
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde modern dünyanın telaşına ve acelesine kapıldığımız bu günlerde yavaşlayabilmenin ve durabilmenin önemini konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati''nin 40.
bölümüne hoş geldiniz.
Ben Elif.
Bir senede bu kadar bölüm hazırladım.
Bir maşallahınızı alırım arkadaşlar.
Sıkı çalıştım çünkü. Her hafta bir bölüm yayınlamaya çalıştım.
Ve bir maşallah da beni daha ilk bölümden itibaren takip eden, Ben Saati Podcast bölümlerini dinleyen sevgili yol arkadaşlarım, dinleyicilerim için söylüyorum.
Daha nice, güzel, faydalı bölümlerimiz olsun.
Desteğiniz ve güzel yorumlarınız için çok teşekkür ediyorum.
Konuya geçmeden önce sizden bir şey yapmanızı rica edeceğim.
Bölümü bir dakikalığına durdurun ve lütfen siz de durun.
Etrafınıza bir bakın. Tam şu anda ne yapıyorsunuz?
Neler oluyor etrafınızda?
Çevrenizde neler var?
Yemek yaparken mi beni dinliyorsunuz?
Kahve içerken, yürürken ya da metroda yolculuk yaparken mi sizi eşlik ediyorum?
Minik bir mola verip sadece bir dakikalığına şu anı fark etmeye davet ediyorum sizleri.
Ara verip bunu yaptıysanız devam ediyorum o zaman.
Eminim pek çok dinleyelim durmadı, durdurmadı bölümü.
Daha doğrusu duramadı.
Günümüzde çoğu insan harekete geçemeyişinden yakınıyor değil mi?
Erteliyorum ya da başladığım şeylerin devamını getiremiyorum diyor.
Hatta Erteleme Yorgunluğu isminde de bir bölüm hazırlamıştım size.
Dinleyenler hatırlar ve bazı kitaplar tavsiye etmiştim o bölümde de.
Bunlar Ben Saati sayfasında hala duruyor bakabilirsiniz.
Biz büyük bir çoğunluk olarak erteleme konusu üzerine çok düşüyoruz ve çok kafa yoruyoruz.
Ama göz ardı edilen bir grup var.
Kim o? Onlar hiç duramayanlar.
Ne demek hiç duramayanlar?
İşleri ertelemeyenler ama yapılacaklara hiç arada vermeyenler.
Bu arkadaşlar az önce bir dakika bile duramadı.
Aklında yapılacak işler varken oturup da kahvesini yavaş yavaş tadını çıkara çıkara içemez bu grupta olanlar.
Çok hızlı yürürler.
Yürürken etrafı da görmezler çünkü o esnada kafaları da yoğun çalışır.
Bu insanlar kendileri aceleci oldukları gibi karşılarındaki insana da acele ettirirler.
Dediğim gibi yürüyüşlerinden tutun, iş yapma şekillerinden hatta konuşmalarından bile fark edersiniz onları.
Sıkça kullandıkları kelimeler şöyledir.
Hadi sene artık, hadi acele et, çabuk çabuk yap şunu gibi ifadeler kullanırlar.
Gerektiği yerde durabilmenin bir beceri olduğunu son günlerde sıkça deneyimledim ve önemini daha iyi fark ettim.
Ben de biraz böyleydim.
Sonra hormonlarım özellikle stres hormonum alarm verince durmayı öğrendim biraz diyebilirim.
Size bugün duramayanlar kulübe eski başkanı olarak neden duramıyoruz ve nasıl duracağız bunları anlatmak ve ardından da araştırdığım faydalı bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.
Şimdi her duramayan da aynı sebepten dolayı bu halde değil.
Kimisi aceleci, telaşlı, kimisi pratik ve hızlı olduğundan böyledir.
Kimisi de bedenen sakin.
görünür ama zihni çok aktif olduğu için o da duramıyordur yerinde.
Bunların kendi içinde biraz farkları var elbette.
Siz hangi gruptasınız ya da çevrenizdekiler hangi grupta?
Bunu biraz gözlemleyerek de bulabilirsiniz.
