
Beyin bir tahmin makinesi.
İnandığını gösteriyor, beklediğini yaşatıyor. Plasebo, stres, performans, hatta ömür…Hepsi zihnin hikâyesinden ve hayata karşı beslediğimiz beklentilerden etkileniyor.
Bu bölümde “Beklenti Etkisi” kitabından yola çıkarak hayatımızı yöneten gizli inançlarımızı konuşuyoruz.
( Kitap öneri, reklam değil.)
Transkript
Herkese merhaba. Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz. Ben Elif.
Shakespeare Hamlet'te şöyle söyler.
Hiçbir şey iyi ya da kötü değildir.
Onu öyle yapan bizim düşüncelerimizdir.
Aslında bu söylem çok daha eskiye dayanıyor.
Ta Epiktetos'a. O da şöyle söylemiş zamanında.
İnsanları rahatsız eden şey olayların kendisi değil, olaylar hakkındaki yargılarıdır.
Yüzyıllar önce söylenmiş bu sözlerin bugün nörobilimle doğrulanıyor olması çok ilginç değil mi?
Çünkü doğru olduğuna inandığımız şeyler zamanla gerçeğimiz haline geliyor.
Biz hayatımızda görüyoruz bunları.
Bugün biraz inançlarımız, düşüncelerimiz, beklentilerimiz, hayatı yorumlama şeklimiz üzerine beraber düşünelim istiyorum.
Konuşalım istiyorum. Son dönemlerde okuduğum bir kitap yöneltti diyebilirim.
David Robson'ın Beklenti Etkisi kitabını okuduk biz Ben Saati aboneleriyle.
Kitabın analizini falan yaptık.
Ocak ayında okuduğumuz bir kitaptı.
Burada hani Beklenti Etkisi ismi zaten.
Beni açıkçası cezbetti.
Ya merak ettim bu kitabı okumalıyım dedim.
Şöyle bir soru var kapakta.
Düşünce biçimimiz zihnimizi nasıl değiştirir?
Bu tarz kitapları ben çok okumuşumdur.
İşte Louisa Hay'ın Düşünce Gücüyle İyileşme ya da Joseph Murphy'nin Bilinçaltı'nın Gücü isimli kitapları.
Siz de görmüşsünüzdür. Çok satanlar da zaten bu kitaplar.
O kitaplardan daha farklı olduğunu düşünüyorum bu kitabın.
Çünkü çok fazla bilimsel referansı var.
Yani kitabın üçte biri zaten neredeyse referans.
Referans kaynakçı diyebilirim.
Çok fazla deney yapılmış, araştırma, anket yapılmış.
O yüzden aldığı referans hep bilimsel taraftan olduğu için beni ikna etti.
Buradaki örnekler hem hoşuma gitti hem de bakış açımı birazcık daha değiştirdi.
O yüzden de bu bölümde bu konuyu işlemek istedim.
Şimdi David Robson bu kitabında çok net bir şey söylüyor.
Beklentiler sadece hani birer düşünce değildir, birer zihinsel hikayeler değildir.
Fiziksel sağlığımızı, performansımızı, stres tepkimizi hatta yaşam deneyimimizi somut bir şekilde değiştiriyor.
Yani iyimser ol, mutlu ol tarzı, yüzeysel bir motivasyon değil bu.
Daha spesifik bir yerden yaklaşıyor yazar.
Belirli inanışlar, belirli biyolojik sonuçlar üretiyor.
Bu da şundan dolayı.
Beynimiz dünyayı olduğu gibi algılamıyor.
Geçmiş deneyimlere bakarak nasıl olmasını bekliyorsa öyle kurukluyor.
Karşılaştığımız her şeyi böyle kurukluyor bizim beynimiz.
Yani inandığımızı görüyoruz.
Şöyle de diyebiliriz, dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görüyoruz.
Çünkü beynimiz bir...
Tahmin makinesi. Gerçekliği öyle pasifçe algılamıyoruz biz.
Sürekli beynimiz tahmin ediyor, çıkarımlarda bulunuyor, yorumlar yapıyor, analiz yapıyor ve beklentilere göre düzenliyor o gördüğü şey neyse.
Karşılaştığı olay, durum, kişi neyse.
Ve bazen bu tahminler de bedeni bile değiştiriyor.
Dediğim gibi bu tahminlerin referansı geçmiş deneyimlerimiz.
