
Cahil Olabilirsiniz, Yarı Cahil Olmaya Hakkınız Yok: İlber Ortaylı'nın Gözünden Entelektüel Olmak
22 Nisan 2026 · 14 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın kendi sözleri ve kitaplarından alıntılarla hazırlanmış bir anma bölümü. 13 Mart 2026'da, 78 yaşında aramızdan ayrıldı. Sesi hâlâ aramızda."
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne, hoş geldiniz.
Ben Elif. Bu bölümü hazırlamak benim için kolay olmadı sevgili dostlar.
Çünkü bu bölümün konuğu artık burada değil, hayatta değil.
Prof. Dr. İlber Ortaylı 13 Mart 2026'da 78 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Onlarca yıl boyunca kürsüden, ekrandan, kitaplarından bize bazen sert ama dürüst şeyler söyleyen, bazen de kahkahasıyla bize neşe veren o ses ne yazık ki sustu.
Çok büyük bir değer bizim için.
özlemle, rahmetle her zaman anacağımız bir büyüğümüz o.
Bu bölümde sözleriyle her zaman düşündüren bu güzel insanı hem anmak hem de onun gözünden entelektüel olma üzerine biraz sohbet edelim istiyorum.
Çünkü İlber Hoca entelektüel olmak meselesini defalarca farklı zamanlarda, farklı biçimlerde, farklı zeminlerde konuştu.
Bunları bir araya getirdiğimizde ortaya sıradan bir kişisel gelişim tavsiyesi çıkmıyor.
Yüzleşmesi zor bir ayna çıkıyor.
İlber Ortaylı dediğim gibi entelektüellik hakkında pek çok şey söyledi.
Şöyle bir anısıyla başlayalım.
Kitabında bahsediyor. Üniversitedeyken en sevdiği hocasının odasına gider ve hocası ona sorar.
Ne olmak istiyorsun?
İlber Ortaylı da entelektüel olmak istiyorum diyor.
Ve hocası hiç tereddütsüz.
Senden entelektüel olmaz.
İlber Hoca şaşırıyor, kırılıyor.
Hocam nasıl olur? Ben çok okuyorum, araştırıyorum, tartışmalara giriyorum diyerek hemen kendini savunmaya başlıyor.
Hocası gülümsüyor ve şunu söylüyor.
Yazarlık bilgi işidir.
Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir diyor.
Şimdi burada durup bu cümleyi anlamak lazım.
Bizim elimizde kim kitap görse ya da bir müzeye bir yazar buluşmasına gitsek hemen ya entel dantel işler yapıyorsun diyorlar değil mi?
Bizimle dalga geçiyorlar falan arkadaşlarımız.
Keşke öyle olsa yani keşke bunları yaptığımız için entelektüel olabilsek o kategoriye hakkıyla girebilsek.
Şimdi bilgi biriktirebiliriz.
Yüzlerce kitap okuyabiliriz, haber takip edebiliriz, tartışmalara girebiliriz ama entelektüellik bunların toplamı değil.
Entelektüellik karşınıza bu olamaz dendiğinde, size böyle bir negatif bir şey söylendiğinde ilk tepkinizin ne olduğu ile ilgili savunmaya mı geçiyorsunuz?
Ki İlber Hoca da ilk başta savunmaya geçmiş.
Yoksa neden olmaz diye mi soruyorsunuz?
Şimdi İlber Hocamız ilk gençlik anılarında savunmaya geçmiş ve hocasının dersi de tam bu tepkinin kendisiydi aslında.
Gerçek entelektüel önce sorar sonra anlar.
En son konuşur.
Biz bunu yapabiliyor muyuz?
Hemen biz de kendimizi savunmaya başlıyoruz.
Ve şunu da ekleyelim. Bu davranış biçimi öyle bir anda gelmiyor.
İlber Hoca da yıllar içinde hatalarla, sorularla, okumayla bir şekilde inşa ediyor bunu.