Ama hepsinin problemi aynı.
Nerede duracağını yani ne zaman işlere ara verip askıya alacağını bilememek ya da sakince yarınki toplantıyı ya da pişireceği yemeği düşünmeden elindeki çayını kahvesini
keyifle içememek.
Problem aslında gerçek anlamıyla duramamak.
Durduğunu sandığında bile zihnin koşmaya devam etmesi.
Eli pratiktir onun. Hemencecik evi çekip çevirir.
Başladı işin sonunu görmeden bırakmaz dediklerimiz var ya hani.
Ay şu işi de aradan çıkarayım sonra oturacağım diyenler olur ya.
Bir türlü oturamaz.
Oturunca da hala kafası hızla çalışmaya devam eder.
Stand by modu var. Bekleme, dinlenme modu.
O bir türlü aktif olmaz bu insanlarda.
Aslında pratik ve iş bitirici insanları ben çok severim.
İşler daha çok böyle insanlarla hallolur çünkü.
Ancak sürekli pratik olamazsın.
Sürekli çalışamazsın.
Böyle olursa yapılan işlerde hata payı da ortaya çıkmaya başlıyor.
Pratiklik otomatikleştiğinde bence yapılan işle ilgili farkındalık biraz azalabiliyor.
Geçen gün durup kendimi yakaladığım bir an oldu.
Onu sizinle paylaşmak istiyorum.
Duşta tepemden su akarken ellerim şampuanı arıyor.
Beden Allah'tan akıllı ki kendi işini görüyordu yani.
Kendini yıkıyor, kese yapıyor falan.
Ama sahibi duşta olduğunun farkında değil.
Onun aklı işinde, podcast'in yeni bölümünde, market alışverişinde falan.
Derken birden durdum.
Sen delirdin mi dedim kendime.
Duşta bari bir rahat bırak her şeyi.
Tamam insanın aklı... Aklına en dahice fikirler, en ilginç, yaratıcı fikirler duşta gelebilir.
Böyle araştırmalar var ama yani sıcak suyun altında gevşemenin tadını çıkarsana.
Çoğumuz duştan çıkınca duş aldığımızın farkına varmıyoruz bile.
Bu kastettiğim şimdiki an farkındalığına da giriyor elbette.
Biz niye böyleyiz?
Gerçek anlamda neden duramıyoruz?
Sebeplerini saymadan önce duramadığımızda bize neler oluyor?
Size somut sonuçlarını anlatmak istiyorum.
Biraz tersten gidelim.
Okuduğum bir makalede sürekli meşgul olan ve ara vermeden hep koşuşturan insanların yaşadığı ortak problemlerden bahsediliyordu.
Neler bunlar? Bağırsak problemleri, uykusuzluk, yorgun uyanma, baş ağrısı bunlar varsa sizin nur topu gibi bir telaş hastalığınız olabilir.
diyordu o araştırmada. Ya bu problemleri yaşamayan var mı arkadaşlar?
Ay ama bunlar tatlı telaşlar diyorsanız uğraşlarınız için tatlı telaşların bir deadline'ı vardır.
Biter yani bitiş tarihi vardır.
Uzun vadeli bu telaş ve hız sağlığı da etkiliyor işte.
Aklında bir iş varken elindeki işe tam konsantre olamıyorsun ve uzmanlara göre bu ansiyeteyi de arttırıyor.
İşin içine suçluk duygusu da ekleniyor ardından.
Bunlar sağlıklı bir şekilde duramadığımızda oluyor işte.
Hatta molalarımızın hakkını vermediğimizde yani dinlenmediğimizde yaşadığımız durumun burnout denilen tükenmişlik sendromuna kadar yolu var.
O durumda artık zaten hızlı hareket etmeyi bırakın.
Hiçbir şey yapmak istemiyor insan kolunu kaldırmak istemiyor.
Ben bu konuyu araştırırken önüme Azer Bilbil'in bir şarkısı düştü.
Hızlı yaşadım erken yoruldum isminde bir şarkısı düştü önüme.
İşte tam olarak tükenmişlik sendromu bu.
