
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde sosyal medyada çok sık karşılaştığımız “manifesting” kavramını ele alıyoruz. Pierre Franckh’in “Doğru İstersen Olur” kitabını referans alarak isteklerimizi nasıl tezahür ettirebiliriz, yaratımın adımları nelerdir, bunları konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Keyifler nasıl? Nasılsınız?
Tadımız kaçtı değil mi bu aralar?
Yasaklar moralimizi bozdu daha da ötesi birçok canın kıyılması içimizi yaktı.
Umarım tez zamanda bu hatalardan dönülür.
Biz iyiyi güzeli faydalı yaymaya devam edelim birlikte.
Geçenlerde bir dinleyicim ya Elif manifesting denen şey doğru mu diye sordu.
Biraz düşündüm, dedim olabilir.
Net bir şey söylemek istemedim.
Aslında ben bu konuyu merak edip araştırmıştım, kitapları okumuştum ama podcast'te spritüel bir alana yer vermek istemedim.
Çünkü bu benim kendi kişiden merakımdı.
Öyle kalsın istedim ama akabinde birçok kişi yine aynı soruyu sorunca hadi dedim bu bölümde de bu konuyu konuşalım.
Hepimizin gerçekleştirmek istediği çok şey var.
Büyük, küçük, fark etmez, maddi, manevi, ulaşmak istediğimiz hayallerimiz, hedeflerimiz var değil mi?
Ve bir şekilde onlara nasıl ulaşırız?
Yollar arıyoruz. Ben çoğunlukla kader çabaya aşıktır sözünü.
Düsür edindim hayatımda ve birçok şey böyle gerçekleşti.
Hep böyle uğraştım yani, didindim.
Herkesin başarıya giderken kullandığı araç yol yordam farklı olabiliyor tabii.
Ve günümüzde çekim yasası denilen bir yasayla da tanıştırıldık.
İsteklerimizi nasıl çekebileceğimiz üzerine belki binlerce video ve bilirkişi var sosyal medyada.
Çalışmanın emek vermenin yanı sıra inançlarımızla ve enerjimizle de ilgileniyor bu yasa.
Eskiden biz hayal kurar sonra dua ederdik.
Bir şeyler istediğimiz zaman, arzuladığımız zaman bunları gerçekleştirmek için.
Çocukken uyumadan önce gözümü kapayıp hayallerimi düşünürdüm.
Ekstra olarak yaptığım şey buydu.
Sonra çalışırdım. Gitmek istediğim okulları, yerleri ya da yapmak istediğim mesleği hayal ederdim.
O zaman çocuk aklıyla.
Bu kadar. Şimdi binlerce ritüel çalışma yapılıyor.
Bunun teknikleri anlatılıyor.
Bir de çok meşhur bir kitap var.
Mutlaka duydumuşsunuzdur.
Rezonans kanunu diye.
O kitaptan anlatmayacağım bu konuyu.
Zaten birçok kişi o kitabı okudu ya da sesli kitap olarak da sosyal medyadaki platformlardan da dinlemiştir.
Siz de dinleyebilirsiniz okumadıysanız eğer.
Ben o yazarın yani Pierre Frank'in başka bir kitabına denk geldim.
Manifest yani yaratım işini biraz daha uygulamaya yönelik pratik bir el kitabı bu.
Oradan referansla size böyle kısa maddelerle anlatacağım.
Bölüm sonunda verdiğim teknikleri uygulamak size kalmış.
Uygulayıp sonuç alırsanız mutlaka bana da yazın.
Önce neden bu kelimeyi kullanıyoruz?
Yani nedir manifesting?
Bunu açıklayalım. İngilizce bir kelime fiil anlamı olarak beyan etmek, göstermek, açığa çıkmak gibi manalara geliyor.
İsim olarak da manifestodan aklınıza gelsin.
Bildiri, beyan anlamına geliyor.
Fakat sosyal medyada tezahür eden yani yaratım kelimesi yerine manifest kelimesi kullanılıyor.
Manifest etmek istediğimiz şeyleri aşk, para, başarı, sağlık ve buna benzer işte.
Düşüncelerimiz ve inançlarımızla hayatımıza çekme, gerçekliğimize dönüştürme süreci anlamına geliyor.
Sosyal medyada bir sürü video var.
İşte manifestliyorum gibi hashtaglerle insanların hayallerini görsellerle anlatıyorlar.
Sonra da altına manifest diyorlar.
