
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde “ Bugün Aslında Dündü “ filminden yola çıkarak yaşama katılmanın, insanın kendi iyi yaşam sorumluluğunu almasının öneminden bahsediyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne, hoş geldiniz.
Ben Elif. Zaman diliminde bir yere sıkışıp kalsaydınız eğer, yarın diye bir şey olmasaydı.
Yani siz her sabah aynı güne uyansaydınız ne yapardınız?
Eğer o gün sizin hoşunuza giden bir yerde geçiyorsa...
Sevdiğiniz bir şehirde ülkede geçiriyorsanız o günü sevdiğiniz insanlarla birlikteyseniz mevsim de güzelse bence bu haliyle kulağa çok korkunç bir şey gibi gelmiyor bu durum.
Ya durum bunun aksi yönündeyse hava eksi bilmem kaç derece ve hiç sevmediğiniz bir yerdesiniz.
Nefret ettiğiniz insanlarla birliktesiniz.
İşte bu halin her gün tekrarlanması insana korkunç gelir değil mi?
Bir de şöyle bakarsak o gün ne yaparsanız yapın iyi ya da kötü başınıza bir şey gelmeyecek.
Eylemlerinizin sonuçlarını görmeyeceksiniz.
O zaman tekrar bir düşünün bakalım.
Ne yapardınız? İlk önce canımız ne isterse onu yapardık.
Yerdik, içerdik, eğlenirdik.
Belki biraz kötü şeyler bile yapabilirdik.
Nasılsa sergilediğimiz davranışların sonunu görmeyeceğiz.
Sorumluluğunu almayacağız.
Peki o gün öldüğünüzü varsayın.
Bir de bunu her gün yaşıyorsunuz.
Tam bir dehşet hali.
Yani her gün ölüp ölüp diriliyorsunuz o gün.
Ne yaşadıysanız onu tekrar tekrar yaşıyorsunuz.
Ama dediğim gibi o sadece yani yaşanan o durum bir gün sürüyor.
Ve her sabah başa sarıyor olaylar.
Böyle bir durumu senaryolaştırıp filmini çekmişler.
Adı da Bugün Aslında Dündü.
Biraz eski bir film ama özetlemek istiyorum filmi.
Çok hoşuma giden bölümler var çünkü bunları sizinle paylaşmak istiyorum.
Bir hava durumu spikeri olan Phil Connors huysuz, kibirli, sevimsiz bir adam.
Yapımcısı Rita ve sevimli kameramanlığıyla beraber Pensilvanya'da küçük bir kasabaya gidiyor.
Kasabada geleneksel Groundhog Day yani Kunduz Festivalini görüntülemek için görevli bu.
Karakterimiz de festivale hiç istemeden gönülsüz gidiyor.
Ve o gün belki de Phil'in hayatının en kötü günü oluyor.
Kar yağdığı için kasabadan çıkamıyor.
İstemediği bir ortamda ve sevmediği insanlarla birlikte ve bir gece orada kalıyorlar.
Ertesi sabah uyandığında Phil 2 Şubat gününü yani bir önceki günü tekrardan yaşıyor.
Anlıyor ki artık o her gün Grand Hog Day yani...
Festival gününe uyanıyor.
Her sabah nefret ederek geldiği ve kötü geçen o festival gününü yaşıyor.
Adam o kadar kibirli ki yapımcısı ve kameramanı ile beraber hareket etmiyor.
Hatta onlarla ayrı yerlerde konaklıyorlar.
İnsanlardan da uzak duruyor.
Zaten kendiyle de pek barışık birisi değil.
Her sabah aynı güne uyandığını anlayınca ilk başlarda o gün cana ne istiyorsa onu yapıyor.
Sağlığına zarar veren her şeyi yiyor, içiyor, para çalıyor.
İnsanlara istediği gibi kaba davranıyor.
Hani snob derler ya öyle bir tip.
Bize itici geliyor karakter.
Başlarda sevmiyorsun yani.
Hatta ben ilk başta filmi acaba izlemesem mi dedim.
Yani bir 10 dakika 15 dakika gitmedi film.
Ama devam ettim. Sonradan çok fazla sarmaya başlıyor zaten insanı.
Sonra ilk başlarda dediğim gibi istediği şeyleri yapıyor.
Para bile çalıyor. Ve o gün istediği kadınlarla beraber de oluyor.
Her gün aynı güne uyandığı için kadınları tavlamak için bir önceki gün onlar hakkında bilgi ediniyor.
Ertesi gün yine aynı gün yaşadığı için bu bilgilerle onları etkiliyor.
Çünkü her gün aynı güne uyansa da adamın hafızası yerinde.
Diğer insanlar durumu unutuyorlar.
Tekrar tekrar yaşıyorlar ama bu adam yaşadığını unutmuyor.
