Ghibli stüdyosunda yaptıkları harika işlerle animasyon dünyasında yeni bir rüzgar estirir.
Miyazaki'nin Rüzgarlı Vadi isimli eseri Mango olarak başlar.
Daha sonra uzun metrajlı filmi çekilir.
Film dev böceklerle dolu zehirli ormanların her yeri kapladığı bir dünyada mücadele eden bir prensesin maceralarını anlatır.
Bu filmde endüstrileşmenin insanoğlunun sonunu getireceğini bize gösterir Miyazaki.
Filmin gişede aldığı başarı ekibe güç verir.
Ve bu güçle ekip stüdyo Ghibli'nin ilk filmini yapar.
Laputa yani Gökteki Kale.
Akabinde başarılı filmler gelir.
Bir dönemin ebeveynleri filmi izlemese de Totoro'yu çok iyi bilir.
O meşhur şirin karakteri, o figürü çocuklar çantalarında, kalemliklerinde yani en çok kullandıkları eşyalarında hep yanlarında taşımak istemişlerdir.
Komşum Totoro, sonra Porco Rosso, Prenses Mononoke, Yürüyen Şato, Ruhların Kaçışı, Miyazaki'nin yazıp yönettiği filmlerden sadece birkaçı.
Senaryosunun yazdığı ve yönettiği Yüreğini Sesi filmiyle ülkede gişe rekoru kırar.
Hatta o dönemde Jim Carrey'nin oynadığı Silibaş'tan filmini de sollar, yerli ve yabancı filmler arasında birinci sıraya yerleşir.
Film Japon animasyonlarının tüm dünyada artan popülaritesine katkıda bulunmuş, en iyi yabancı film Oscar dalında da Japonya'yı temsil etmiştir.
Şimdi de...
Miyazaki'nin bu hayat hikayesini, onun yaşam felsefesini kurduğu dünyalara nasıl canlık katarak bize aktardığını anlayalım.
Animasyon Fransızca köken olan animate'den gelir.
Hayata getirmek, hayat vermek, canlık kazandırmak anlamındadır.
Miyazaki'nin tüm kareleri o kadar canlıdır ki bazen kurguyu anlamasak da gözlerimizi sahneden alamayız.
Çizdiği nesneler, karakterler gerçek üstüdür ancak onların gerçek olduğunu düşündürür bize.
Biz öyle zannetmeye başlarız.
Neden Miyazaki'nin filmleri bu kadar etkileyicidir sorusunun da cevaplarından biridir bu.
Kimi zaman nefes kesen bir aksiyonu izleriz, gerilimli bir kovalamaca, kimi zaman...
Sadece bir manzarayı izleriz.
Kaotik, dengin, huzurlu manzaraları bu evrenin bir parçasıdır.
Ve sahneleri çok basitmiş izlenimi verse de aslında bizi o sahneler derinleştirir.
Miyazaki'nin her kurgusunda, her filminde, hikaye anlatıcılığındaki kendine özgü metodunu görürüz.
Onun büyüleyici gerçekliğinde, görsellerinde bambaşka bir estetik vardır.
Onun dünyasında nesneler göründükleri gibi değil.
hissettirdikleri gibi var olur.
Yani hem gerçek dışı hem de oldukça gerçekçi bir evreni var.
Karakterlerinin yanı sıra arka plandaki tüm detaylarda hayat doludur.
Bu da bizi onun filmlerinin dayandığı felsefeye götürür.
Şintoizm. Japonya'nın dünyanın en inançsız ülkelerinden biri olduğu bilinse de nüfusun %80'i ülkenin milli dini olan Shinto dinine göre yaşar.
Artık kültürel bir inanca dönüşen bu inanca göre insanlar doğadaki canlı cansız her şeyin bir ruhu olduğuna inanırlar.
Dünyayı çeşitli tanrı ve ruhlarla paylaşırız biz.
Tanrılara da kami denir.
Kamiler doğada, ağaçta, hayvanlarda bütün canlıların özünde bulunabilir.
Bu yüzden canlı cansız her şey saygıyı hak eder.
İşte filmlerinde bu inancın etkilerini görürüz.
Ormana, çevreye, yaşama duyulan saygıyı.
Batı dillerinin yaklaşımına göre insan evrenin hakimi olarak görülse de Japon geleneklerine göre insan doğanın bir parçasıdır ve onun üzerinde konumlanamaz.
Bu yüzden de Miyazaki'nin filmleri insanı merkeze alan, merkezine alan hikayeleri anlatmaz.