Yani savur işi. Hocanın sosyal medyada en çok izlenen videolarından işte hepimizi güldüren bir söylemi var.
Cahil cahil konuşma falan diyor ya.
Aslında cahil ve yarı cahil arasında bir uçurum var.
Biraz da bundan bahsedelim.
Elver Ortaylı pek çok şeye kızardı ama en çok kızdığı şey bilgisizliğin kendisi değildi.
Farkında olunmayan bilgisizlikti yani yarı cahillikti.
Cahil olabilirsiniz, yarı cahil olmaya hakkınız yok derdi.
Gerçek bilgisizlik kendi sınırlarını bilir.
Bilmiyorum diyebilir, sormaktan çekinmez, öğrenmek ister.
Ama yarı cahillik bilgi kırıntılarının üzerine kurulmuş büyük bir özgüvendir.
Biraz okumuş, biraz izlemiş, biraz duymuş ve artık her şeyi bildiğini zanneder.
İşte bu Hilber Hoca'nın gözünde asıl tehlikeydi.
Ve şunu söylüyor. Cehaletin eyleme geçmiş hali çok tehlikelidir.
Düşünün eksik bilgiyle alınan kararlar, yanlış okumalarla çekillenen görüşler, yarım anlamayla yapılan yorumlar.
Şimdi bunların bireysel sonuçları var ama toplumsal sonuçları çok daha ağır.
Biz bunları yaşıyoruz zaten şu an ülkemizde değil mi?
Ve Elber Ortaylı bunun sorumlusundan da bahsediyor.
Diyor ki eski kitaplar artık okunmuyor diyenler var.
Okunmamalı onların kabahati değil bin kelimeyle yazıp konuşan bizim gençliğimizin kabahati.
Ve o gençliği öyle yetiştiren bizlerin eğitimcilerin suçudur diyor.
Suçu başkasına atmıyor.
Bu suça sistemi işte eğitimcileri kendisini dahil ediyor.
Bu tutum onun bir başka özelliğiydi.
Eleştirdiği aynada kendini de görürdü.
Cahillikten ya da bu yarı cahillikten kurtulmak için ne yapmak lazım?
Tabii ki derin okumalar yapmamız gerekiyor.
Peki derinlik nasıl gelir?
Buna da bir cevabı var tabii ki İlver Hoca'nın.
Tarihçinin diyor ihtisası olmaz.
Yani bir tarihçi tarihin yalnızca bir köşesine sıkışamaz.
Ekonomiyi, edebiyatı, coğrafyayı, mimari, müziği bilmek zorundadır.
Sadece tarihçi için değil her alanda gerçek derinlik o alanın sınırlarının ötesine geçmekle başlar.
Yani biz bu görüşü diğer alanlara da uyarlayabiliriz esasında.
Dil bilme konusu var.
Burası da çok önemli.
Bir medeniyetin kapısı onun dilidir öyle değil mi?
Elber hocanın akademik biyografisinde en çok dikkat çeken şeylerden biri hatta ilk dikkat çeken şeylerden biri çok dil bilmesidir.
Türkçe, Almanca, Rusça, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Farsça, Latince bunların bir kısmını kaynak medyada okuyacak düzeyde bilirdi.
Bu bir hobiden ibaret değildi.
Hocamız poliglotmuş ya hani onun için değil farklı bir zihinsel boyuta geçişin anahtarıydı.
Ve şöyle söylüyor hani farklı bir zihinsel boyuttan kastım ne?
Bir dili konuşmak için değil o dilin edebiyatını ruhunu anlamak için öğrenmek gerekir diyor.
İşte bu farklı zihinsel boyut bu demek.
Buradaki ayrım da kritiktir.
Konuşmak ile anlamak.
Bir dili konuşmak o dilde iletişim kurmak demek.
Evet ama bir dilin ruhunu anlamak o dilde düşünülebilecek şeyleri, o dilde hissedilebilecek nüansları, o dilin taşıdığı tarihi ve kültürel katmanları kavramak demek.
