
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde, gördüğümüz dünyayı yani gerçekliğimizi değiştirebilmenin yollarından bahsediyoruz.
Transkript
Merhabalar, ben Satine, hoş geldiniz.
Ben Elif. Bana hep ilginç gelen bir şey var.
Arkadaşımla bir mekana gitmişizdir ya da bir etkinliğe katılmışızdır.
Günün sonunda ikimiz de o etkinliğim, gittiğimiz yeri, yaşananları birbirimizden farklı şekilde anlatırız.
Dikkat ettiğimiz detaylar, olaylar çoğunlukla farklıdır.
Bazen de şöyle oluyor. Çok güzel bir manzaraya bakıyorsunuz.
Son model akıllı telefonunuzla o anı kaydetmek istiyorsunuz.
Ama çektiğiniz fotoğrafla gördüğünüz manzara birbirinden biraz farklı olabiliyor.
Bazen gördüğünüz bazen de çektiğiniz daha iyi görünüyor.
Kardeşler arasında hep konuşulur.
Seni daha çok seviyorlar.
Sana şöyle davrandılar.
Beni dikkate almadılar.
Sen daha kıymetlisin gibi itişip kakışmalar.
Tanıdık geliyordur size de.
Ama sorsanız o iki kişi de olayları bir diğerinden çok başka anlatır.
Çünkü aynı anne babaya sahip olsalar da kardeşler ebeveynini aynı şekilde görmüyor.
Aynı şekilde yorumlamıyor yaşananları.
Bunun sebebi nedir? Bu saydığım şeylerin sebepleri nedir?
Bakış açılarımız farklı.
Evet doğru bu sonuca varmak zor değil.
Peki bakış açısı dediğimiz şey ne?
Olaylara, kişilere...
Kendimize, hayata dair inançlarımız, düşüncelerimiz.
Hepimiz bir dünyaya bakıyoruz.
Evet ama gördüğümüz şey farklı.
Hepimiz kendi düşüncelerimizle, yarattığımız gözlüklerle dünyaya bakıyoruz sanki.
Aynı yerde çalışan insanları düşünün.
Bazıları çok memnunken bazıları ayakları geri geri gidiyor iş yerine.
Tatile gitmeyi, parayı, evliliği, çocuk sahibi olmayı yorumlama şeklimiz de birbirimize uymuyor doğal olarak.
Sanki zihnimizden geçenlerden, inançlarımızdan, algımızdan oluşan bir fitreden bakıyoruz dışarıya.
Kimimizin fitresi maviyken kimimizinki pembe.
Ben uzun süre bu konuya kafamı yordum.
Hayatımda çok güzel şeyler oluyor.
Bunlarla mutluyum.
Ancak tatmin olmadığım, beni mutlu etmeyen deneyimlerden de geçtim.
Gördüğüm dünyada...
Beni rahatsız eden şeyler var.
Bunlar nasıl değişir?
Başka bir hayat mümkün mü?
Sorusunu zihnimde çok dolaştırdım.
Bir çeşit arayış bu.
Negatif şeylere odaklanmaktansa fark etmediğim...
Olaylar, detaylar, fırsatlar, durumlar neler?
Biraz o tarafa yoğunlaştım.
Sorularımın cevabını arıyordum.
Sonra karşıma çıkan birkaç video oldu.
İzledikçe orada geçen isimlere, kitaplara baktım.
Onlar beni başka videolara, isimlere, kitaplara götürdü.
Bazıları bana aradığım cevabı veremedi.
Bazıları heyecanlandırdım, umut verdim.
Geçenlerde izlediğim ve bana çok ilham olan bir videoda öğrendiklerimi sizinle burada paylaşmak istedim.
Bir çeşit TED konuşması gibi bir videoydu diyebiliriz.
Konuşmacı kişi Vishen Lakhiani, ödüllü bir girişimci, konuşmacı, New York Times'ın en çok satan yazarlarından biri, birçok CEO, oyuncu gibi yüksek mevkide olan insanların
zihillerini eğitmelerine yardımcı oluyor bu kişi.