Filmlerinde iyi kötü ayrımı yoktur.
İyiler bütün nesnelere saygı duyanlardır.
Onlara saygısızca davrananlar olarak görürüz.
İyi karakterler maddeyi iyilik için kullanmaya çalışır, kötü karakterler de bencil arzuları için kullanırlar.
Yine de tüm kötü karakterlerin içindeki iyiliği görebilmemiz sağlanır.
Kahraman kurtuluş için kötüyü yok etmeye odaklanmaz.
Onlara kötülüklerine rağmen yeri gelir şefkatle yaklaşır, onları affeder.
Yani böylece kahramanımız kurtuluş yolunda yok edici değildir, aksine yapıcıdır.
Ve tüm bu süreçte...
Kahramanımız olgunlaşır, kimliğine sahip çıkar.
Bu bilgilerin ışığında tekrar onun yarattığı karakterlere bakınca sanki ham olarak var olan kahraman film sürecinde pişmeye başlar.
Filmlerinde uyguladığı bir şey var Miyazaki'nin, sessizlik.
Mesela bazı sahnelerde hiçbir akış, hareket, aksiyon yoktur.
Karakterler öylece oturur, iç çeker ve manzaraya dalar.
İşte orada bize boşluk verir Miyazaki.
Yani sessizlik.
Bu anlarda karakterimiz kim olduğunu düşünür.
Kendini sorgular. Bu boşluk denilen şey Japonca'da ma diye ifade edilir.
Yaşama kasıtlı olarak yerleştirilen bir şey.
Zamanda duraklama gibi, yaşamanın büyümesi için gerekli temel zaman ve alandırma.
Aslında ben saati bu.
Bir şeylerin olgunlaşması ya da yola devam etmek için durup düşünme, nefes alma, ektiğin tohumların yeşermesi için verilen o bilinçli aralar.
Hani bazen yolumuzu kaybederiz ya, yola nereden başladım?
Şimdi yolun neresindeyim?
Kimin ve benim neye ihtiyacım var sorularını sorduğumuz, yönümüzü bulmak için durakladığımız anlar.
İşte Miyazaki karakterlerine bu sorgulama hakkını da verir.
Onun en iyi senaryo ödülünü alan Yürüyen Şato filminde Şato cenneti andıran bir yere konumlanır.
Sessiz ve durgun bir manzara görürüz.
Sophie ve Markul birlikte huzurlu bir piknik yaparlar.
Ardından dalga sesleri falan.
Bunlar Sophie'yi çok etkiler.
İşte bu sessizlik yani boşluktan sonra birden cehennemi andıran bir sahne gelir.
Uçaklar şehri bombalar.
Bu sefer de şehrin kasvetli havasını hissederiz.
İki birbirine aykırı sahneyi bu boşluk dediğim ma yani sessizlik sanatıyla sunarken Miyazaki doğanın güzelliği ile insan eliyle çıkan savaşın laneti arasındaki kontrastı
bize çok sert şekilde gösterir.
Animasyonda evren yaratmak neden zordur?
Biz izleyici olarak senaristten ve yönetmenden bizi inandırmasını, bizi ikna etmesini isteriz ki biz o evrenin içine atlayalım, onun gerçekliğine inanalım.
İşte bunu birçok şekilde yapıyor Miyazaki.
Görsellerindeki detayda.
O kadar detaylı çizimler yapıyor ki var olmayan dünyada fizik yasalarını en ince ayrıntılarına kadar işliyor.
Bunu gençken insan çizemeyen Miyazaki yapıyor.
Bakın bir zamanlar zayıf olan tarafını geliştirip o engeli aştığında karşısına filmlerinin alanında eşsiz olmasını sağlıyor.
Mesela Ruhların Kaşışı filminde Chihiro ayakkabısını giyer.
Ayağına tam otursun diye ayakkabısının burnunu yere vuruyor.
Burası benim çok dikkatimi çekmişti.
Böyle küçük detayları öz yüreğiyle çalışarak yarım asırlık...
Hatta daha da uzun süren kariyerinde en az 11 filmi üretmiş, ortaya koymuş ve fark yaratmış Miyazaki.
Bu filmlerin hem yönetmen koltuğunda oturmuş hem animatörlüğünü yapmış.
Ekibinin çizdiği karelerden bir tanesini bile beğenmese o kareyi yeniden kendisi özenle çizermiş.
Onu Walt Disney ile de kıyaslıyor bazı insanlar.