Şimdi oraya da geliriz.
Pierre Frank'in Doğru İstersen Olur isimli kitabında yazar pek çok insanın doğru şekilde istemeyi bilmediği için arzularını gerçekleştiremediğini söylüyor.
Ve bize yedi kuraldan bahsediyor.
Bu kuralları uyguladığımızda doğru istemeyi de öğrenmiş olacağımızı ve hayatımızı değiştirebileceğimizi iddia ediyor.
Bence çok büyük bir iddia.
Sadece spritüel bir kitap değil içinde bilimsel açıklamalar da var.
Onlardan da bahsedeceğim.
Ya Elif bunlar deli işi demeden önce lütfen en azından bir kere dinleyin derim bu kuralları benden.
Sonra siz neye inanmak isterseniz ona inanın.
Yani burada ikna ya da çabalamıyorum sadece.
Manifest denilen şey ne?
Yaratım ne? Nasıl tedavi ettirebiliyoruz?
Bunu anlatan bir kitabı referans alarak size aktarmak istiyorum.
Haydi başlayalım. Birinci kural.
Yaratıma hemen küçük isteklerle başlayın.
Küçük dileklerle başlayın.
Çünkü küçük isteklerde onları gerçekleştirme inancımızı sorgulamayız.
Hani bu olmaz demeyiz.
Hiçbir şey düşünmeyiz hatta.
Fazla direnç göstermeyiz ama büyük isteklerde bize büyük görünen isteklerde yani zihnimiz ya olmazsa ya benim başıma gelmez zaten ben bunu yapamam zaten gibi kendini sabote etme durumu olabilir.
Yazar şunu destekliyor.
Bir şeyin olmasına izin veren veya buna engel olan her daim bizim düşüncelerimizdir.
O yüzden önce küçük mucizeleri yaşayın ve inancınız beslensin.
Ardından daha büyük şeylere odaklanırsınız.
Bir örnek veriliyor. Mesela evden çıkıyorsunuz.
Gideceğiniz yerde park yeri bulmak istiyorsunuz.
İçinizden ya da sesli olarak şöyle söyleyin.
Sevgili evren, kainat, yaratıcı siz adına ne diyorsanız.
Benim şu sokakta bir park yerim var.
Oraya vardığımda benim için hazır olsun.
Bu ifadeyi söyleyin ve bırakın diyor.
Şimdi burada ya tövbe yarabbi falan diyenler de olur.
Ne diyor bu kız? Burada şunu vurguluyor yazar aslında.
İsteklerimizin olması için evrenle yaratıcı güçle iş birliği yapın diyor.
Tek başınıza mücadele etmektense onu da dahil edin sürecinize.
Aslında biz bunu fark etmeden gün içinde yapıyoruz.
Mesela otobüs durağına giderken zihnimden ben şunu geçiririm.
Ben durağa varınca otobüs gelecek diye.
Kendi kendime... Buna totem mi diyorlar bilmiyorum ama böyle bir şeyler geçiriyorum zihnimden.
Ve çoğu zamanda gerçekten öyle oluyor.
Çok az bekliyorum.
Ya da başka bir örnek vereyim.
Bir keresinde iş yerinde çalışan ablaya şey demiştim.
Ya annemi özledim.
Ev yemeklerini özledim.
Böyle bir içimden bir şeyler geçti ve dile getirdim oradaki ablaya.
15 dakika sonra bir iş arkadaşım bir tabak yemek uzattı bana.
Eşi fazladan yemek yapmış ve benim önüme koydu.
Çok şaşırdım çünkü daha önce böyle bir şey yapmayan birisiydi.
Sizin de olur mu böyle içinizden bir şey geçer ve birkaç dakika sonra onu karşınızda bulursunuz.
İkinci kural isterken hep şimdiki zaman dilimini kullanın.
Gelecek zamanı değil ve istiyorum değil zaten o şey olmuş gibi ifade edin.
Örnek olarak hayatımda zenginliğe hazırım ya da zenginim diyebilirsiniz.
Zengin olmak istiyorum ifadesi doğru değil.
Ya da ben mutluyum, huzurluyum gibi zaten bizde olan bir şey gibi ifade etmemiz gerekiyor.
Eğer mutlu olmayı istiyorum derseniz istemeye devam edersiniz diyor yazar.
Aslında burada mış gibi yapıyoruz arkadaşlar.
Olmuş gibi, yapmış gibi.
Konu ister partner olsun, aşk olsun ister kariyer fark etmiyor.