Dünya çapında bir eğitim hareketi olan Mindvalley'nin kurucusu, milyonlarca öğrencisi var ve yaklaşık 15 senedir de insanlarla çalışıyor.
Zihni eğitmek üzere birçok bütüncül metodu ortaya koymuş.
Bütüncül diyorum çünkü bir tarafı bilimsel bir tarafı da ruhsal bu yöntemlerin.
Ruhlar aleminde yaşamasak da bence bir tarafımız ruhsal varlıklarız.
Bu yüzden de daha fazla dikkatimi çekti bu video.
Konuşmacı Vishen'a göre biz kendimize yeni bir imaj yaratarak gördüğümüz dünyayı yani gerçekliğimizi değiştirebiliriz.
Yeni bir imaj, yeni bir kimlikten bahsediyor.
Sağlık, finansal ilişkiler hayatın her alanında değişime gidebileceğimiz bir kimliğe geçebileceğimizi ısrarla savunuyor ve bunun çok da zor olmadığını vurguluyor.
Neden imaj değişimi diyor?
Bunu iki şekilde açıklıyor.
Atomik alışkanlıklar kitabını duymuşsunuzdur.
Hatta rutinlerin gücü podcastinde ondan çokça bahsetmiştim.
Ve kitaptan faydalanarak rutin oluşturma eğitim videosu da hazırladım.
Sayfada var onu inceleyebilirseniz arzu ederseniz.
Kitabın yazarı James Clear artık alışkanlık ve rutin oluşturma konusunda uzman olmuş bu kişi.
Bu konu üzerine kitapta olmayan sitesinde paylaştığım makaleleri var, araştırmaları var.
Ben ara ara girip bakıyorum ve onun sözüne artık çok güvenmeye başladım.
Bu kadar detaylı araştırdığı için.
Şunu söylüyor.
Her gün yaptığımız şeylerle biz bir imaj oluşturuyoruz.
Defalarca ne yaparsak oyuz.
Her gün hastaneye gittiğin için işte kendine doktorum ya da hemşireyim diyorsun.
ya da her gün dükkana gidip dükkanın kapısını açtığın için işte esnafım gibi tanımlamalarda bulunuyorsun.
Ama burada yani bu videoda bahsettiğim şeyden farklı olarak alışkanlıkları kazanmadan önce kim olmak istediğimizi, nasıl bir imajımız olmalı buna karar veriyoruz.
Ve onu destekleyecek rutinleri hayatımıza dahil ediyoruz ki o imaja giderken aldığımız bu aksiyonlar sayesinde kendimize inanalım.
Fit birisi mi olmak istiyorsun?
Yoksa her gün egzersiz mi yapmak istiyorsun?
Çok okuyan mı olmak istiyorsun yoksa çok kitap okumak mı?
Tabii ki çok okuyan biri olmak ya da fit birisi olmak.
Yani kimliğe odaklanmak gerekiyor.
Oradaki egzersiz ya da o kitap okuma rutinine değil de oradaki imajı önce ön plana çıkarmak gerekiyor.
Biz dünyaya nasıl bakıyorsak öyle görüyoruz.
Düşüncelerimiz, hareketlerimiz bu dünyadaki imajımızı inşa ediyor.
O zaman rutinlerimize göz atmak çok önemli değil mi?
İnançlarımız da aynı hareketlerimiz gibi bizim zihnimizde tekrar eden şeyler.
Düşünce alışkanlıkları.
Hani böyle bazen takıntılı düşüncelerimiz olur.
İşte bunlar alışkanlık. Ve bu insanlarla olan...
dış dünyadaki insanlarla olan ilişkimizi bile etkiliyor.
İnançlarımız, düşüncelerimiz.
Nasıl mı? Mesela benim çocuğum tembeldir deyip buna inandıkça onun hep o hareketleri ile karşılaşıyorsun.
Onun tembelce davrandığını pozitif davranışlarından daha çok görüyorsun.
Bir dikkat edin.