Türkiye'de Çok tartışılan bir örnek vardır.
Osmanlı tarihi değil mi?
Ortaylı İlber hocamız Osmanlı tarihi.
Osmanlı tarihini yalnızca tercümelerden öğrenmenin bir sınırı olduğunu açıkça söylemiş.
Çünkü tercüme bir yorumdur.
Aslına ulaşmak için o aslın dilini bilmek gerekir.
Peki bu hepimiz için ne anlama geliyor?
İlber Ortaylı'nın cevabı açık.
En az bir yabancı dili bir kaynak okumaya izin verecek kadar öğrenmek ve Türkçeyi sık sık ihmal ettiğimiz bu dili gerçekten iyi kullanmak.
Şöyle söylüyor okumayı öğrenmek en güç sanattır diyor.
Adem'in hayvaniyeti yemekle insaniyeti okumakla kaimdir der.
Bu aslında Osmanlıca bir deyişe dayanır ve İlber Hoca'nın bu sözü bugün tekrar etmesi öyle tesadüf değil.
O dilimizin hafızasını da canlı tutmak istiyordu.
Eski söylemin içindeki derin anlamı bugüne taşımış aslında.
Bu da entelektüelliğin bir boyutu değil mi?
Seyahat ve coğrafya meselesine gelirsek bundan bahsetmeden de edemeyiz.
İlber Ortaylı üniversite yıllarında rehberlik yapmış.
Türkiye'nin dört bir yanını farklı sınıflardan, farklı eğitimlerden insanlara anlattı.
Hatta kraliçeyi de gezdirmiş.
Böyle videoları var. Bu deneyim onu derinden şekillendirmiş.
Sonraki yıllarda da defalarca bu işet geri dönmüş.
Ona göre kitap bir başlangıç noktasıydı ama yetmezdi.
Hani çok gezen mi bilir, çok okuyan mı bilir meselesi var ya.
İşte aslında son noktayı İlber Hoca koyuyor.
Tarih kağıtla ve sözle olmaz.
Coğrafyayı bilmek gerekir diyor.
Ve bunu kendi araştırma anlayışına doğrudan da yansıtmış.
Şöyle söylüyor kitabında.
Türkiye gibi önemli bir coğrafyayı ve tarih alanını öğrenmek için onun kuzeyindeki Güney Rusya ve Kafkasya, doğusundaki İran ve Hindistan, Güneyindeki Suriye, Filistin ve Mezopotamya'nın yanı sıra
Balkanları ve Akdeniz ülkelerini anlamak da kaçınılmazdır.
Bakın bize baya bir harita vermiş burada.
Bunu okuyunca fark ediyorsunuz değil mi?
Burada hani şunu söylemiyor.
Türkiye'yi anlamak için Türkiye'yi gezin demiyor.
Türkiye'ni anlamak için çevresindeki yerleri de gezmenin ve okumanın gerektiğini söylüyor.
Bu yaklaşım hani bir tarihçinin alanını nasıl tanımladığını gösteriyor.
Sınırların değil ilişkilerin tarihi.
Gençlere seyahat konusundaki tavsiyesi biliyorsunuz ya zaten çok gündem olmuştu hem pratik hem çok keskin.
Şöyle söylüyor. Gençler hem gezmeyi hem de okumayı ihmal etmeyin.
Bilmek için ikisi de lazım ve kariyer baskısına vaktin yok bahanelerine karşı çıkmış.
Şöyle söyleyerek okulu bitirir bitirmez evlenip mobilyaca gezeceğinize dünyayı gezin.
Sert keskin net doğrudan değil mi?
Ama altında gerçek bir endişe var.
Bizim için, gençler için hep endişe etmiş İlber Hoca.
Hayatın önce yerleşime, güvenceye, rutine kilitlenip kalması endişesi de var.
Ve o kilitlenmenin ardından merakın söndüğüne defalarca tanıklık etmiş birisinin sesi.