Arkadaşlar neden zihnimiz ya da bedenimiz duramıyor?
Sonuçları söyledim. Şimdi de en çok bahsedilen sebepleri size sıralamak istiyorum.
Sürekli meşgul halde olmak çok güzel bir şey gibi görünüyor, gösteriliyor.
İnsanlar boş kalmaktan korkuyor adeta.
Gabor Meit'ten bahsetmiştim travmalarımız bölümünde bir önceki bölüm.
Bu adam hekim, psikiyatr ve deli gibi işkolik.
Eşi, çocukları çok şikayetçi bu durumdan ama adam tam bir şifacı da yani.
Çözülmeyen dertleri falan çözüyor.
Sonra kendisi fark ediyor.
Ben çalışırsam, işe yararsam kendimi değerli hissederim diye bir inancım oluşmuş çocukken diye ifade ediyor.
Sürekli kendimizi ispatlamak için birilerinin onayını almaya çalışmamız da bir sebep olabilir.
Hızlı hareket etmemiz de.
Ben ortanca çocuğum ve okul yıllarında tatillerde bile ders çalışıyordum.
Çünkü Gabor Mate gibi başarılı olduğumda sınavları geçtiğimde, ailemin hayallerini gerçekleştirdiğimde kabul göreceğimi, sevileceğime inanıyordum.
Onların emekleri boşa gitmesin diye ben öğrenciyken biraz nörttüm galiba.
Yani sürekli aklım derslerde falandı.
Gerçi üniversiteye gidince azıtmış olabilirim biraz ama okul dışında bir şey yaptığımda yani ara verdiğimde Derslere suçluluk da hissediyordum.
Yani ben şu an burada olmamalıyım gidip ders çalışmalıyım gibi.
Kendime mola vermeye izin vermiyordum.
Bakın çok değişik bir kafa bu.
Çok değişik bir inanç.
Ve bu pek çok insanda var biliyor musunuz?
Duramayan, sürekli çalışan, akademisyenlerde de var bence.
Bazı insanlarda da şöyle oluyordur, evim dört dörtlük olsun, her gün yemek pişireyim, her işimde başarılı olayım, ilişkimde de bir şeyler eksik kalmasın, ona da yetişeyim derken yani esasında
sevilmek, değer görmek, kabul edilmek, onaylanmak...
Fırsatları kaçırma korkusu olarak açıklanıyor.
Sanki biz durunca, biraz mola verince dünya çok ilerleyecek, onu yakalayamayacağız ve insanlardan geri kalacağız ya da fırsatları yakalayamayacağız korkusu şeklinde anlatılıyor.
Ben buna geç kalma korkusunu da ekliyorum.
Sonuç olarak bir şeyleri kaçırma riski ve endişesiyle yorulsak da bu endişelerden dolayı işlere ara veremiyoruz.
Buna sosyal medya da sebep oluyor maalesef.
Duramama sebeplerinden birisi de süpermencilik oynamamız.
Delege edemiyoruz işleri.
Her evde ya da iş yerinde durun o işi ben yaparım diyen biri mutlaka vardır.
Yani başkasının yaptığını beğenmediği ve her şeyi ben en güzel şekilde yaparım diyerek işleri onu yapabilecek olanlara bırakmıyoruz.
Bazı ebeveynler ne yazık ki böyle.
Ev ahalisinin yaptığı şeyleri beğenmeyip her şeye kendisi koşuyor.
Annelerimiz böyle. Babalarda da var bu.
Mükemmeliyetçilik kokusu alıyorum aslında bu maddede.
İş yerlerinde mesela bir kişiye daha çok...
görev kalıyordur. Mutlaka böyledir yani.
O daha iyi, daha temiz çalıştığı için bir zaman sonra yöneticisi bile o kişiye yüklenmeye, o çalışana yüklenmeye başlar.
Ona daha fazla sorumluluk iş verir.
Ama her şeyi biz yaparsak enerjimiz dağılıyor.
İrade rezervini doğru kullanamayıp dağıtıyoruz odamızı.
Japonlar çok çalışkanlar.
80 yaşında da adamlar sabahtan akşama kadar çalışıyorlar ama tükenmiyorlar.