Hayatımıza nasıl bakarsak, onu nasıl yorumlarsak o şekilde keyif almıyor muyuz biz?
Yorumlama şeklimiz bizim ondan aldığımız zevki etkiliyor.
Şimdi fizik kanunlarından enerjiyi nereye verirsen yoğunlaştırırsan orası büyür genişler değil mi?
Bunu hep duyuyoruz yani.
Odağımızı olana veriyoruz burada oranın büyümesi için.
Ya bazıları şey diyebilir hiç çalışmayalım ama hep paramız varmış gibi yapalım.
Hani kastedilen bu değil.
Aslında zihni varlığa alıştırmaya çalışıyoruz.
Çünkü hep yoklukla yetişen o şekilde etrafa bakan biri var olan şeyi alırken edinirken zorlanır.
Çünkü ona doğru gelmez.
Bir kere alışkın değil. Düşünceler ve duygular bulaşıcıdır.
Beynimiz diğer insanları aynalar.
Burası bilimsel. Aslında bu spritüel konuların altında fizik kuralları hatta kimya da var bana kalırsa ama o tarafından anlatan anlatabilen çok az kişi var.
İsterken olumsuz ifade kullanmayın.
Hasta olmak istemiyorum.
İstemediğiniz şeyi dile getirmeyin.
Terk edilmek istemiyorum gibi ifadeler yerine olmasını istediğiniz ifadeleri kullanın.
O cümleleri kurun. Yani pozitif cümleler kurun.
Sağlıklıyım, ihtiyacım olan, her şeye sahibim, işim var gibi.
Bir de biz çok karışık sinyaller gönderiyoruz evrene.
İsteklerimiz sürekli değişiyor.
Ya unutuyoruz ya özenmiyoruz.
Düşünsenize. Karşı cins bir arkadaşınıza sürekli böyle değişen sinyaller gönderiyorsunuz.
Kafası karışıyor karşı tarafın ne yapacağını bilmiyor.
Onun gibi. Yazar da diyor ki arzum onunla ilgilenecek kadar önemlidir.
Bu yüzden özel bir zaman ayarla.
Huzurlu ve rahat bir zaman yarat.
Çünkü o anda hayatına yön vermektesin.
Bir de şöyle olmuyor mu?
Biz gevşediğimizde, keyfimiz yerindeyken hayat daha güzel ve eğlenceli gelmiyor mu bize?
İşte böyle zamanlarda isteklerimizi çok daha güzel ve olumlu tasarlayabiliriz.
Özetle isteklerimizi netleştireceğiz.
Karışık sinyal olmayacak.
İyi hissettiğimiz özenli bir zaman diliminde onları bir kağıda yazacağız.
O kağıdı katlayıp sonra hoşumuza giden bir kitabın arasına koyabiliriz ya da bir yerde saklayabiliriz.
Sonuçta bu sizin çok önemsediğiniz bir istek.
Yazmak mı lazım derseniz evet çünkü aklımızda bir delil sunmamız gerekiyor.
Somut bir şey gerekiyor.
O yüzden yazmak önemli.
Şimdi bazı görüşlere göre isteğimizi ne kadar böyle detaylı yazarsak o kadar iyidir.
Ama Pierre Frank'e göre bu kadar detaylı yazmaya gerek yok.
2-3 cümleyle net, kısa ve doğru bir şekilde ifade etmeniz.
Ben bunu böyle bir çelişki gibi algılamıştım.
Ya neden detaylı yazmıyoruz?
Herkes bunu söylüyor diğer anlatan kişiler.
Ama yazara göre biz ne kadar detaylı anlatırsak anlatalım mutlaka unuttuğumuz bir şey olacak.
Ya keşke bunu da yazsaydım dediğimiz olacak.
O yüzden ne kadar kısa net olmak istersek o kadar dileğimizin çekirdeğine inmek zorunda kalırız.
Asansöre bindiniz ve bir prodüktörle karşılaştınız.
Yazdığınız filmi anlatmak istiyorsunuz ya da diziyi.
Bu prodüktör size en fazla 3 dakika verir.
Ve siz de bu 3 dakikada anca 2-3 cümleyi kurabilirsiniz.
O kadar siz dinler. Eğer bu kadar cümleyle, bu 2-3 cümleyle ifade edemiyorsanız bir sürü kelimeyle de anlatamazsınız derdinizi diyor yazar.
Yani isteğimizin özünü ifade edeceğiz.