Zaten burası da can alıcı kısmı ya onun unutmaması.
Ama etkileyemediği tek bir kişi var.
O da yapımcısı Rita. Onu bir türlü bu halleriyle kandıramıyor.
Onu etkileyemiyor.
Tadını çıkarma olayı da bir süre sonra bitiyor.
Yani o hayattan keyif alma olayı da bir süre sonra bitiyor.
Sıkılıyor. Rita'yı da tavlayamadı.
Bu sefer ölmeye çalışıyor.
Kendini öldürmeye çalışıyor.
Bari böyle çıkayım buradan diyor.
Ama ne yaparsa yapsın o gün ölse bile ertesi gün yine uyanıyor aynı yerde.
Ardından bütün bunlardan sonra durumu kabulleniyor.
Ve değişim ondan sonra başlıyor zaten.
Karakterimiz artık her sabah aynı güne uyansa da aynı şeyleri yapmıyor.
Kendine iyi bakmaya, insanlara iyi davranmaya başlıyor.
Madem buradayım, bana iyi gelen, beni geliştirecek olan şeyler ne?
Onları yapayım diye her gün birçok kendini destekleyen aktiviteler yapıyor.
Amor fati diye bir ifade var latincede.
Kaderini sev. Amor fati.
Nietzsche de bunu kullanıyor zannediyorum.
Onun gibi Phil Conner da içinde bulunduğu duruma direnmeyi bırakıyor ve o hali sevmeye çalışıyor.
Bu noktadan sonra olayların seyri değişiyor.
Filmde bir insanın kendini değiştirme potansiyelini görüyoruz.
O günü yaşamak için bir amaç buluyor.
Kendini sevmeye başlayınca da emek de vermeye başlıyor kendine.
Binlerce kitap okuyor çünkü zamanı çok.
Sonra bir gün piyano sesi duyuyor ve diyor ki ben bunu öğrenmeliyim.
Gidiyor o eğitim veren hocayı buluyor evine gidiyor.
Her gün hocanın kapısını çalıyor.
Sonra çok komik detaylar da var filmde.
Buzdan heykeltıraş falan oluyor yani adam.
Düşünün ne kadar çok zamanı var ve yani buzu şekillendiriyor.
Böyle insan figürleri yüzleri falan yapıyor.
O 2 Şubat tarihinde düşünün artık kaç sene takılı kaldıysa net bir sayı vermiyor film bu arada.
Kimileri o zaman dilimine işte 10 sene sıkışıp kaldığını söylüyor yorumcular filmi yorumlayanlar.
Kimileri 34 sene ama net bir sayı yok.
Etrafında kaba davrandığı insanlara da artık anlayışlı bir şekilde yaklaşıyor.
Evsiz bir adam var onu görüyor böyle her gün yanından geçiyor.
Bir gün artık onun yanından geçerken duruyor ve onun neye ihtiyacı olduğunu soruyor.
Adam da karnım aç diyor ve o adamla bir süre ilgileniyor her gün.
Önce karnını doyuruyor işte ona güzel yemekler veriyor istediği yerlere götürüyor.
Ama o adam o gün o yaşlı evsiz adam o günün sonunda ölüyor.
Ve o yaşlı adamın öldüğüne her gün şahit oluyor Phil Connor.
Onun ölmemesi için elinden geleni yapıyor.
Hastaneye yetiştiriyor. Kalp masajı yapıyor.
Ve bu şahit olduğu ölüm anından çok fazla etkileniyor.
Ağlıyor bile yani. Her gün aynı şeyin olacağını bilmesine rağmen bakın duygularını yaşıyor adam.
Sonra ağaçtan düşecek bir çocuk var her gün aynı saatte.
Gidiyor o çocuğu kurtarıyor.
Belediye başkanının işte bir restoranda yemek yerken boğazına bir şey kaçıyor.
Bunu da görüyor. O saatte gidiyor ve belediye başkanının boğazına o yemeğin kaçmasına mani oluyor.
Yani insanların hayatlarına dokunmaya başlıyor.
Her gün nerede ne olacağını bildiği için o gün birinin başına kötü bir şey gelecekse gidip ona yardım ediyor.
Aman yarın nasılsa işte her şey aynı olacak boşver demiyor.
İnsanların yaşamının da değerli olduğunu hissediyor.
O insanlar bu durum karşısında da Phil Connor'a Sempati duymaya başlıyorlar.
Ve dolayısıyla bu yaşananlar da Rita'yı etkiliyor.
Yani Rita artık adamı eskisi gibi itici bulmuyor.
Onunla ilgilenmeye başlıyor.
Şunu görüyoruz filmde. Dış dünyada gördüğümüz her şey kendimizi sevdiğimizde, kendimizle keyifli bir ilişki kurduğumuzda değişmeye başlıyor.
Dış dünyada gördüğümüz şey.