O yüzden taraflı.
Yani bir olay gördüğümüzde iki kişi bir olayı gördük.
Aynı olayı gördük. Bir evlilik.
İşte ne var? Serumenesi var, bir kutlaması var.
Benim gördüğümle, benim değerlendirme şeklimle yanımdaki arkadaşımın değerlendirme şekli aynı değil.
Çünkü bizim deneyimlerimiz farklı, çıkarımlarımız farklı.
O yüzden de aynı dünyada yaşamıyoruz, aynı şeyi görmüyoruz.
Bunu felsefi olarak da, felsefede de...
çok tartışılır zaten, çok başka yerlere gider.
Ama biz biraz daha psikolojik, daha kişisel gelişim tarafından bakalım.
İşimize yarayan kısımları alalım.
Ben olayın burasındayım. Beklentiler sadece algıyı değil, biyokimyayı da değiştiriyor sevgili dostlar.
Bunun aslında çok bilinen bir örneği var.
Placebo etkisi. Bir grup hasta insana şekerli su veriyorlar ilaç yerine ve gerçekten de ağrının büyük oranda azaldığı gözlemleniyor.
Çünkü hastaların ilaca karşı, yani aldıkları şeyi ilaç zannediyorlar.
Ve iyileşme inancı var, beklentisi var ilaca karşı.
Bu yüzden de böyle bir sonuç doğuruyor.
İnandığı şey yaşıyor. Ama şöyle bir şey de yapıyorlar.
Bir grup hastaya da ilaç veriyorlar ama haberleri yok bir şekilde.
Artık serumu veriyorlar ne yapıyorlarsa.
Ve o hastalarda iyileşme daha az görülüyor.
Çünkü ilaç aldıklarını bilmiyorlar ve ilaç almadıkları için de iyileşme beklentileri yok.
Yani böyle de komik bir durum var.
Demek ki... İyileşen şey yani iyileştiren şey ilaç değil inanç.
Tabii ki ilacında bir etkisi vardır ama inancın etkisi yok sayamayız.
Buradan bunu söyleyebiliriz.
Bir de nosebo etkisi var.
Bunun tam tersi. Şimdi yine bir grup hastaya, migren hastasına şunu söylüyorlar.
Sen bu ilacı içersen başın ağrısından kurtulacaksın.
Bir gruba da aynı şeyi söylüyorlar.
Ama ilk gruba ekstra şunu söylüyor.
Bak bu ilacın yan etkisi var.
Semptomları var. İşte miden boğulabilir, kusabilirsin, yükselebilir tansiyonun.
Ama bu etkiler çok az.
Yani bunu görmeye de bilirsin.
İşte onda bir kadar. Diğer gruba hiçbir şey söylemiyorlar.
İlacı veriyorlar. Ve iki grup ilacı aldık.
sonra bu ilk grup gerçekten bu yan etkileri görüyor çünkü artık bir şekilde de o insanları etkilediler bir beklenti yarattılar demek ki ben bu ilacı alırsam benim böyle böyle yan etkilerim olacak yan
etkisi olacak vücudumda diye az da olsa o beklenti kendini gerçekleştiriyor.
Şimdi hayatımızla ilgili beklentilerimizi şöyle bir gözden geçirirsek herhangi bir konuda şöyle de söyleyebilir miyiz?
Kendi kendini gerçekleştiren kehanet konusu da zaten bunun devamı niteliğinde diyebiliriz.
Günlük hayatta da biz bunu yaşıyoruz.
Şimdi bir örnek vereceğim size.
Magnezyum kullanıyorum.
Arkadaşımla beraber aynı markayı alıyoruz sürekli aylardır ama ben yeni bir markayı keşfettim.
Eczacım dedi ki sen bunu kullan.
Bunun daha fazla ekstra bileşeni var.
Bundan daha fazla faydalanırsın diye tavsiyede bulunuyor.
Ben de onu aldım işte. Ama fiyatı daha önce kullandığımızın fiyatından biraz daha düşük.
Arkadaşıma da aynı şey söyledim.
Bak bana böyle tavsiyede bulunuldu.
Ben bu magnezyumu kullanacağım.
Sen de al. O da dedi ki olmaz.
Onun fiyatı daha düşük.
Yani ucuzsa işe yaramayacak mı?
Böyle bir beklentisi var.
Biraz ucuzsa etkili değildir gibi bir algısı var ki daha ürünü denemeden karar verdi.