Bir kere o dağın orada oluyor zaten.
Ben çok savurganım dediğin zaman para yönetiminde başarılı olamıyorsun.
Çünkü savurgan olduğuna inanan bir beyin sana parayı biriktirmez ki.
Bir de çevreden edindiğimiz tabiri caizse hipnotize olduğumuz çok fazla düşünce var.
Ne olacak ülkenin halinden tutun.
Devamını getirmiyorum. Zaten tanıdık replikler, düşünceler, konuşmalar.
Bunlar da işte artık papağan gibi söylediğimiz.
inanç haline gelen ama bir işe de yaramayan şeyler.
Benim bazı arkadaşlarım hayal bile kurmuyor gerçek olmaz diye düşündükleri için.
Böyle düşünce zaten olmuyor.
Konuşmacıya göre düşüncelerimiz, olduğumuz hal, hislerimiz, inançlarımız, hayattan alacağımızı ve dünyada göreceklerimizi belirliyor.
Atomik alışkanlıklarda bahsedildiği gibi bir imaj belirliyoruz kendimize.
Zihin yönetimi Yani düşüncelerimizi yöneterek ve rutinlerle davranışlarla destekleyerek bu yeni imajı yaşamaya başlayacağız.
Bunun için 7 metottan bahsediyor konuşmacı.
Onları birazdan tek tek açıklayacağım ama ondan önce şunu vurguluyor.
Kendimize bakışımız, kendimizde hissediş şeklimiz, benlik algımız karşıya da geçiyor.
Onun bize davranma şeklini de belirliyor.
Bir deney yapıyorlar. Bir grup erkek kolonya, parfüm gibi güzel kokular sürünüp ekrana çıkıyor.
Diğer başka bir grup erkek böyle bir şey yapmıyor.
Onlar parfüm ya da güzel koku sıkmıyorlar kıyafetlerine ama onlar da ekrana çıkıyorlar.
Kadınlar ekrandaki erkekleri işte çekeciliklerine göre yakışıklı olmalarına göre oyluyorlar.
Hep o koku kullanan gruba tepki veriyorlar kadınlar.
Oradaki erkekleri daha cazibeli ve çekici buluyorlar.
O grubun parfüm sıktığını bilmiyorlar ama kokuyu süren adamların duruşu bile değişiyor.
Daha böyle kendinden emin pozlar veriyorlar.
Ve bu onlara bakanları da etkiliyor.
Mesela bir sunum yapacaksınız.
Takım elbise mi giyince bir etki bırakırsınız karşıda yoksa spor kıyafetlerle mi sunum yapmayı tercih edersiniz?
Görüntü illaki bir algı yaratıyor.
Okey. Düşüncelerimizde bile, bizim düşüncelerimizde bile kendimizi daha güçlü ve daha iyi hissettiğimiz kıyafetler ışığımızı karşıya yansıtmamızı aracılık ediyor.
Olay dış görünüşün karşıda bıraktığı etki değil.
Burayı doğru algılayalım.
Bundan bahsetmiyorum. Görüntümüz bile bizim düşünme ve hissetme şeklimizi etkiliyor.
Ve bu da bizim duruşumuza yansıyor.
O zaman da karşı taraf bu farklılığı bir şekilde hissediyor, seziyor.
Olay bizim onlara bakışımız ve hissetme şeklimiz yani.
Sapiens kitabında Noah Harari şöyle bahsediyor bizim ırkımız için.
İnsanların hayvanlardan farkı insanoğlunun erimiş bir cam gibi, çok güzel tabir etmiş, çevresine göre istenilen biçimde şekillenmesidir.
Hepimiz o yüzden farklıyız.
Çevremizden etkileniyoruz imajımızı oluştururken.
Çevremizde ne görüyorsak onu normal algılıyoruz.
Farklı dinlere mensup olarak doğmamız, zengin ya da fakir bir ailede yaşamak, oturduğumuz mahalle gibi durumlardan, çevresel faktörlerden dolayı hepimizin hayatı deneyimleme şekli çok farklı.