Elimize beslediğimiz olumlu duygular dışarıya da yansıyor.
Normalden biraz daha farklı davrandığımızda insanlar da fark ediyor bunu.
Bir değişim var. Ana karakter yanında geldiği kameramanla hiç konuşmuyor böyle filmin başına sonuna kadar neredeyse.
Filminin sonuna doğru da ise haline hatırını soruyor.
Senin çocuğun var mı falan diyor.
Çünkü değişiyor artık feel kanarı.
Hatta ilk başta kendini sevmeyen bir adamdı.
İşini de sevmiyordu. Her aynı günü.
O farklı şekilde değerlendirdikçe bir süre sonra aynı günü artık yaşamıyor.
Burası çok önemli. Her sabah aynı yerde aynı saatte uyanıyor evet.
Ama o değiştiği için davranışları ve düşünce şekli değiştiği için o gün içinde yaşadıkları da değişiyor.
Olaylar aynı ama olayları yaşama şekli değişiyor.
Ve sevginin gücünü de fark ediyor karakterimiz.
Rita'nın sevebileceği biri olmaya başlıyor.
Ama önce kendini severek.
Oraya ulaşıyor. Sıkışıp kaldığı o 2 Şubat tarihinde her sabah uyandığında bir gün içinde yaptığı işlerle kendini yeniden inşa ettiğini görüyoruz.
Yani her aynı gün içinde neler yapılır demeyin.
Nietzsche'nin bir sözü var. İçine koyacak bir şeyiniz varsa bir günün bin cebi vardır diye.
Çok harika bir söz. Bizim durumumuz da çok farklı değil aslında.
Biz de bazı günler sanki hep dünü yaşıyor gibi değil miyiz?
Hele ki içine koyacak bir şeyimiz yoksa, faydalı bir şey yoksa yaptığımız günün bin cebi de boş kalabiliyor.
Bir de şu var, zihinde yaşayanlardansak bugünü tekrar tekrar yaşamak yerine yarını tekrar tekrar yaşıyoruz.
Çünkü hep aklımız yarında oluyor.
Yani iki türlü de andan kopuyoruz ve yaşama katılamıyoruz.
Katıldığımızı zannediyoruz.
Aslında burada değinmek istediğim başka bir şey daha var.
Ana karakter Phil kendi varlığını sorumluluğuna alıyor.
Buraya nereden vardım?
Kendi varlığının sorumluluğunu almak.
Engin Gençtan'ın İnsan Olmak isimli kitabını okuyorum bu aralar.
Hatta ikinci kez okuyorum.
Bir bölümünde günlük hayatta da sürekli duyduğumuz bir kavramdan bahsediyor.
Nedir bu kavram? Kendi varoluş sorumluluğunu üstlenebilmek.
Ama bu buradaki kavram yani kendi sorumluluğunu üstlenme meselesi iş hayatındaki ya da ailemize karşı sorumluluklardan ziyade insanın kendine karşı görevi olan sorumluluk.
Sorumluluklardan bahsediyorum.
Engin Gençler'in kitabında kaygı ve korkuyu anlattığı bir bölümde şöyle söylüyor.
İnsanın kaygılarından kurtulabilmesi için tek yol kendi varoluş sorumluluğunun üstlenebilmesidir.
Şimdi bu cümle Öyle bir cümle ki insanı böyle tavana uzun uzun baktırır.
Yani kaygılardan kurtulmak için izleyeceğimiz yol, tek yol kendi varoluş sorumluluğumuzu üstlenmek.
Yani her gün 9-5 mesaisinde insanlar ekonomiyi ya da Dilan Polat'ı takip ederken, Twitter'daki gündemi takip ederken kendi varoluş sorumluluğunu oturup düşünür mü?
Bunun cevabını ben size bırakıyorum.
Neyse ki Engin Genç'ten bu konuyu böyle 3-5 sayfada bizi şöyle tokatlayarak anlatmış.
İkinci kez okumama rağmen fena tokatlandım yani.
Bu sorumluluk dediği şey iyi yaşama sorumluluğudur.
İnsan iyi yaşadığında kendine karşı olan iyi yaşama görevini yerine getirdiğinde yaşama doğrudan katılır.
Bu ifade beni çok etkiledi.
Yaşama doğrudan katılmak ne demek?
Biz zaten yaşadığımız hayatın içinde eylemlerimizle aktif değil miyiz?
İyi yaşamdan kasıt da ilk önce kendine vermektir diyor yazar.
Önce kendine sonra başkalarına.
Bu bencilik değildir.
İnsan önce kendine verebildiğinde diğer insanlara da gerçek anlamda verecek bir şeyi olur diyor yazar.
Filme geri dönersek.
Ana karakter Phil kendi yaşamının sorumluluğunu alıyor.
Önce kendine veriyor.