Almadı yani o takviyeyi.
Kendi kullandığı şeye devam etti.
Halbuki kıyaslasaydı, bir baksaydı, bir deneseydi görecekti öbürünün daha etkili olduğunu.
Ama işte o beklenti sonucu hani baştan yazılmıştı artık.
Belki de gerçekten kullansaydı bile beklentisi negatif yönde olduğu için işe yaramadı diyecekti.
Bu da olabilirdi. Çünkü beyin o hükmü vermişti bile.
Aynı şeyi biz alışverişte de yapıyoruz.
Ben bunu gözlemliyorum. İnsanlar pazardan alışveriş yapmıyor.
Eskiden çok yapardık ama kıyafet almak pek pazardan yaptığımız bir şey değil.
Daha çok AVM'lere gidiyoruz, markaları tercih ediyoruz.
Hani markası varsa, adı varsa, etiketi belliyse onları tercih ediyoruz.
Hani bilmediğimiz butiklerden de çok fazla alışveriş yapmıyoruz.
Halbuki o markalarda üretilen şeyler polyester.
Yani her marka koton işte pamuklu yünlü üretmiyor ki.
Biz kalitesini fiyatına göre biçiyoruz.
Böyle bir algımız var.
Böyle bir beklentimiz var.
Hani markasız ürüne güvenmeyiz.
Pahalıysa otomatik olarak daha kalitelidir beklentisi var.
Yani kumaş değil hikaye satın alıyoruz.
Fiyat kalite beklentisi, marka güven beklentisi.
Bizi zaten böyle kandırıyorlar.
Ve gerçekten de o polyesteri giydikten sonra iyi hissediyoruz.
Marka giyiyoruz ya işte bilmem ne markası.
Şu kadar da para verdim.
Bu iyidir o zaman gibi. Beyin şöyle kodlanmış.
Bu pahalıysa kesin iyidir.
Böyle bir gerçeklik de inşa ediyor tabii ki.
Gerçekten de iyi hissediyoruz.
Bu örneklerden sonra başka örnekler de vermek istiyorum.
Kitapta çok çarpıcı örnekler vardı ama ben biraz daha günlük hayatta karşımıza gelen örneklerden vermek istedim.
Şimdi... Beklentimiz, yorumlama şeklimiz bizim genlerimizi bile değişimine sebep olabiliyor.
Bir örnek vereceğim. Stanford Üniversitesi'nde bir deney yapılıyor.
İnsanlara tahlil yapıyorlar ve yanlış tahlil sonuçları veriliyor.
Diyorlar ki bir gruba sizin genleriniz çok iyi.
Aynı sporcu genleri gibi çok güçlü genleriniz var deniliyor.
Ve onlara fiziksel aktivite yaptırılıyor.
Ve o grubun...
Bu önden hani sizin iyi genleriniz var, iyi genlere sahipsiniz bilgisi verilen grubun normalden daha fazla uzun süre performans gösterdiği, daha iyi performans
gösterdiği hatta akciğer kapasitelerinin de arttığı gözlemleniyor.
Yani azıcık bir beklenti yani beynimiz hemen onu kabul ediyor ya hani ona söylediğimiz şeyi hemen kabul ediyor ve vücudumuzu entegre ediyor.
Biz hastalıkları da çok çabuk kabul ediyoruz.
Bir teşhis konuluyor. Ya da kaygı.
Ben kaygılı biriyim. Bu kitabı okurken onu düşündüm.
Ya ben kaygılı birisi olduğumu yıllardır söylüyorum.
Çok çabuk kabul ettim galiba.
Ya da bir şeylerden sonuç çıkartarak bunu söyledim.
Belki mesele öyle bir şey değildi.
Bu kitabı okuduktan sonra tabii o kaygıya yönelik bakış açımı da değiştirmeye karar verdim.
Genetik yapımız ne olursa olsun, gerçek genetik yapımız ne olursa olsun, bazen zihniyetimiz genetik kodumuzda...
Şimdi kitapta bir örnek daha veriliyor stres yönetimiyle ilgili.
Amerika'da çok fazla bu konu gündeme gelmiş 1900'lü yılların başında.
İnsanlar strese çok cebelleşmişler o yüzden bunun üzerine çok fazla araştırma yapılmış.