Yani yerleşeceğim derken merakımızı kaybetmemizden aslında endişe ediyor.
Merak ve disiplin entelektüellik anlayışında çok önemli iki olmazsa olmaz özelliktir İlber Hoca için.
Merak bir başlangıç noktasıdır ama disiplinsiz merak her yöne dağılan ve hiçbir yerde derinleşemeyen bir enerjidir değil mi?
Elber Ortaylı merakın zorunlu olduğunu kabul ederdi ama merakın tek başına yetmediğini de söylerdi.
Önemli olan sorgulamayı bırakmamaktır.
Merakın kendi varoluş nedeni vardır der.
Sorgulamayı bırakmamak bu pasif bir tutum değil.
Aktif, ısrarcı, zaman zaman yorucu bir tutum.
Her cevabın arkasında yeni bir soruyu bulabilmek.
Her anladım sanının ardında ama neden diyebilmek.
Yani öyle kuru kuru bilgiyi okuyun edinin demiyor.
Sorgulayın, hayatı sorgulayın, merak edin.
Ve bu merakın yalnızca kendi alanımızla sınırlı kalmamasını vurguluyor.
Ve açıkça da şu sözleriyle söylemiş.
Kendinizi geliştirmek, yetiştirmek istiyorsanız işinizle, gücünüzle ilgili olmayan konularla da ilgileneceksiniz.
Mühendis de olsanız, örneğin coğrafyayla, tarihle uğraşacaksınız.
Müzikten anlayacaksınız, dans edeceksiniz, milletin...
halini dert edeceksiniz.
Bakın buradaki milletin halini dert edeceksiniz.
Bu ifade çok önemli, çok kapsayıcı.
İşte entelektüellik ortayla için bir salon meselesi değil.
Toplumla, insanlarla, zamanla kurulan bir sorumluluk bağıydı.
Yani düşünmek, sorgulamak bir ayrıcalık değil, bir görevdi.
Ve aslında hepimize mal edilen bir görev.
Onun entelektüellik anlayışı bu çağda nadir bulunan bir şey içeriyor sevgili dostlar.
Derinliğe. Zamana sabra duyulan gerçek bir saygı.
Kolay içeriğin, hızlı tüketimin, 10 dakikada uzman olmanın mümkün göründüğü bir dünyada bu işin zahmeti var, bu iş yıllar ister demek bir direniş biçimi değil mi?
Ve son konuşmalarından birinde şunu söylemişti hocamız.
Yine de... Beni umutsuz sanmayın.
Çok umutluyum. Çok şikayet ediyoruz ama benim zamanımda gençliğin bu kadar potansiyeli yoktu.
Renk renk gençler yetişiyor.
Bunlardan yararlanacağız.
Daha dolu dolu bir ülke olacağız.
Umudum budur diyor. Bir ömür nasıl yaşanır kitabında.
Yani ümidi kesmiyor.
Bizden hala ümidi var.
Eleştirilenlerin gölgesinde kalan bir şey bu.
Gerçekten de İlber Ortaylı'nın içinde gerçek bir umut var.
Şikayet onun umutsuzluğundan değil, daha iyisinin mümkün olduğu inancından geliyor.
O gitti, artık aramızda yok ama bıraktığı sorular duruyor.
Bilgiyi mi tüketiyorsunuz yoksa bilgiyi işliyor musunuz?
Dilde yüzeyde mi kalıyorsunuz, derine iniyor musunuz?
Gezdiğinizde bakıyor musunuz yoksa görüyor musunuz?
Merak edip bırakıyor musunuz yoksa o merakta ısrar mı ediyorsunuz?
Bunlar gerçekten de...
Oturup üzerine düşünmemiz gereken sorular öyle değil mi?
Ben Saati burada sona eriyor.
Şu an aramızda yok ama İlber Hoca'yı hakkıyla anlamamız, onu tanımamız, onun bize verdiği tavsiyelere gerçekten uymaya çok ihtiyacımız var.
Bu bölümü dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