Ancak şöyle bir baktığımızda iki tarafın da animasyon filmlerindeki yaklaşımlarının farklılığı çok net görünür.
İki ustanın hikaye anlatış şekilleri, kurguları, karakterlerin fiziksel özellikleri bile birbirinden çok farklıdır.
Ancak bana sorarsanız Miyazaki alanın en iyisi ve tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden birisidir.
Gelelim filmlerindeki kadın figürlere.
Onun filmlerinde bu kadar çok kadın kahramanı rastlamak şaşırtıcı değil.
Japon kültürünün aksine kadına verdiği değerin ve annesine olan sevgisinin etkisidir bu.
2003 yılında uzun metrajlı en iyi animasyon filmi ödülü ile ilk kez Oscar kazanan anime olan Ruhların Kaçışı filminden size özellikle bahsetmek istiyorum.
Miyazaki bu filmi hem yazmış hem yönetmiştir.
10 yaşında küçük bir kız çocuğu olan Chihiro'nun ailesiyle başka bir kasabaya taşınmasıyla film başlar.
Chihiro'nun babası yolculuklarına terk edilmiş bir köy bulur.
Orayı keşfetmek ister aile.
Ancak Chihiro bunu istemese de onlara katılır.
Anne ve baba domuza dönüşür.
Chihiro onları kurtarmak için orada bulunan bir hamamda çalışmaya başlar.
Ve bir maceranın içinde bulur kendini.
Hamamda bir sürü olaylar yaşanır.
Ailesini kurtarmaya çalışırken ona rehberlik eden Haku ile tanışır.
Böylece hikayenin daha da karıştığını görürsünüz.
Hamamda çalışan kadınları ve hayvan işçilerin değişik varlıkların konuşmalarıyla bazı olayları, filmin felsefesini biraz anlamaya başlarsınız.
Ailesini ve oradaki birçok karakteri lanetleyen büyüdüğünün de işini bozmaya çalışır Chihiro.
Bu süreçte kahramanın kimliğini sorguladığını ve olgunlaştığını görürüz.
Miyazaki tüm filmlerinde toplumsal olaylara bakışını, tavrını, tarafını belli eden bir sanatçıdır.
Bence öne çıkmış bir sanatçıda olması gereken çok mühim bir özellik bu.
Filmi yorumlamadan önce sizinle Japonya'nın karanlık bir gerçeğini paylaşmak istiyorum.
Japonya'da banya evleri çok meşhurdur.
Daha önce buralarda kadınların çalışması yasakmış.
Banya evlerine rağbet azalınca kadın işçiler buralarda çalıştırılmaya başlanmış.
Ve erkeklerin de bu banya evlerine ilgisi kısa sürede artınca bu mekanlar genel evlere dönüşmüş.
Onları yöneten kadınlara da yubaba denilirmiş.
Yani filmi okursak istemeden ailesinden kopartılan ve zorla...
genel evde çalıştırılan, orada edindiği arkadaşlarla bu genel evden kurtulan 10 yaşında küçük bir kızı izliyoruz biz.
Neden küçük bir kız?
Japonya'da seks işçisi olarak daha çok bu yaş grubu çocuklar kullanıldığı için.
Böyle bir toplumsal sorundan endişe duyan Miyazaki bu olaylara tavrını filminde birer alt mesaj olarak Bize gösterir.
Duyarlı biridir Miyazaki.
6 kere emekliliğini ilan edip her seferinde film yapması için bir sebep bulup geri döner.
Ruhların kaçışı filminden önce de emekli olduğunu ilan etmesine rağmen yine vazgeçer.
Yakın bir arkadaşıyla tatile çıktığı bir dönemde gittiği yerde arkadaşının torununu gözlemleme fırsatı olur.
Genç kızın okuduğu, ilgilendiği şeylerin gençleri popüler kültürün ve Japonya'nın bu karanlık tarafına çektiğini anlar ve kendi torununu da düşünür haliyle.
Sonra ruhların kaçışı filmini yapar.
Filmi çocuklarla izlemekten çekinmeyin.
O kültürü bilmeyen birisi olayları bu kadar derin bir şekilde yorumlamaz.
Sadece fantastik, heyecanlı, ilginç bir dünyadayız gibi düşünerek izler.
Çünkü ben de verilen bu alt mesajları filmin analizlerini dinlerken fark ettim.
Onun bazı filmlerinde vermek istediği mesajları daha açıktır.
Filmin derdini yetişkin bir gözle bakınca anlayabiliriz.
Ancak çocuklar için o görsel şölen, o yaratıcılık onlara farklı dünyaların kapısını açabilir.