Eğer biz strese olan bakış açımızı, yorumlama şeklimizi değiştirirsek acaba performansımız bundan nasıl etkilenir?
Ve hani çok çabuk yorulma, tükenme ya da bunun gibi negatif sonuçlar doğuracağına acaba...
Yaptığımız işlerden daha fazla keyif alabilir miyiz?
Olimpik sporculara genelde az miktarda stresin iyi olduğu söylenir.
Ve o yüzden de sporcular stresle çok da fazla imtihan olmazlar.
Çünkü o stresin onlara fayda sağlayacağını bilirler.
Ama zihinsel aktivitesi çok olan insanların, mesela sınava girecek öğrenciler, toplantılar, bir yabancı dille konuşmak, İngilizce öğrenmeye çalışanlar da ben bunu çok görüyorum.
Topluluk önünde konuşmaya çalışmak gibi sunum yapmak.
Bunlar insanları tetikleyen ve stres yaratan şeyler değil mi?
Bu bizim aslında stres olayımız evrimleşme sürecimizden geliyor.
O zaman işte yırtıcı hayvanlardan kaçmak için biz savaş kaç modundaydık ama şu an yırtıcı hayvanlar yok.
atalarımızla karşılaştığı, biz günlük bu az önce saydığım aktiviteler tetiklenmemize, stres duymamıza yetiyor.
Halbuki aynı olimpik sporculara söylendiği gibi bu düşünceyi, stresi olan bakış açımızı, beklentimizi yeniden çerçevelesek acaba nasıl olur?
İşte toplantıda sunum yaparken ellerimiz terliyorsa, işte vücudumuz titriyorsa ya da kızarıyorsak bunları vücudun aslında o olaya Hani bizi hazırladığı
gibi algılasak, aslında bize enerji verdiğini, desteklediğini, itici güç olarak yardımcı olduğunu düşünsek o zaman o yaptığımız şeyden hem keyif alırız hem de o stresin
semptomları bize zarar vermez.
Hani o tükenmişlik, yorgunluk, bitkinlik, negatif o agresyon belki bunları daha az yaşarız.
Zaten kitapta da bunun örnekleri yapılmış.
Bakış açımızı birazcık yumuşattığımızda o beklentimizi değiştirdiğimizde yani sadece stresi enerji verici bir semptom ya da bir itici güç olarak gördüğümüzde performansı
artırıyormuş. Kitaptaki yapılan çalışmalara göre kalbi daha az yoruyormuş, toparlanmayı da hızlandırıyormuş.
Sonuç olarak da tükenmişlik.
Olayı var ya burnout hepimizin uğraştığı bir şey bu.
Bunu da azaltıyormuş arkadaşlar.
Yani bakış açısı sadece psikolojik değil kardiyovasküler bir etki bile yaratıyormuş.
Mutluluk bulaşıcıdır. Aynı nöronlardan dolayı çevremizdeki insanların duygu durumları bizi etkiler.
Pigmalion etkisi diye bir etki var.
Bir araştırma yapılıyor.
Etrafımızdaki insanların beklentileri bizi şekillendiriyor.
Böyle bir sonuç çıkıyor.
Bir örnek vermişler. Öğretmenin öğrencilerden, belli öğrencilerden olumlu beklentiler hissetmesini sağlıyorlar.
Yani diyorlar ki işte şu öğrencilerin IQ'su çok yüksek.
Bunlardan çok yüksek başarı sağlayacağız.
Ona göre çalış, ona göre öğret diyorlar.
Ve öğretmen... Bu beklentiyle sınıflara giriyor, onlara o şekilde ders anlatıyor, onların daha iyi yapabileceğini düşünüyor ve bunu hissettiriyor reaksiyonlarında, davranışlarında.
Bir şekilde zaten aynı nöronlarla karşıya bulaşıyor bu.
Ve gerçekten de o çocukların halbuki IQ'larının çok yüksek olmamasına rağmen normalde gösterdiği başarıdan daha fazla başarı gösterdiği düşünülüyor.
Yani ez cümle, buradan şunu çıkartabiliriz, etrafımızdaki insanlar bizi ne kadar destekleyici, ne kadar motive edici?
Bir bunlara bakmamız lazım.
Bazen başarımızın arkasında gerçekten etrafımızdaki o beş kişinin etkisi olabilir.
Ya da başarısızlığımız, bazı konularda çekimser olmamız, bazı konularda kendimize güvenmememizin altında acaba etrafımızdaki insanların bize olan bakış açısının etkisi var mı?