Üçüncü kural ise teşekkür etmek.
Şimdi dileğimizi kağıda döktükten sonra talebimizi teşekkür ile bitirmeliyiz.
Çünkü teşekkür etmek, minnettarlık yani şükür duygusu enerjiyi çoğaltıyor.
Amacımız zaten o isteğimiz üzerine enerjimizi yoğunlaştırmak değil mi?
İşte teşekkür etmek, minnettarlık, o şükür duygusu bu enerjiyi çoğaltıyor.
O şeyin olmasına inancımızı da kuvvetlendiriyor.
Odağımız bakın yine varlıkta oluyor.
Size şükretmenin bilimsel olarak faydalarını anlatmıştım bir bölümde.
Orayı da dinleyebilirsiniz. Burada da hani mış gibi yapıyorduk ya.
İkinci kuraldı sanırım.
Olmuş gibi yapıyorduk.
Şimdiki zamanla yazıyorduk.
İşte her gün şükrettiğimiz şeyleri düşünürken olmasını istediğimiz şeyleri de olmuş gibi yazıp söyleyip teşekkür edebiliriz.
Bunun çok önemli olduğunu belirtiyor yazılar.
Aslında ben bunu yapıyordum geçen sene.
Bu kitabı henüz okumamıştım.
Sadece... Güne başlarken 10 tane şükür cümlesi yazıyordum.
Duygu durumum daha iyi olsun, daha iyi bir modda güne başlayayım diye düşünerekten.
Ve bir süre sonra olmasını istediğim şeyleri de yazdığımı fark ettim.
Olmuş gibi. Ve sonrasında teşekkür ediyordum.
İşte çok şükür, minnettarım gibi ifadelerle bitiriyordum.
Ve çok büyük şeyler de yazmıştım arkadaşlar açık konuşayım.
Yani olacağına inanmadığım şeyleri bile yazmıştım.
Fakat bunların %90'ı oldu.
Bazıları küçük şeylerdi bazıları gerçekten büyük ve önemli şeylerdi.
Ben de sonradan fark ettim ya ben bunları daha önce yazmıştım diye hatırladım.
Burada paylaşayım istedim sizinle.
Yazar dilemekle dua etmenin enerjisini birbirine benzer diyor.
Yani duanın sonunda amin diyoruz ya aminin anlamı öyle olsun demek.
Yani o şeyi tasdiklemek gibi oluyor.
Bu da bir nevi teşekkür etmektir.
Her ikisinde de...
Yüksek merciye hitap ediyoruz ve çözüm istiyoruz.
O yüzden isteklerimizin sonuna amin veya teşekkürle mühürleyebilirsiniz deniliyor kitapta.
Şimdi hayat bazen güllük gülistanlık olmayabiliyor.
Sorunlarla karşılaşabiliyoruz.
Yazar şunu tavsiye ediyor böyle durumlarda.
Benim de dikkatimi çekmişti.
Problemlerinizle boğuşmak yerine onları daha yüksek bir merciye devredin.
Böyle zamanlarda odağı olmayana vermek yerine şu duayı hatırlatıyor bize.
Yoksa biz o sorunlarla karşılaşırken o sorunun içinde boğuşuyoruz onunla ve odağımızı olana, varlığa yönlendiremiyoruz.
Öyle zamanlarda şu duayı hatırlatıyor bize.
Tanrım değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem, değiştirebileceğim şeyleri değiştirebilmem için cesaret ve bunları birbirinden ayırt edebilecek bilgelik ver.
Aslında bu bizim değerlerimizde de var değil mi?
Teslimiyet. Olanı kabul edip teslim olduğumuzda bazen daha güzel kapılar da açılabiliyor hayatta değil mi?
Dördüncü kural aklı inandırmak.
Şimdi bizim rasyonel yanımız çok ağır basıyorsa Newton yasasına daha fazla inanıyoruzdur.
Yani görmediğimiz şeylere ikna olmamız zorlaşıyor bu durumda.
Aslında yazara göre Tezahür ettirmenin, isteklerimizi hayatımıza çekmenin ya da oldurmanın arkasında da yine fizik var.
Buna aklımızı, zihnimizi ikna etmemiz gerekiyor.
Sanırım şu konuda hemfikiriz.
Her şey enerjidir.
Ya bu eskiden benim böyle lise, ortaokul yıllarımda çok önemsenen bir şey değildi.