0-12 yaş arasında çocukken öğrendiğimiz inançlarımız bugünümüzü eğer onların farkında olmazsak etkiliyor.
Bazen olumlu oluyor bu.
Bazen tam aksi şeklinde.
Şimdi bir de günlük yaşama olan bakış açılarımızla ilgili size bir örnek vereyim.
Bir araştırma yapılıyor.
Amerika'da otellerde çalışan temizlik görevleri kadınların ciddi sağlık problemleri varmış ve çoğu obeste tanısı alıyormuş.
Bu genellenmiş bir durum artık.
O kadar merdiven inip çıkmalarına, süpürge tutmalarına, çarşaf değiştirmelerine, ne bileyim temizlik gibi sürekli hareket etmelerine rağmen durum böyleymiş.
Bir araştırmacı gidiyor bu otellerden birine ve oradaki çalışanlarla konuşuyor, sohbet ediyor.
Ve birine şöyle söylüyor.
Ya Matilda 10 bin adım attığını söylüyorsun.
Bu harika. Doktorlara göre senin hiç hasta olmaman lazım.
Yaptığın bütün bu hareketlerin karşısında sen kendini çok iyi hissediyorsundur herhalde gibi böyle bir cümle kuruyor.
Sonra bırakıyor. Yani hiç başka bir şey söylemiyor.
Aynı otele bir ay sonra tekrar gidiyorlar.
Çalışanları neredeyse...
Hepsinin sağlık problemlerinde ciddi bir iyileşme görülüyor.
Çünkü yaptıkları işe bakışları değişiyor.
İş yaparken hareket etmelerinin birer egzersiz olabileceğini düşünmeye başladıkları için beden de buna öyle tepki veriyor.
Araştırmacı onların kendilerine ve davranışlarına olan bakış açılarını değiştiriyor.
1968 yılında Pygmalion etkisi isminde bir deney yapılıyor.
Bir öğretmene yalan söylüyorlar.
Tom, Ali ve Sara'nın üstün yetenekleri var.
Var bunlar ve IQ testlerinde çok yüksek puan.
Öğrencilerin bundan haberi yok ve öğretmene de sınıftaki herkese aynı şekilde eğitim verilmesi gerektiği söyleniyor.
Yani hiçbir farklılık, hiçbir değişik davranışa gitme ama senin sınıfında böyle yetenekli öğrenciler var deniliyor sadece.
Yıl sonunda bu iki çocuk diğer çocukları sınavlarda ciddi yüksek puanla fark atıyorlar.
Çünkü öğretmenin onlara bakış açısı, çocuklara davranışına, onlardan beklentisine, enerjisine yansıyor.
İlla ki o tavrını bir şekilde çocuklara yansıtıyor öğretmen.
Konuşmacı şunu söylüyor özetle.
Etrafınızdaki tüm ilişki şeklinizi sizin zihniniz yaratıyor.
Bu zihinlerimizin nasıl güçlü olduğunu da göstermiyor mu?
Aslında etrafınızdaki kişileri kafanızda yüceltmek veya küçültmek elimizde belki.
Gelelim bu 7 zihin yönetimi metodu neymiş?
Birincisi. İngilizce iki kelimeyi birleştirerek oluşturmuşlar.
Mutluluk ve disiplin kelimelerini birleştirmişler.
Ve discipline diye bir ifade kullanıyor.
Sufilerden öğrenilen bir ders olarak açıklıyor bu kavramı.
Yaptığın şeyden memnuniyet duymak.
Araştırmalara göre mutluyken daha üretken oluyoruz.
Diyelim ki iş yerinde canınız sıkıldı, strese girdiniz, sıkışmış hissettiniz.
Her şeyi bırakın. Biraz size iyi hissettirecek şeyler yapın.
Daha sonra çalışmaya...
Tekrar döndüğünüzde işinizi daha iyi yaparsınız.
Bununla ilgili bir önceki podcast'ta bahsetmiştim.