Buna bir bakalım olur mu? Yani size yapamazsın diyen mi çok, sen bunu başarırsın diyen mi çok?
Yaşlanma hakkında da inançlarımız, ömrümüzü...
Yani yaşam süremizi bile değiştiriyormuş sevgili dostlar.
Araştırmalara göre yaşlanmayı böyle kayıp...
çöküş, tehdit olarak görmek yerine bir bilgelik, deneyim, olgunluk olarak görenler ortalama 7,5 yıl daha uzun yaşıyormuş benden söylemesi.
Düşünce tarzı, hücre yaşlanmasını bile etkileyebiliyor sevgili dostlar.
Biraz burada ufak bir bilgi vereceğim.
Diyet yapmak kimi ise için çok zordur değil mi?
Bunun sebebi aslında irade gücünün zayıf olması değil.
Birçok bileşinin var bunun ama kitapta şöyle bir bilgi veriyor.
Diyet ürünleri, sağlıklı beslenme, sağlıklı yiyecekler insanı doyurmaz.
İnancı olabilir. Ya da hani keyif vermediği için doyurucu değildir.
İnancı olabilir. Ya da bizde yoksunluk beklentisi yaratıyor olabilir.
Bunlara bir bakmak lazım.
Bununla ilgili çok araştırma yapmışlar kitapta.
O yüzden de... diyetlerine devam edemiyormuş insanlar.
O yüzden zorlanıyormuş. Çünkü o yoksunluk, kıtlık hissini uyandırıyormuş.
Bir de biz haldur huldur yiyoruz ya yemeği televizyon izlerken falan.
Yemekle bir deneyim yaratmıyoruz.
Hani beynimiz yemeği yediğini fark edemiyor.
Çünkü odak başka yerde.
O yüzden daha çok yiyoruz.
Kitapta Fransızları örnek veriyor.
Onlarda daha fazla hamur işi var.
İşte kremalar falan var tatlılarında.
Fazla bu tarz şekerli şeyler yiyorlar.
Ama yavaş yiyorlar. Küçük porsiyonlarda yiyorlar.
İki kaşıkla iki çatalla doyabiliyorlar.
Sebebi hayattan keyif almaya odaklılar.
Onların mottosu bu. Ve yavaş yavaş bunu yapıyorlar.
Yavaş yavaş yedikçe onun tadını vardıkça...
Beklenti de değişiyor zaten.
Bir de bu zararlıdır.
Beklentisi yok bir kere Fransızların o yedikleri tatlılarda.
O yüzden de besin kalorisi bile yani o besin değeri bile kalorisi demeyeyim de değeri bile yiyen kişiye göre değişiyormuş.
İnanabiliyor musunuz? Yani bunu biraz araştırmak lazım.
Çok fazla anlam yüklüyoruz yemeğe, yediklerimize.
Çok fazla stres yaratıyoruz, direnç yaratıyoruz.
Belki de hani tadına vararak birkaç lokma yetecektir.
Hani denge, her şeyde denge.
Bu konuyu da vermek istedim.
Bir şey daha söyleyeyim.
İrade, dayanıklılık, odaklanma, içsel dayanıklık, motivasyon, disiplin bunlarla ilgili beklentilerimiz...
Kendimizden düşük. Ben de aslında eğitimlerde onu öğrenmiştim.
Hani belli bir kotası vardır odağın, iradenin ve gün sonuna doğru bu azalır.
O yüzden akşamları hiçbir şey yapmak istemeyiz, televizyonun başında oturmak isteriz.
Halbuki bu da bir beklentidir diyor kitap.
Kendimize karşı, çalışmaya karşı o beklentimiz, odak süremiz, irademiz, dirayetimize biraz daha fazla olduğuna inandırırsak.
Çalışma şeklimize değişir.
Çok çabuk sıkılmayız. Akşamları da bazı işlere devam edebiliriz diyor.
Yani bu şu demek değil. Saatlerce çalışıp hiç dinlenmemek demek değil.
Sadece çok çabuk yoruluyorsak belki orada bakış açımızı değiştirmekte fayda var.
Mesela benim bugün 8 saat dersim vardı.
Okuldan çıkarken ben böyle tükenmiş haldeydim.
Ama arkadaşım çok enerjikti.