Kendini sevmekle başlıyor ve o sıkışık kaldığı bir gün içinde aslında bedende değişim yok.
Hep aynı günü farklı yaşıyor ve kendini keşfediyor.
Bilinci gelişiyor. Farkındalığı artıyor kendini buldukça.
Yapabileceklerinin farkına varıyor.
Potansiyelini keşfediyor bir anlamda da.
Piyana çalıyor, buzdan heykeltıraş oluyor.
Kütüphanedeki kitapları bitiriyor.
Artık hava durumu haberlerini edebi bir dille yani Chekhov'dan falan bahsederek alıntılar yaparak sunuyor.
Yaşama katılıyor aslında.
Şikayet etmeyi bırakıp kendine iyi gelen şeyleri bulup önce kendine sonra dışarıdaki insanlara iyilik yapıyor.
Çünkü Engin Gençler'in kitabında da bahsettiğine göre yaşama katılmayan insanın odağı dışarıdadır.
diğer insanların ne yaptıklarıyla, nasıl yaşadıklarıyla çok fazla ilgilenir ve hatta eleştirir de.
Bundan dolayı da nasıl yaşanacağını bir türlü öğrenemez, beceremez.
Yani yaşama katılamayan insan, yaşamayı beceremeyen insan.
Bazı anne babalarda bunu görürüz.
Ya bu çok acı, okuyunca baya canım sıkıldı.
Kaprisleriyle de aşırı beklentileriyle kendi yaşayamamışlıklarını çocuklarından çıkarıyorlar.
Mesela mutsuz bir evliliğin sorumluluğunu.
Bu sorumluluğu kendi alamıyor, çocuğun üzerine yıkabiliyor.
Aşırı özveride bulunan, saçını süpürge yapan ebeveynleri biliyoruz hepimiz.
Var yani bunlar. Çocuklar büyüdüğünde kendi kararlarını vermek istediklerinde, kendi yollarını çizmek istediklerinde hala bu saçını süpürge eden ebeveynler onları kontrol etmeye çalışıyor.
Filmi mutlaka izleyin isterim.
İlk kısmında böyle hemen sıkılıp bırakmayın.
Film kendini açıyor zaten ve ikinci bölüm çok daha keyifli hale geliyor.
Orijinal ismi Groundhog Day.
Türkçe'ye bugün aslında dündü olarak çevrilmiş.
Çok keyifli, düşündürücü, böyle zaman zaman kahkaha atırıcı, zaman zaman da duygulandırıcı bir film.
Yani günlük hayatta peşine düşürmesi gereken asıl ayrıntıları fark etmemize yardımcı olabilecek uyarıcı bir film.
Güzel bir film, keyifli bir film.
İyi yaşama sorumluluğu olan insanın kendi sorumluluğundan biraz daha bahsetmek istiyorum, biraz daha devam etmek istiyorum.
Çoğu insan bundan kaçınıyor.
Mesela eğer işte babam öyle olmasaydı, eğer eşim öyle olmasaydı, eğer olaylar bu şekilde yaşanmasaydı, hep beni buluyor zaten kötü şeyler gibi bu cümleler, bu ifadeler
kullanılıyorsa biri tarafından.
Bu şu demek oluyor o kişi kendi yaşama sorumluluğunu almıyor.
Sorunlarının sebebini hep dışarıda buluyor.
Hep dışarıya böyle parmağıyla gösteriyor.
Yani şunu diyemiyor ben ne yaptım da benim başıma böyle bir şey geldi.
Ben nerede hata yaptım diye kendini sorgulamıyor.
Analiz etmiyor. Yaşama katılmadan öylece kendi şikayetlerinin içinde gömülüp kalıyor.
Neden? Çünkü kişinin kendi sorumluluğunu üstlenmesi bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür.
Yani o ebeveynler, ebeveynlerimiz bizim sorumluluklarımızı alıyor gibi görünüyor ama aslında kendi sorumluluklarından kaçıyorlar.
Ve bunun farkında değiller.
Ve biz de onların çocukları olarak farkına varmadan bu davranışı modelliyoruz.
İnsanın kendini hatalarıyla, günahlarıyla kucaklayabilmesi, burada yanlış yaptım diye dürüst olabilmesi kolay olmayabiliyor çünkü.
Ama günün sonunda kendimizi yaşadığımız takdirde yaşama katılıyoruz.
Yani yaşama katılmayacaksak biz niye var olduk?
Biz niye geldik bu dünyaya?
Bu soruların devamı gelir daha.
Yaşama katıldıkça da hani o kendini gerçekleştirme denilen bir zirve var ya, işte o zirveye varılmasa da yaklaşılıyor.
İyi yaşama sorumluluğumuzu üstlendiğimiz, yaşama katılmaya karar verdiğimiz bir gün olsun.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