New Age akımıyla işte bu yeni zamanlarda enerji meselesi çok yoğun bir şekilde anlatılıyor.
Mutlaka herkes bir yerlerde...
Bunu okumuştur, duymuştur.
Enerjiden başka bir şey yoktur.
Madde de saf enerjidir.
Şimdi ben bunu... Başlarda pek ikna olmuyordum.
Çünkü dil mezunu olduğum için işte bu biyoloji, kimya, fizik bunlardan uzak bir şekilde eğitimi tamamladım.
Hani kitaplar okusam da o dersleri çok görmediğim için bir türlü ya hani ikna olamıyordum.
Ya nasıl ya biz nasıl elektrikle, enerjide çalışan varlıklarız falan böyle.
Bir gün biyoloji öğretmeni arkadaşıma sordum.
Ya Allah aşkına bana bir şu konuyu anlat.
Böyle söylüyorlar ama biz gerçekten elektrikle çalışan böyle makineler miyiz?
Enerjimi üretiyoruz bana bir anlat demiştim.
Gerçekten de bizim hücremizin içinde mitokondrimizde sürekli bir enerji üretiliyor ve biz bununla hareket ediyoruz.
Birçok şeyi bu enerjiyle hayatımızda nasıl diyelim gerçekleştiriyoruz.
Şöyle özetleyeyim gördüğümüz her şey enerjinin başka bir formu ve bu enerjiler birbirini etkileyebiliyor.
Yani biz de maddeyi etkileyebiliriz.
Çünkü biz de enerjik canlılarız.
Peki nasıl etkiliyoruz?
Burası çok kritik.
Odağımızla, düşüncelerimizle, duygularımızla, davranışlarımızla.
Çünkü biz bu şekilde enerjimizi bilinçli olarak yönlendiriyoruz.
Tabi bedenin içinde kalbin, organların çalışması, bunları bir şekilde organize etmek bunlar da tabii ki enerji, elektrik isteyen şeyler.
Orayı biz bilinçli yapmıyoruz.
Bedenimiz akıllı neyse ki.
Ama bizim kontrol edebileceğimiz, bilinçli bir şekilde yapabileceğimiz şeyler neler?
Az önce bahsettiğim gibi duygu, düşünce, davranış, his bunlar da bizim kontrol edebileceğimiz şeyler.
Cüz'ü irade denilen şey bana kalırsa bunlar.
1933'te Nobel ödülü alan ilk kadın fizikçi Marie Curie ve eşi Pierre Curie.
Bu ikisi...
Enerjinin kütleye dönüşebileceğini bilimsel olarak keşfediyorlar.
Ve yazar da diyor ki, düşüncelerimiz enerjiyi bir noktaya yönelten bir lazer tabancası gibidir.
Yani enerjiyi bir yere yoğunlaştırarak aynı bilim adamlarının söylediği gibi onları kütleye dönüştürebiliriz.
Yani isteklerimizi, enerjimizi doğru kullanarak somutlaştırabiliriz.
Sanırım bölümün en can alıcı kısmı burası, kitabında.
Umarım iyi anlatabildim.
Diğer en önemli kısma geliyoruz.
Düşüncelerimizle yani enerjimizle çevremizde sürekli maddeleştirdiğimiz şeyler var.
Çünkü sürekli düşünüyoruz.
Ve bu sayede gördüğümüz dünya da oluşuyor o zaman değil mi?
Biraz acayip geliyor böyle düşündüğüm zaman.
Yani hepsi benim zihnimde, zihnimin yaratımı, hepsi benim enerjimin yaratımı mı?
Evet. Yazara göre öyle.
İşte. Ya biz olumsuz korku senaryoları çok düşünüyorsak, çok ortaya koyuyorsak ne olacak?
İşte o zaman da o negatif ağır enerjiyi somutlaştıracağız.
Yani hoşumuza gitmeyen şeyleri de biz yaratıyoruz, biz manifestiyoruz arkadaşlar, ortaya çıkarmış oluyoruz.
Eğer odağımızı, düşüncelerimizi çok sık oraya veriyorsak.
Başarı eğitiminde Mümin Hoca'na söylediği bir şey vardı ve ben bunu sık sık kendime hatırlatıyorum.
Çevremizdeki insanların düşünceleri bize bulaşır.
Bizim düşüncelerimiz de onlara bulaşır.
Hani etrafındaki en yakın işte 5 kişinin ortalaması diye bir söz var ya oraya çıkıyor aslında burası.