Okinawa'da yaşayan dünyanın en uzun ömürlü insanlarında neşeyi, iyi hissetmeyi, yaşamlarında öncelik haline getirdikleri görünüyor.
Nazi kampından kurtulan Alice de aklını yitirmeden oradan kurtulabilmeyi, ortamdan kurtulabilmeyi, hep gülümsemeyi, güzel şeylere odaklanmaya borçlu olduğunu ifade ediyor.
İkinci olarak, Bizim için zor ve güç şeylere bağışıklık kazanmam.
Bunu şöyle açıklıyor konuşmacı.
Herkes stresin bedeni olumsuz etkilediğini düşünür ve stres çok fazla olduğunda yani kronikleştiğinde böbrek üstü bezlerin bile hızla çalıştığını, hormonal dengenin bozulduğunu
söylüyorlar. Bu doğru.
Bunu ben yaşadım. Kendimden biliyorum bu durumu.
Ama ya bizim düşündüğümüz gibi stres bedene zarar veren bir şey değilse?
Biz o şekilde düşünmeye devam ediyorsak sizin stres hakkında ne düşündüğünüz, ne konuştuğunuz, bedeninizin strese karşı gösterdiği tepkiyi belirliyor.
Düşünün Elon Musk'ın kaç tane şirketi var, kaç tane şirket yönetiyor bu adam.
Herhalde stresten çatlaması lazım.
Ama bir şey yok. Çünkü bakışı farklı.
Bu konuyla ilgili bir TED konuşması var.
Mutlaka izlemenizi isterim.
Kelly McGonigal diye bir isim.
Stresi nasıl arkadaşımız gibi görürüz?
Bunun üzerine konuşuyor.
Bu kadın da bir araştırmacı.
Türkçe çevirisi de var videonun.
Mutlaka izleyin. Benim bakışım değişmeye başladı.
Sizin de bakışınız değişecektir diye düşünüyorum.
Harvard Üniversitesi'nde bir araştırma yapıyorlar.
Katılımcılara sosyal stres testine girmeden önce strese verdikleri tepkilerin faydalı olduklarını düşünmeyi öğretiyorlar.
Nasıl? Mesela diyorlar ki hızla çarpan kalbiniz sizi harekete hazırlıyor.
Bu iyi bir şey. Daha hızlı nefes alıyorsanız sorun değil.
Beyniniz daha fazla oksijen üretiyor.
Yani beyninize daha fazla oksijen gidiyor demek bu.
Yani strese verdikleri tepkileri faydalı olarak görmeyi öğrenen denekler daha az strese gidiyorlar.
Daha az endişeleniyorlar ve kendilerine daha çok güveniyorlar.
Bu deneyin sonunda strese verdikleri fiziksel tepkilerin değişmeye başladığı gözlemleniyor.
Normalde kaygılı pozisyonda kalp atışları hızlanıp kan damarları daralırken denekler stresin tepkilerini faydalı olarak gördükleri için, buna inanmaya başladıkları için vücut
normalde gösterdiği bu tepkileri vermiyor.
Çok acayip. Gayet rahat bir pozisyonda kalıyor nötr halde.
Özetle stresle ilişkimizi değiştirebiliriz.
Üçüncü olarak win-win yaklaşımı.
Kazan kazan yaklaşımı yani.
İlişkilerde iki tarafın da kazanmasını gözetmek.
Birbiriyle yarışmadan birbirinin gelişimi için desteklemek.
Her türlü ilişkilerde özellikle romantik ilişkilerde bir ayrılığa gidildiğinde İnsanlar birbirinden nefret etmeye başlıyorlar.
Kavgaya ve savaşa gidiyor işin sonu ya da meseleler.
Bu aslında birazcık kollektif olarak da öğretilen bir şey.
Tabii bu win-win yaklaşımı, kazan-kazan yaklaşımını gerçekleştirmek de bir olgunluk gerektiriyor.
Yani ilişki içinde olan herkes sağlıklı bir kafada olamadığı için bu yaklaşımı sergilemek herkes için kolay olması gerek diye düşünüyorum.