Neden? Kaliteli ara veriyorlar.
Kaliteli mola. Neden duramıyoruz?
Bunun başka bir sebebi de benim gözlemlediğim kadarıyla şu.
Kendini dinleme derler ya bazı insanlar kendini dinlememek için çok hızlı hareket ederler.
Öyle insanların yanında sakin oturmak da zordur.
Sürekli iş icat ederler kendilerine ve diğer insanlardan da hızlıdırlar.
Bu insanlarda duygu ve düşünce yükü çoktur ve zorlayıcı duyguları hissetmemek için yani düşünmemek için kendini işe verirler.
Neden duramıyoruz? İşin bir de şu boyutu var.
Hayatımızda erillik ve dişillik alanları dediğimiz alanlar var.
Cinsiyet olarak bahsetmiyorum.
Buna enerji de diyorlar artık her yerde bahsedilen konular.
Yani mutlaka aşinasınızdır.
Sürekli yap yap enerjisinde olan eril enerjisi yüksek olan insanlar duramıyor.
Dişil enerji biraz daha sakindir deniliyor ya.
Ben saatinde yaptığımız şeyler bizi sakinleştiriyor aslında.
O dişil enerjiyi dengeleyip dinlenmeye biraz daha sükunete geçebiliyoruz.
Hayatın dengesi için bu iki enerjinin dengeli olması gerektiğini söylüyorlar.
Çünkü neticede beden enerjiyle çalışıyor.
Bir de rollerimiz var bu hayatta değil mi?
Geçindirdiğimiz bakmamız gereken insanlar varsa etrafımızda sürekli çalışmak kaçınılmaz olabilir.
Ya da sürekli çalışan, hiç durmayan, tatil nedir bilmeyen ebeveynleri izlerken çocuklar neyi öğrenir ki?
Nefes almadan çalışmayı öğrenir bana kalırsa.
Buradan şuraya geçeceğim.
Bence en çok anlaşılması gereken yer şu.
Biz sürekli böyle hızlı hızlı aceleci telaşlı moddayken ve kaliteli molalar da vermiyorsak aslında bu eril taraf çok aktif oluyor.
Sanki sürekli tehdit altındaymışız gibi algılıyor beden bu hızı.
Kendini korumak istiyor ve hormonları çok yüksek salgılıyor.
Adrenalin, sonra stres hormonu, kortizol gibi.
Zaten o yüzden iyi uyuyamıyoruz.
Bağırsaklarımız da olumsuz etkileniyor.
Sağlığımız, hayatımız tehdit altındayken tıpkı bir ceylanın aslandan kaçtığı gibi biz de adrenalin duygusunu hissederiz.
Hızlı hareket etmemiz gerekir.
Acele etmek, hızlanmak, kendini korumak için orada gereklidir işte.
Ancak modern dünyada bir vahşi hayvanla karşılaşma, hayatına riske girmesi daha az olası.
Bu yüzden de küçük olaylar bizim için sanki çok tehlikeliymiş gibi geliyor bir süre sonra.
Durmadıkça sürekli hareket halindeyken vücut devamlı olarak kendini korumak istiyor.
Aslında bu kendini koruma olayı bize yaşamda gerekli zamanlarda kullanmak için verilmiş bir şey.
Yani bizim acele etmeye de...
telaşlanmaya da ihtiyacımız var bazı durumlarda kendimizi korumak için.
Ama bu hakkımızı mantıklı ve gerekli şeyler için kullanmak lazım.
Peki telaştan, sürekli meşguliyetten, acelecilikten nasıl kurtuluruz?
Birkaç temel çözüm var araştırmalarda bahsedilen.
Ben de size onları özetlemek istiyorum bölüm bitmeden.
İlk olarak pek çok şeye hayır diyerek işe başlayabiliriz.
Sizin için değerli mi, vaktinizi vermeye değer mi o yapacağınız iş?
Değmiyorsa hemen hayır teşekkürler deyip bırakın.
İkinci olarak yapılacaklar listesi hazırlayıp acil olan ve önce yapılması gerekenleri belirleyin.