Mantık kalitesi düşük insanlarla berabersen senin de kafanın çalışma şekli bir süre sonra onlara benzeyecek.
Benzer benzeri çekecek.
İşte bu da çekim yasası oluyor.
Konuya geri dönersek şunu hep hatırlayalım.
Neyi çok düşünürsek o maddeye dönüşür.
Ya bu bilgi bize yeter bu bölümde.
Biraz imkansız gibi görünüyor değil mi?
Mesela bir yıl içinde yazar kendi hayatındaki manifest dediği şeyleri anlatmıştı kitapta.
Bir yıl içinde iki araba alıyor.
Hayatının aşkını buluyor ve istediği eve taşınıyor.
Yani sanki bunları ikinci el bir makine alır gibi kolaylıkla yapabiliyor.
Hayatında görebiliyor. Zaten yazar birçok başka örnek de veriyor kitabında.
Kendi yaşadığı işte eşinin yaşadığı deneyimleri anlatıyor.
Şunu söylüyor bunların hepsinde bu zor gibi görünen büyük yaratımların hepsinde evrensel yasalar var.
Ve bu yasalara göre aslında bunlar çok kolay diyor yani.
Zorlaştıran şey bizim düşünce ve inanç sistemimiz.
Şimdi şu bu ekonomide ben bunu nasıl yaparım işte falan gibi şeyler aklınıza gelebilir.
O konuya hiç girmiyorum.
Ben sadece yazarın perspektifinden anlatıyorum.
Belki düşüncelerimizle azıcık daha iyi olsa bir şeyler olumlu bir şeye dönüşüyorsa.
Yine de denemekte fayda var diyorum.
Her dilek bir enerjidir.
Dilek gönderilir ve kendini gerçekleştirmek ister.
Yani maddeye dönüşmek ister.
Yayılan düşünce ne kadar yoğunsa o kadar güçlü olur ve ne kadar duygu yüklersek geldik duyguya o kadar itici güç alır.
Yaratımın ikinci önemli hususu diyelim.
Düşünce ve enerjiden sonra duygu yüklemek onlara.
Bu enerjiyi yöneten şey bizim bilincimiz ve irademiz arkadaşlar.
Bu duyguları enerjiyi yöneten şey irademiz.
Düşüncelerimizi ve duygularımızı gözden geçirmemiz lazım.
Nelere odaklanıyoruz buna bakmamız lazım.
İrademizi nasıl kullanmalıyız diye bir bölüm yapmıştım.
Aslında biraz buna yer vermiştim.
Bize verilen sinirsel enerji, beyin enerjisinin, beyinde bir sinirsel enerji üretiliyor ve günlük her gün bir kotayla bize veriliyor bu.
Ama bir limiti var sonuçta.
Onu da istemediklerimiz düşünerek korkarak harcamayalım yani değil mi?
Bir de hazır yaratım derken ya benim isteklerim olmaz bana sıra gelmez gibi böyle negatif düşünceleriniz varsa hemen etrafa bakmalı ve kainattaki bolluğu görmeliyiz.
Ya başkasına gelince bonkör olan hayat sana niye vermesin?
Yazara göre her şey fazlasıyla mevcut sadece talebe göre dağıtılıyor.
Çekim yasasına dönelim.
Başarı başarıyı mutsuzlukta mutsuzluğu çekiyor arkadaşlar.
Bir şey isterken duygu durumunuza dikkat edelim.
Ben saatlerini niye yapıyoruz?
Aslında daha iyi hissetmek, enerjimizi toparlamak, kafamızı toparlamak için.
İşte bu anlarda manifest dediğimiz şeyi de uygulayabiliriz.
Ben hayatımı bir döneminde istediğim pek çok şeyi gerçekleştirmeme rağmen mutlu olmadığımı fark ettim.
Çünkü o şeyleri isterken, yaparken de Heyecanlı değildim.
Yani keyifsizdim.
Evet onlar benim hedefimdi.
Can hıraş çalıştım böyle falan.
Ama odamı verdiğim için tabi bunlar gerçekleşti.
Ama duygu durumumu da yaratmıştım.
Yani o zamanki heyecansız, keyifsiz böyle duygu durumumu bunları başardıktan sonra da hissettim.
Bir coşku, bir neşe olmadı yani.
Neticede duygu durumunuz neyse onu da yaratmaya devam ediyoruz.
O yüzden... Lütfen bu yaratım meselesine manifestlarken duygu durumumuzun böyle daha güzel, neşeli, daha üst perdeden pozitif duygular olmasına özen gösterelim.