Filmlerin müzikleri de çok hoşuma gitmişti benim.
Onları da bir açıp dinleyin derim.
Eserlerinde neden küçük çocukları kahraman olarak yer verdiğini sorduklarında Miyazaki şu cevabı verir.
Ben filmlerimi bir zamanlar 10 yaşında olmuş ve 10 yaşında olacak insanlara yazıyorum.
Batı edebiyatını da yakından takip eder Miyazaki.
Bazen filmlerinde ünlü şairlerden birer mısrayı da yakalayabilirsiniz.
Büyük yazar Ursula Legoyn'den de ilham alır.
Hatta 80 yaşlarına vardığında Miyazaki bu yazarın Yerdeniz Büyücüsü serisini animasyon filmi olarak yapmak ister.
Urşula Leguin önce onun bu teklifini kabul etmez.
Miyazaki'nin Komşum Totoro filmini izleyince onun nasıl başarılı bir yönetmen olduğunu anlar ve filmi yapmasını ister.
Miyazaki ustalaştıktan sonra filmlerini senaryosuz yapmaya başlamıştır.
Yani bir hikaye vardır ama onun sonunu kimse bilmeden filmin yapımına başlanır.
Bu aslında riskli bir yoldur.
Çalışanları Miyazaki'nin işine akıl sır erdiremezler ancak kazandığı başarıları gördükleri için sessizce onu takip ederler.
Bazı filmlerinde Japonya'nın tarihini, savaşlarını, ülkenin geçirdiği badireleri, sanayisini, kültürünü, hayata bakışını pek çok şeyi kurgusuyla anlatır.
Bu noktada Miyazaki'nin 2013'te ustalık eseri olarak yaptığı Rüzgar Yükseliyor tarihi dramasını dile getirmeden edemeyeceğim.
İzlemediyseniz ve hatta izlediyseniz mutlaka...
Tekrar izleyin derim. Az önce bahsettiğim gibi toplumsal olaylarda bir sanatçı olarak tavrını hep belli etmiştir o.
2003'te Ruhların Kaçışı filmiyle kazandığı Oscar ödülünü almak için törene gitmemiştir.
Bu şekilde Amerika'nın Irak'ı işgalini protesto eder.
Tavrı tek yönlü değildir, ülke ayırmaz.
Kendi ülkesi Japonya'yı da Çin'e yaptıklarından dolayı özür dilemeye davet eder.
Bu yönü de bence...
Onu çok yüceltiyor. Japonlarda ikigai diye bir kavram var.
İkigai uğruna yaşadığımız şey ya da sabahları uyanmamıza sebep olan şey demektir.
İşte Miyazaki bunu çok küçük yaşlarda bulur.
Daha ortaokul sıralarındayken yaşam amacını keşfedip ömrünü bu amaç için çalışarak, emek vererek geçirir.
Peki gelelim bu usta yönetmenin günlük rutinlerine.
Miyazaki ben saatinde ne yapar?
Filmlerini izleyince benim en çok merak ettiğim şey onun rutinleri olmuştu.
Sabah 11'de işe gelir ve akşam 9'da çalışmayı bırakırmış.
Programını bir saat gibi devam ettirirmiş Miyazaki.
Ekibiyle her gün belli saatlerde gökyüzünü izlermiş.
Ve bu onların stüdyosunun bir kuralı haline gelmiş zamanla.
Düşünebiliyor musunuz?
Ben Saati'nde gökyüzünü izlemek.
Gerçi uçmaya bu kadar takık birinin böyle bir rutin oluşturması...
Sizi şaşırtmamış da olabilir.
Ayrıca belli saatlerde stüdyoda işi bırakıp egzersiz yapılırmış topluca.
Kendi hayatındaysa her gün masaj fırçasını kullanır, egzersiz yapıp duş alır, ardından çöpleri boşaltırmış.
Sonra gidip kahve alır, kreşteki çocukları selamlar, bu çok tatlı.
Sonra da eve gelip yemek yermiş.
Bu rutin onun 3 saatini alırmış.
Bunlar hayatımın esasları.
Bu zaman aralığında dünyayı anlıyorum der bir röportajında.
Ben filmlerini izleyerek dünyaya onun gözlerinden bakmayı seviyorum açıkçası.
Onun yapımları umut verdiği için bana iyi hissettiriyor.
Ve şimdi bu podcast'in bitiminde hepinizi Miyazaki'nin büyülü dünyasına davet ediyorum.
Hoşçakalın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