Tabii ki orada fizyolojik sebepler de var.
Beslenme vesaire onlarda var.
Uyku kalitesi. Ama burada beklenti etkisi de var neticede.
Bir de şöyle bir şey söyleyeyim.
Her zaman 8 saat dersten sonra tükenmiş olmuyorum.
Yani demek ki bunu genellememek lazım.
Hayat başımıza gelenlerden çok onlara ne anlam verdiğimizden oluşuyor ve çoğu zaman da beklediğimiz oluyor arkadaşlar.
Kendimizle ilgili beklentilerimizi gözden geçirmemizi istiyorum.
Mesela öğrenciyken ben fizik yapamazdım.
Yani böyle bir beklenti oluşturdum ve sonra da bunun üstüne gitmedim.
Sizin de hani bunu yapamam dediğiniz ne varsa.
Belki de gerçekten yapabilirsiniz ama kendinizle ilgili o beklentiyi küçük tuttuğunuz için yapamıyorsunuz.
Ya dışarıdan birisinin bir engeli yok.
Biz kendi kendimizi belki de engelliyoruz.
Biraz bunlara bakmanızı istiyorum.
Bunu yaparken de lütfen düşünceyi yeniden çerçevelemeye deneyin.
Yani hani o strese yüklediğimiz yorumu değiştirme, düşüncelerimizdeki o yargıyı, bakış açısını değiştirme bunu zaten tavsiye ediyor kitap.
Bakış açımızı değiştirdiğimizde gerçekliğimiz de değişecek.
Çünkü bakış açımız bizim inançlarımıza alakalı.
Tabii ki bu bir anda olmayacak.
Atıyorum 30 yıldır aynı şeyi düşünmüşsünüzdür.
Artık bunu değiştirmek tabii ki kolay olmayacak.
Ama her gün bunu böyle kendinize ifade ede ede o sabit kaldığınız, katı olan o düşünceleri, inançları birazcık yumuşatabiliriz.
Bu da bizim hayatımızı tabii ki olumlu yönde etkileyecektir.
Bunun için de neyi öneriyor?
Yeniden çerçeveleme. Düşüncelerimizi şeklini tekrardan gözden geçirme.
Dışarıdan bakma.
Eğer bir olayda sıkışıp kaldıysak, o an düşüncemizi değiştiremiyorsak dışarıdan bakmak.
Biraz mesafe koymak olayla kendi aramızda.
Ya da gelecek 5 yıl sonraki halimizle o olaya bakmak.
Bu da aslında çok işe yarıyor.
5 yıl sonraki Elif bu sorunu nasıl çözerdi acaba?
Bir de öz olumlama.
Eğer bir şey yapacaksanız ve çekiniyorsanız topluluk önünde konuşmak olur.
Aklıma hep bu örnek geliyor ama başka şeyler de olabilir.
Bu olaya girmeden önce orada konuşmaya başlamadan önce kendinizle ilgili iyi hissettiğiniz güçlü olan yönlerinizi sayın.
Ben şunu da iyiyim bunu da iyiyim yapabilirim.
Bu öz olumlamaya giriyor.
Bunu yaptığımız zaman kendimizi iyi hissediyoruz.
Beklentimiz değişiyor.
O olayın içinden daha güçlü çıkıyoruz.
Şimdilik bu bölümde anlatmak istediklerim bu kadar arkadaşlar.
Bakış açısı aslında her şey.
Bakış açısı beyin kimyamızı bile etkiliyor.
Yani odağımız hangi düşüncede?
Bizi bir yere götürecek, başarıya ulaştıracak bir düşüncede mi?
Yoksa bize ket vuracak, bizi engelleyecek bir düşünceye mi saplanıyoruz?
En ufak eylemlerimizde bile hangi motivasyonla o eyleme yapıyoruz?
Kendimizi ne kadar sınırlandırıyoruz düşüncelerimizle?
Ben şunu yapabilirim, ben bunu yapamam gibi.
Ve biraz da etrafımızdaki insanların bize karşı beklentilerine bir bakalım olur mu?
Belki onlara sahiplenmişizdir.
Belki bizim ilerlememizi engelleyen şey birazcık onların onayına fazla bakmamızdır.
Şöyle bir kısa bir değerlendirme yaparsak bence faydalı olacaktır.
Ben Saati burada sona eriyor.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkürler.
Kendinize iyi bakın. Haftaya görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