Biz neyi düşünürsek, neyi sık sık yaparsak ona dönüşüyoruz.
Bu cümleyi benden ve Aristo'dan çok duydunuz.
O yüzden hedef odaklı olmak, düşünce ve duyguya odaklanmak bu işin secret dediğimiz işte o sırlı kısmı.
Zaten olmuş gibi iyi hissederek yani o hayalimiz olsaydı nasıl davranırdık?
Öyle davranarak yaşamak.
Bu aslında kolay.
Gerçekten. Ama unutuyoruz.
Yapmayı, pratik etmeyi unutuyoruz.
Buna pratik gerekiyor.
Mış gibi yapmanın bir zorluğu yok ki.
Fake it until you make it kavramı var ya.
Olana kadar, gerçekleşene kadar mış gibi davran.
Bunun bize bir zararı yok.
Sadece dediğim gibi. Unutuyoruz.
Ve bir de bizi sabote eden negatif inançlarımız var.
Bunlardan bahsetmeden olmaz.
Bunlar bize bazen ket vuruyor.
Şüpheye düşüyoruz. Ve istediğimiz şey ya olmuyor ya geç oluyor bu yüzden.
Çünkü olması için odakladığımız enerjiye bakın gene enerjiye çıkıyor.
Ket vuruyoruz şüpheyle.
Hani kendimizle ilgili bazı olumsuz tanımlamalarımız vardır ya.
Ben o işte iyi değilim, işte benim özgüven problemim var, kıskancım, çirkinim, şöyleyim böyleyim gibi.
Şaka yollu bile söylediğimiz şeyler sürekli ben dediğimiz için kimlikleşiyor bizimle beraber.
Bundan çıkmamız gerekiyor yazara göre.
Nasıl çıkılır?
Kitap dışında söyleyeceğim bunları.
Bazı insanlar bu inançları bunların tersi yönüyle, telkinlerle, olumlamalarla...
Düzenleyebiliyorlar. Bu negatif inançları tersine çevirebiliyorlar.
Ben biraz daha farklı düşünüyorum ve çalışıyorum bunun üzerine.
Öyle olmadığını gösteren kanıtları kendime gösteriyorum.
Mesela ben başarısızım dediğimde hemen kendimi başarılı olduğum bir anımı hatırlatıyorum.
O duyguyla kimlikleşmemek için.
Kendimi aşağıya çekmemek için.
Siz de bunu yapabilirsiniz.
Hani benim hayallerim hiç gerçekleşmez, benim başıma hep kötü şeyler gelir falan gibi düşünüyorsanız.
Çünkü bazı insanlar gerçekten böyle düşünüyor.
İlla ki istediğiniz bir şey olmuştur.
Ufacık dahi olsa.
Onu kendinize gösterin.
Zihninizi, aklınızı inandırın.
Devam edelim. Beşinci madde endişeyi bırakın, hayata güvenin deniliyor.
Endişe de net bir dilektir.
Burada kendinize şunu da sorabilirsiniz.
Dileklerin hep neden olmayacağını sorguluyoruz ya.
Bu bir zihin oyunu aslında.
Onun yerine ya olursa, ya o gerçekleşirse, ya o işe girersem, ya o kişiyle karşılaşırsam, tanışırsam, ya o evi alırsam, hayatım nasıl değişir, ben nasıl hissederim gibi bunu
olumlu şekilde sorgulamak gerekiyor.
Biz hep böyle olumsuzu, en kötü ne olur düşünüyoruz.
Halbuki en iyi ne olur?
Şunu hatırlatıyor yazar.
Şüphe isteğin iptal edilmesi demektir.
Lütfen bunu hatırlatalım kendimize.
İsterken şüpheden uzaklaşın.
Bir de isteklerinizi sürekli anlatmayın diyor yazar.
Şimdi bazıları diyecek ki kesin nazar değiyor.
Bazı negatif insanlar sizi şüphe duymanıza sebep olabilir aslında.
Hani nazardan ziyade hani şüphe girdiğinde o yaratım duruyor, enerji kesiliyor ya.
O yüzden o yüksek yaratım enerjinizi düşürmesine...
İzin vermeyin diğer insanların.
O yüzden iste bırak diyor yazar.
İste bırak. Ya da insanları anlatmak yerine yatmadan önce ve sabah uyanır uyanmaz birkaç dakika bu isteği tekrar içinizden geçirin.