Ama... Diğer ilişkilerde de bunu gözlemleyebiliriz.
Herkesin avantajına olacak seçimler, durumlar ortaya koyarsak bu bizi daha iyi bir modda tutuyor.
Çünkü kavgaya, savaşa kadar giden meseleler insanın hayatını çok olumsuz etkiliyor.
Ciddi anlamda duygusal ve zihinsel olarak enerji harcatan bir durum.
Mutlaka ya yaşamışsınızdır ya gözlemlemişsinizdir.
İnsanı yıpratan bir şey. Dördüncüsü ilhamlarımıza, içgüdülerimize güvenmek.
Yani sezgilerimiz de diyebiliriz burada.
Başarılı iş adamların, CEO'ların sezgilerinden daha fazla faydalandığını söylüyor konuşmacı.
Tabii bunun için biraz cesaret ve sakin bir zihin gerekli ki biz o ilhamları alabilelim.
Beşincisi kendini akışa ve kolaylığa bırakabilmek.
İnancınız neyse. Allah, evren, sistem, yaradan, işte tanrı birçok isim veriyor insanlar kendi inançlarına göre.
Her durumda ona güvenmek, teslimiyet aslında.
Bu bize sakinlik ve akışta kalmayı sağlıyor.
Böylelikle zihnimiz daha berrak ve daha huzurlu.
Hani nasıl inanıyorsak öyle yaşıyoruz ya hayatımıza, yaşamımıza güvenmek de bizim daha huzurlu hissetmemizi, yaşadıklarımızı da daha sağlıklı ve pozitif.
değerlendirmemize yol açıyor.
Altıncısı gerçekliği bükme.
Bu çok acayip.
Biraz tuhaf gelebilir.
Anlatmaya çalışacağım.
Burada bahsettiği şey yaşadığımız, gördüğümüz her şeyin bir ilizyon olması iddiasına dayanıyor.
Gerçek ve dünyada doğru olduğunu düşündüğünüz her şey bir ilizyondan başka bir şey değil.
Matrix filminde de bunun üzerine çok sahne var.
Mesela Morpheus Neo'ya bir soru sorarak onun düşünmesini sağlamaya çalışıyor.
Gerçek olduğuna inandığın bir rüya gördün mü?
diyor ve sonra şunu söylüyor.
Ya bu rüyadan uyanmasaydın?
Düşler dünyasıyla gerçek dünya arasındaki farkı nasıl anlayacaktın?
Bir menkıbeye göre Çinli bir bilge rüyasında bir kelebek olduğunu görüyor.
Uyandığında ise rüyasında kelebek gören bir adam mı yoksa kendini bir adam olarak düşleyen kelebek mi olduğundan emin olamıyor.
Matrix'teki bu sahnede aynı Çinli bilgenin yaşadığı düşünme biçimiyle aynı şeyi anlatmaya çalışıyor bize.
Neyin gerçek, neyin yanılsama olduğunu nasıl ayırabilirsin?
Yani yaşamamıza baktığımız zaman bu gerçek değilse ne?
İllüzyonsa... Aslında biraz da benim hoşuma gidiyor, ilüzyonsa bu değişir, başka bir ilüzyon yaratırız diye düşündüğüm de oluyor.
Sonra Neo, Matrix'ten devam edersek, kahini beklerken bir kaşığı büken çocuğu görüyor ve kaşığı bükmeye uğraşırken aslında kaşık yok, bükülen zihin karşılığını alıyor.
Hareket halinde olan aslında zihindir deniliyor.
Steve Jobs da gördüğümüz her şeyin bir yanılsama olduğunu, gerçekliğimizi yani gördüğümüz dünyayı değiştirebileceğimize inandı.
Kuralları yok sayıyordu çocukluğunda bile bu adam.
Asi ve inatçı bir kişiliği vardı.
Kendi bildiğini okuyor ve inandığı şeyi ortaya çıkaracağını göstermek istiyordu.
Bir şekilde ben bunu yapacağım düşüncesiyle hareket ediyordu.