Gerektiğinde yapılacak şeyleri başkasına devredin.
İşte olabilir bu. Üçüncüsü günlük programınıza boşluklar vermek.
15 dakika öğlen, 15 dakika akşam ben saati yapmak gibi.
Ve bunun alt kategorisi yalnız kalmak.
Kendinizle baş başa kalmak.
Ben size şunu tavsiye ederim.
İşten gelince ya da akşam vakitlerinde tavana bakabilirsiniz.
Yani ciddi söylüyorum boş tavana böyle birkaç dakika bakın.
Yanlış duymadınız. Kafayı boşaltmak için, biraz sakinleşmek için o kadar çok işe yarıyor ki bu.
5-10 dakika yattığınız yerden tavana bakın.
Dördüncü olarak yürüyüş de öneriliyor.
Bunda da hareket var ama yürüme bölümünü dinlerseniz eğer.
Öyle bir bölümü çekmiştim ben saati podcastlerinde.
Hiçbir şey yapmadan yürümek bizim için aslında bir tür terapi.
O bölümü dinlediğinizde daha detaylı anlatmıştım.
Beşinci olarak da farkındalıklı stresi azaltma egzersizleri yapın deniliyor.
Bunlar nedir? Nefes, meditasyon, bazı aktiviteler, örgü gibi.
Boyama, resim gibi şeyler bunlar da stresi azaltma egzersizleri aslında ben saati aktiviteleri diyebiliriz.
Son olarak da kişisel ihtiyaçları ikinci plana atmayın.
Su içmek, iyi uyumak, esneme hareketleri, banyo gibi şeyler bunların hepsi bize gerektiğinde durmamızı sağlayan şeyler.
Bizim gerektiğinde durmamızı sağlayan şeyler.
Durmak ifadesi sizde direnç oluşturuyorsa bunun yerine yavaşlamak desem nasıl hissedersiniz?
Yavaşlamak kulağa nasıl gelir?
Bir makale şöyle başlıyordu.
Eğer size bir seçenek sunulsaydı hızlı yaşamayı mı yoksa anı durdurmayı mı seçerdiniz?
Hangisini seçerdiniz? Çok eski bir film var.
Asi Gençlik isminde orada şöyle geçiyor.
Hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun diye.
Çirkin insanların umursamayacağı felsefe ama yaşlanma korkusuyla söylenmiş olabilir.
Şaka bir yana görmek için, fark etmek için durup bakmak gerekiyor arkadaşlar.
Sürekli koşuşturmak sürecin keyfini çıkarmamıza, bunu yaşamamıza izin vermiyor.
Yavaşlamak için Kemal Sayar Dijital perhizi tavsiye ediyor bizlere.
Dijital detoks bölümünde bu perhiz nasıl yapılıyor anlatmıştım.
Lütfen o bölümü de dikkatle dinleyin.
Ben de zaman zaman duramayan bir insan olarak size şöyle söyleyeyim.
Benim ilhamım açıkçası doğa.
Yorulduğumda ben doğaya kaçıyorum.
Çünkü tabiatı telaşlandıramayız.
Yağmuru, rüzgarı, ektiğimiz tohumları acele ettiremeyiz.
Her şey kendi zamanında gerçekleşir.
Orada fırsatları kaçırma korkusu yoktur doğada.
Kabul edilmeme, sevilmeme kaygısı yoktur.
Geç kalıyorum endişesi yoktur.
Biz de kendi dünyamızın doğal resimlerine bağlı kalır ve onlara saygı duyarsak.
Kendi ritmimize saygı duyarsak, kendi hızımıza saygı duyarsak daha farklı ve daha anlamlı bir biçimde yaşamayı öğrenmiş oluruz.
Durduğumuzda, yavaşladığımızda bulunduğumuz noktayı fark ederiz.
Yolun neresindeyiz?
Ne kadar mesafe aldık?
Bunu ancak durunca biliriz.
Hayatımızdaki ayrıntıları daha iyi görürüz.
Görmek için duramıyorsak da biraz vitesi boşa alıp...
Yavaşlayabiliriz.
Bölüm burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