İmajine edin. O isteğin içinde kendinizi görün.
O duyguya ne kadar çok girerseniz o istek o kadar hızlı maddeleşir.
Yani evrene diyoruz ki ya ben bu isteğimde bak.
Netim, kararlıyım. Sürekli bunu zihnimden geçiriyorum.
Biraz da böyle bir netlik mesajı vermiş oluyoruz.
Bu da güzel. Bilinçaltımız uyumadan önce neyi düşünüyorsak onu uyku esnasında düşünmeye, işlemeye devam ediyor.
Bakın bu aslında çok güzel bir araç.
Hem bizim uyanık zihnimizde uyuduğumuz için sabote etmiyor.
O yüzden isteklerimizi, hayallerimizi ya da o güzel hisleri, olumlu hisleri uyumadan önce...
İçimizden geçirelim. Yazar bu doğru isteme metodunu hayatı boyunca kullanmış arkadaşlar.
Kendisi bir oyuncu, yazar, konuşmacı.
Eşini, işini ve birçok şeyi bu teknikle tezahür ettirmiş hayatında.
Zaten diğer o rezonans kanunu kitabını okuyanlar anlamıştır.
Bazen de başına olumsuz görünen bir olay geldiğinde de o olayın içinden çıkmak için de bu tekniği kullanmış.
Ona göre herkes her zaman yaşanan olayların korkunç mu yoksa harika mı olacağını kendisi karar verir.
Yine nereye geldik arkadaşlar?
Yorumlama gücümüze.
Bizim en kritik gücümüz hayatımızı, olayları yorumlama şeklimiz.
Bunu daha önce konuşmuştuk.
Altıncı kural tesadüflere açık olun.
Dileklerimiz bize her zaman istediğimiz şekilde gelmez.
Bazen evren sevkiyatı sürpriz yollardan gönderir.
Bence böylesi de tatlı olabilir.
Yani şaşırma ve sevinme duygusu bir arada.
Çok güzel duygular çünkü.
Ya Allah'ım ille de benim istediğim şekilde yollayacaksın.
Öbür türlü asla almam diyemeyeceğimize göre.
Pazarlık merciği değil orası.
Ama belki sevkiyatı hızlandırmak adına şöyle söyleyebiliriz.
İstediğim şeyi ben nereden bulabilirim?
Oraya en çabuk nasıl giderim?
Kimlerle görüşmem gerekir?
Ne yapmam gerekir? Gibi sorularla o yaratıcı güce soru sorduğumuzda bize işaretler, ipuçları gelecektir.
Yazar böyle söylüyor.
Yedinci kural gerçek büyük istekleri tespit etmek.
Son adım olarak da artık daha büyük şeyler istiyorsak hayatımızda önce onların bize uygun olup olmadığına bakmamız gerekiyor.
Gerçek olduğunda bizi ne yönde etkileyecek?
Mutlu edecek mi? Huzurlu olacak mıyız?
Çünkü bazı şeyler bize iyi gelmez.
Gerçekten istiyor muyuz yoksa başkalarından görüp kopyalıyor muyuz?
Bunlara bakmamız lazım.
Gerçekten olmasını istediğimiz şeyleri gerçekleştirebiliriz.
O yüzden her sabah bize verilen sınırlı kota olan o beyin sinirsel enerjiyi doğru kullanmalıyız.
Eğer bu konularla ilgileniyorsanız arkadaşlar ben size bir isim söyleyeceğim.
Onunla ilgili de böyle bir araştırma yapabilirsiniz.
Kitapları var. Türkçe hepsi çevrilmedi.
Çevrilenleri belki bulamazsınız ama sosyal medyada sesli kitap şeklinde Türkçe yayınlanıyor.
İsmini vereyim size. Neville Goddard.
Dediğim gibi Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarını bulmak zor ama sesli kitap olarak YouTube üzerinden de dinleyebilirsiniz.
O da çok başka bir kafa.
Bu konular çok fazla ortalıkta yokken, duttukken yani buralar.
Bu isim de çok farklı fikirlerle bu konu hakkında kitaplar yazmış ve hatta ücretsiz de basmış.
Bir bakın derim.
Ben bu bölümü hazırlarken birkaç dileğimi yazdım kağıda ve sevdiğim bir kitabın arasına koydum.
Siz de eğer dur ben de bir deneyeyim derseniz sonuçları benimle paylaşın mutlaka olur mu?
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