O an herkese tuhaf gelse de.
Nitekim Apple ile bu inandığı şeylerin gerçek olduğunu gösterdi de.
Sonradan anlaşılıyor ki onun sürekli okuduğu bir kitap var.
Bu Pramahansa Yoganda.
diye bir Hintli yoginin Keşiş'in kitabı biyografisi ve içinde bahsedilen konu az önce ifade ettiğimiz gerçeklik ve dünyada doğru olduğunu düşündüğümüz her şey bir ilizyondan başka
bir şey değil. Yani Steve Jobs bu bahsettiğim gerçekliği bükme ilizyon konularına da kafa yormuş birisi.
O yüzden kendi gerçekliğini yaratmaya çalışmış adam.
Bu bölüm biraz ağır gelmiş olabilir.
İlizyon ve gerçeklik algısı üzerine biz şöyle düşünebiliriz.
Belki hayatımızda katı ve kesin düşüncelerden çok daha fazla, farklı ve bizi besleyecek fikirlerin peşinden gitmeliyiz.
Katı ve kesin düşünceler bizim hayatımızı daraltıyor.
O dediğimiz gerçeklik gördüğümüz dünyayı daraltıyor.
Bizi küçücük bırakıyor.
Bir düşünce bize ağır geliyorsa, içimiz almıyorsa belki içgüdülerimize güvenip onu yere bırakmalıyız.
Birden çok seçenek var.
Biraz kendimizi zorlayıp, Bize daha iyi gelecek olan seçenekleri bulabiliriz.
Böylece yine günün sonunda içimize sinecek bir davranış ve düşünce bizi gerçeklik olarak memnun edecektir.
Yedincisi derin sorular sormak.
Bunu çok sevdim.
Oyun gibi geldi bana ve bu bölümü dinlerken de aklıma arkadaşım Zehra geldi.
Canım arkadaşımın başına çok tuhaf ve biraz can sıkıcı olaylar gelir.
Sık sık gelir hatta.
Sonra gelir bana der ki ya Elif neden hep benim başıma geliyor bunlar der.
Ve yine o olumsuz şeyler onun başına gelmeye devam eder.
Bence sorduğu sorunun cevabı olarak karşısına çıkıyor yaşadığı problemler.
Sorduğumuz sorularla, kurduğumuz cümlelerle.
Kullandığımız kelimelere dikkat etmemiz gerekiyor aslında.
Hani söz büyüdür derler ya işte kullandığımız bu kelimeler bizim odağımızı belirliyor.
Neden hep kötü şeyler başıma geliyor yerine bugün işimi büyütmem için acaba hangi fırsatlar karşıma gelir?
Bunun için neyi farklı yapabilirim?
Ya da bugün beni ne mutlu eder?
Şu an içinde bulunduğum zor durumdan nasıl çıkabilirim?
Gibi sorular sorarak çözüm odaklı.
Bakmaya başlıyoruz ve farklı olasılıkları da hayatımızda yer vermiş oluyoruz.
Bakış açımızı daraltmıyoruz.
Aksine birden çok seçeneğimizin olduğunu önce kendimize gösteriyoruz.
Bu da açıkçası kafamızı ve bedenimizi rahatlatan bir şey.
Konuşmacı diyor ki beyin kanıt sunmayı sever.
Neden başıma kötü şeyler geliyor yerine neden bugün mutlu olmalıyım?
Neden daha bolluk içinde kolaylıkla...
Yaşıyorum, yaşayabilirim.
Neden benim sağlıklı ve fit bir vücudum var?
Neden işime kolaylıkla odaklanabilirim?
gibi neden sorularını olumlu şekilde sorun.
Olaylara bakışınız değişecek ve karşılaştığınız durumlar da değişecek.
Göreceksiniz diyor. Bu bölümde de anlatacaklarımızın sonuna geldik.
Kendimiz olarak iyi, güvende ve keyifli hissettiğimiz, yaşantımızdan memnun olduğumuz bir gerçeklik algısı içinde olabilme temennisiyle Şimdilik hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
